Ömür Binasından Düşen Taşlar
05.09.2015        

Ömür Binasından Düşen Taşlar

Prof. Dr. Abdülaziz Hatip

 

 

 

İnsan ömrü bir saraya benzer. Geçen her gün de o saraydan düşen bir taşa. Sarayı yıkılmakta olduğu halde, asıl gayeden habersiz, gaflette yatanlara ne kadar acınsa yeridir.

Bir Arap şairi de hayatı kayan bir yıldıza benzetir. Başlangıçta parlak bir şekilde yol alan, sonunda kül haline dönüp atmosfer boşluğunda kaybolan bir yıldız! Şu farkla ki, o yıldızdan geriye kayda değer şey kalmazken, insanoğlunun söz ve eylemlerinin yankıları sonsuza dek devam eder, gider. Yaptığı her iyilik veya kötülük toprağa ekilmiş bir tohum gibi, ya Tuba veya Zakkum meyvelerini verir.

Mevlâna’nın ifadesiyle ömür çil çil altınla dolu bir çuvala benzer. Gece ve gündüz ise, o altınları sayan iki adam. Habersizce ömür sermayemiz sayılıp durmaktadır. Yeri doldurulmayan böylesi bir sayışa dağdaki madenler bile dayanmaz. Ömür sermayesi bir gün tükenmeye mahkûmdur. Bu nedenle tükenen her akçeye karşılık olarak hayırlı bir iş bir kenara konulmalıdır.

Günler ayları, aylar yılları, yıllar da ömürleri kovalar. Saatler dakikaları izler ve geçen her bir saat bir tehlike çanı gibi bu hayatın tükeneceğini haber verir. Şüphe yok ki ölüm, canlı cansız bütün varlıkları bekleyen mukadder bir son ve hepsini içine alan umumi bir kanundur. “Her canlı ölümü tadacaktır.”[i] Ancak bu bir kaçış ve kurtuluş olmayacak, herkes hesap vermek üzere sonunda, “O’nun huzuruna döndürülecektir.”[ii]

İnsanların pek çoğu, ne yazık ki, aldanıyor. Şu geçici dünyayı kalıcı, ölüme doğru hızla yuvarlanan vücudunu taştan, demirden sanıyor. Oysa şu hayat bir uykudur. Ömür bir rüya gibi geçer gider. Bilindik rüyalardan tek farkı, her anının sorumlulukla dolu ve hesaba tabi olmasıdır.

Bir sarayın alt katında korkunç bir yangın başladığını gören birinin, sarayın üst katında çılgınca eğlenmesi akıl kârı mıdır? Vur patlasın çal oynasınlarla geçen hayatların bu örnektekinden bir farkı var mıdır? Yunus’umuzun deyişiyle, ömür tıpkı esen bir yele benzer, bir göz açıp kaparcasına gelip geçer. Can gövdeye konuktur. Gün gelir kafesten uçan kuş misali çıkar gider. Hayat süren nesiller, kimi biten kimi yiten ekinleri andırır. Ölüm genç ihtiyar ayırmaz. Yemyeşilken biçilen ekinler gibi gencecik yaşta aramızdan alınan körpelerin ayrılığı çok yürek yakar. Şu halde yapılması gereken, deve kuşu misali avcıyı görmemek için başını kumlara sokmak değil; bilakis hakikati görmek, hayırlı işlere koşmak, bir hastaya varmak, dudakları kurumuş muhtaçlara bir yudum su vermektir. Mahşerde Kevser Şarabı olarak karşımıza çıkacak, bu tür iyiliklerimizden başkası değildir. İnsanı dünyada ebedileştiren ölümsüzlük iksiri bulunmaz ama bize ebedî bir hayat kazandırıp mutluluklara boğacak bir çare vardır elbet.

Her gün, vefat haberini duyduğumuz veya duymadığımız binlerce insan, cansız cenazeleriyle “Ölüm haktır!” gerçeğine imza basıyorlar. Kâinat ve dünya bir oyun ve eğlence olsun diye yaratılmamıştır: “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.”[iii] Tavanı yıldızlarla, tabanı rengarenk ve desen desen halılarla bezeli şu dünya sarayının en aziz misafiri olan insanoğlu da başıboş olamaz: “Sizi boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?!”[iv] “İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor?!”[v]

Müslümanın iki önemli hayırhah nasihatçisi vardır. Biri dersini susarak, diğeri ise konuşarak verir. Sessiz nasihatçi ölüm; konuşan ise Kur’ân’dır. Kur’ân’ın, hayat ve ölüm muammasına getirdiği çözüm şudur: “Her canlı ölümü tadar. Bir imtihan olarak sizi hayırla da şerle de sınıyoruz. Ve siz ancak Bize döndürüleceksiniz.”[vi] “O (öyle yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratmıştır.”[vii]

Ölüm kişinin hususî kıyametidir. Ölümden kaçılacak hiçbir yer yoktur. O halde insan, “Allah’a kaçın!”[viii] İlahî fermanını dinlemeli, birer hayat iksiri olan emir ve yasaklarını gözeterek O’nun himayesini tek sığınak kabul etmelidir.

İki kapılı han: Dünya

Bir zaman hayatta yoktuk. Bir gün de gelecek, tadı damağımızda kalmış olarak onu terk edip gideceğiz. Bizi yokluk karanlıklarından çıkarıp en faydalı organ, duygu ve yeteneklerle donatan biri var. O, hayat rolümüzü en güzel şekilde oynamak üzere bizi dünya sahnesine göndermiş. Dünyayı sürekli dolup boşalan bir han, kafilelerin kısa bir süre kaldıkları bir konak; bizleri de birer misafir yapmış. Altından daha kıymetli bir sermayeyi elimize vermiş. Ömür dakikaları denilen bu sermayeyi izni çerçevesinde kullandığımız takdirde ayrıca ebedî bir saadeti bize bahşedeceğini söylemiş. Dünyayı bir talimgâh, bir eğitim öğretim süreci ve kârlı bir pazar görüp ona göre davranmamızı istemiş. Birer çekirdek olan yeteneklerimizi güzelce filizlendirip iki dünyada meyvelerini toplamamızı emretmiş.

Evet, burada misafiriz. Buradan diğer bir âleme göçeceğiz. Yunus Emre’nin dediği gibi:

Bu dünyaya gelen kişi âhir yine gitse gerek,

Misafirdir vatanında bir gün sefer etse gerek.

Hayat tam anlamıyla bir yolculuktur. Her gün binlercesi gelip bu misafirhanede konaklıyor. Farklı, fakat mutlaka kısa bir süre bekledikten sonra sonsuzluğa doğru yelken açıyor. Gelen gi­diyor, giden ise geri gelmiyor. Şairin deyişiyle:

Artık demir almak günü gelmişse zamandan;

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

 

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

 

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli;

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

 

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

 

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

 

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,

Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

(Yahya Kemal)

Her gün binlerce tabut, gemiler misali, dünya limanından ses­sizce kalkıyor. Arkasında yüzlerce, binlerce nemli göz bırakıyor. Bu gözlerin kimi bir daha kavuşma ümidiyle parlaktır; kimi de ebedî ayrılık veya be­lirsizlik hasretiyle donuktur.

Birçok insan, önemli bir sermayeyle geldiği bu kârlı, fakat oyalayıcı pazarın hay huyuna kendisini kaptırmış gidiyor. Burada niçin bulunduğunu ve bir gün geri döneceğini bile unutmuş. Dünyadan nasibi, tüm ömrünü verip tek bir kefen almaktan iba­ret... Büyük bir sermayeyle geldiği pazardan bir kefen alıp gider mezara! Döneceği yolun harçlığını bile kaybettiren korkunç bir iflâsla dünya panayırından apar topar götürülür.

Kimisi de, fuarın geçiciliğine rağmen çok kârlı olduğunun bi­lincinde; görevinin önemli olduğunun farkındadır. Ömür ser­ma­­yesiyle, yolculuğu için neler yapması ve varacağı yerde rahat edebilmek için neler satın alması gerektiğini çok iyi biliyor. Tatlı bir telaş içinde... Bir an önce hazırlıklarını yapıp kendisini bekle­yen dostlarına kavuşma arzusunda. Gözünde ne bir belirsizlik var, ne de bir ümitsizlik. Alışverişi zorlu, fakat o ölçüde zevkli. Hayatı meşakkatli, fakat meyveli...

Kısacası, dünya fânî, ömür kısa; son derece lüzumlu vazifeler ise çoktur. Ebedî hayatın kazanılacağı yer buradan başkası değil­dir. Dünya misafirhanesinin hikmet ve keremi sonsuz bir Sahibi, çekip çevireni var.

İnsanın yaptığı iyilik de kötülük de karşılıksız bırakılmaz. Kimse gücünün yetmeyeceğiyle yükümlü tutulmaz. Mezara kadar önümüzde açılmış iman ve inkâr yollarından birincisi hem güvenli, hem de meyvelidir. Tüm dünyalık dost ve rütbeler kabir kapısına kadardır. Bize düşen, beraberimizde getirmediğimiz şeylere gönül bağlamamak, dünya için âhireti unutmamak, âhi­re­­ti dünyaya feda etmemek; malayani işlerle kıymetli ömrü telef etmemektir. Kendimizi misafir bilip, misafirhane sahibinin emri­ne göre yaşamak; selâmetle kabir kapısını açıp ebedî saadete gir­­mektir.

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sedâ:

Sa’dî, yaşlılık ve ölümün murattan önce gelip çattığını, bir za­fer müjdesini alan ölüm döşeğindeki yaşlı bir hükümdarın ağzın­dan şöyle dile getirir:

“Gönlümde yaşattığım, kapımdan girer diye aziz ömrüm tükendi. Umduğum oldu, ama ne fayda ki, geçen hayatın geri geleceği ümit edilmez. Ecelin eli göç davuluna vurdu. Hey gözlerim, veda edin başıma. Helâlleşin, ey el ayam, ey bileğim, ey kolum. Bundan sonra, ben düşkünün mezarına geliniz! Bilmezlikle geçti vaktim. Ben gü­nahtan çekin­medim, siz çekinin, dostlarım!”[ix]

Dünyalık sıkıntılar da imkânlar da kalıcı değil. Aklı başında olan bir insan, ne dünya işlerinden kazandığından şımarır, ne de kaybettiğinden yıkılır. Önemli olan her iki durumun da birer hikmeti bulunduğunu bilip gereği ne ise onu yapmak, elde imkân varken âhiret hesabına yararlanmaktır:

“Bugün bakarsın, biri muradına ermiş; öbürünün, didinmeden kalbi yaralı. Birkaç günceğiz bekle bakalım; toprak, o hayaller ku­­ran başın beynini yesin! Yazılan kader gelip ça­tınca, şahlık kölelik farkı kaybolur. Bir kimse ölünün toprağını açsa, zengin mi, fakir mi, ayırt edemez.”[x]



[i] Âl-i İmran Sûresi, 3:185.

[ii] Kasas Sûresi, 28:88.

[iii] Duhân Sûresi, 44:38.

[iv] Mü’minûn Sûresi, 23:115.

[v] Kıyamet Sûresi, 75:36.

[vi] Enbiyâ Sûresi, 21:35.

[vii] Mülk Sûresi, 67:2.

[viii] Zâriyat Sûresi, 51:50.

[ix] Sa’dî-i Şirazî, Gülistan, s. 36–37.

[x] Age, s. 66.


Bu Yazı 2636 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar