Orta Doğunun Yeni Düzeni
..        

İkinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan iki kutuplu dünya düzeninde , ABD ve Sovyetler Birliği , birlikte dünya ya hükmetmişlerdi . ABD kendi bloğundaki ülkelere karşı Sovyet tehdidini , SSCB de ABD ve NATO tehdidini koz olarak kullandı . Kendi bloklarındaki ülkeleri adeta kendilerine mahkum ettiler . Bir taraftan , dolaylı yolladan ülkeleri kendileri ile iyi ilişkiler içinde bulunmaya zorlarken , öte yandan da bu ülkeleri kontrol altında tutarak ekonomik kaynaklarını sömürdüler ve kendilerini müttefiklerine beslettirdiler .
SSCB nin dağılması ile ortaya çıkan konjöktür :
1990 lara gelindiğinde komünist düşünce iflas etti ve Doğu Bloku dağıldı . SSCB parçalandı . Bu aşamada Rusya kendi başının derdine düştü ve bir tehdit unsuru olmaktan çıktı . Başta Almanya ve ABD olmak üzere başka ülkelerin ekonomik desteklerine muhtaç hale geldi.
Doğu Bloku’nun dağılması ve Rusya'nın parçalanması ile , ABD dünyanın tek süper gücü ve hakimi konumuna geldi . Ancak bu yeni konjöktür ABD'nin işine gelmiyordu . Çünkü ABD dünyanın pek çok ülkesinden büyük miktarlarda kaynak transfer ediyor ve kendini beslettiriyordu . Ülkeleri kendisi ile iyi ilişkiler kurup ticaret yapmaya yöneltecek argümanlara ihtiyacı vardı . Onun için müttefiklerine karşı mutlaka yeni tehdit unsurları bulmalı , yeni düşmanlar göstermeli ve yine onları yanında ve etki alanında tutmalıydı .
Ayrıca Amerikan halkı çok karmaşık ve parçalanmış bir sosyal yapıya sahiptir . Böyle bir sosyal yapıyı muhafaza etmenin en önemli yolu ekonomik menfaatler ve bazı korkulara karşı otoriteye sığınma ihtiyacıdır .
Amerikan ekonomisi her yıl 500 milyar dolardan fazla açık vermektedir . Bu dev ekonomik açık Ortadoğu ve Avrupa ülkeleriyle Japonya'dan aktarılan kaynaklar ile karşılanmaktadır . ABD her yıl dış dünyadan yüz milyarlarca dolar kaynak aktarmak zorundadır . Aksi halde ABD ekonomisi çöker . Ekonominin krize girmesi ise ABD'nin dağılmasına ve yıkılmasına kadar gidebilecek bir sürecin başlaması demektir . Aslında ABD'nin kimseye yardım ettiği falan yok . Kendini dünyaya beslettiren bir ekonomik ve siyasal düzen kurmuş vaziyette ve bu düzeni koruyabilmenin derdinde.
Amerikan ekonomisi , dünyadaki global bir barış düzenine tahammül edemez . Zira Amerikan Sanayisi içerisinde silah sanayii çok önemli bir yere sahiptir. Silah sanayi nin Amerikan ekonomisine sağladığı katma değer çok büyük olup , önemli bir istihdam alanıdır da . Onun için ABD, sürekli kriz üretip , ürettiği silahları çeşitli dünya ülkelerine pazarlamak zorundadır . Aksi halde silah sanayii krize girer , büyük ekonomik gelirlerden mahrum kalındığı gibi işsizlikte artar.
Dikkate alınması gereken çok önemli bir husus da , kendisine ABD topraklarını merkez ve üst olarak seçen , Yahudi kontrolündeki küresel sermayedir . Küresel sermaye, ABD ekonomisini bile krize sokabilecek büyüklüğe ve tesir gücüne ulaşmıştır . Yahudi patronların kontrolündeki küresel sermaye, dünyanın neresinde olursa olsun tüm doğal kaynakları ve ekonomik zenginlikleri kendi malı ve doğal hakkı gibi görmekte ; kaynağa sahip olan ülkeyi ise sadece bir bekçiolarak algılamaktadır . Küresel sermaye kendini dünyanın tüm ekonomik kaynaklarını işletmeye hak sahibi olarak görmektedir .
ABD de güçlü ve etkili Yahudi sermayesinin yanı sıra , siyasal ve bürokratik yapıda çok önemli bir Yahudi kadrolaşması mevcuttur . Yahudiler, Amerikan siyasi ve idari yapısı içerisinde köşe başı mahiyetindeki pek çok kritik üst düzey makamı ele geçirmişlerdir . Onun için ABD de çok güçlü bir Yahudi lobisi vardır . ABD yönetimi daima kendini Yahudi sermayesi ve Yahudi lobisi ile iyi geçinmek zorunda hissetmekte ; adeta Yahudilerden habersiz adım atamamaktadır .
Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Avrupa'da önemli gelişmeler oldu . Batı Almanya , Doğu Almanya'yı adeta para ile Rusya'dan satın aldı.İki Almanya birleşti . Daha önce bir ekonomik işbirliği teşkilatı mahiyetinde olan AET , Avrupa Birliği kimliği ile yeni bir hüviyet kazandı . Sadece ekonomik değil , aynı zamanda siyasi ve askeri bir birlik mahiyetini de aldı . Avrupa Birliği Bayrağı , Avrupa Birliği Ordusu ve Avrupa Ortak Birimi oluşturuldu ve tekbir Avrupa Devletine doğru bir süreç başlatıldı .
Avrupa Birliği , ABD karşısında ikinci bir ekonomik ve siyasal güç olarak gelişmeye başladı . Avrupa ülkeleri ABD ile ticaret yapma mecburiyetinden çıkmaya , kendi aralarındaki ticareti arttırmaya başladılar . Avrupa ülkelerinden Amerika'ya kaynak akışı önemli miktarda azaldığı gibi ; uluslar arası ekonomide kaynak paylaşımında ABD ye rakip olmaya da başladılar . Neticede ABD ile Avrupa Birliği Ülkeleri arasında görünmeyen ekonomik ve siyasi bir savaş başladı . ( İngiltere hariç )
Rusya, kendi içinde yaşadığı sıkıntılardan dolayı Ortadoğu veya bir başka bölgede ABD ve Avrupa ülkeleri ile rekabet edebilecek durumda değildi . Dünyanın gittikçe parlayan yeni yıldızı ve önemli güç odağı Çin ise içine girmiş olduğu ekonomik gelişme sürecinde Amerika ve Avrupa ile iyi ilişkiler içinde bulunmayı kendi çıkarına daha uygun görüyordu .
Bu dönemde , Avrupa ve Amerika'da ferdi bazda çok önemli gelişmeler başladı . İslam dinine karşı büyük bir ilgi , merak ve teveccüh başladı . Pek çok Batılı ilim adamı ve araştırmacı Müslüman oluyordu . Batı medeniyetinin sağladığı ekonomik refah düzeyine rağmen , ruhen tatmin olamayan ve manevi açlık ve arayış içerisinde olan Batı insanı Hıristiyanlık dininde ruhunu , duygu ve hislerini tatmin edecek hakikatleri bulamayınca Kur'ân'ı araştırıyor ve her gün çok sayıda insan İslam dinini seçiyordu . İslam , Avrupa ve Amerika da hızla yayılmaya başladı .
Bu arada İslam alemi de gittikçe uyanıyor , kendi asli dinamiklerine dönüyor ve yeniden Kur'ân'a sarılıyordu .
Bütün bu gelişmeler neticesinde ABD kendine yeni bir düşman ilan etti . Yeni düşman İslam Dini idi . Küresel terör insanlığın baş düşmanı ilan edildi . Düzenlenen yoğun kampanyalar ile sanki İslam dini terörü himaye ediyormuş gibi gösterilmeye , İslam ile terör özleştirilmeye çalışıldı . Bununla hem batı insanının İslam dinine yönelişini durdurmak , İslam dinine olan ilgi ve alakayı yok etmek , İslam'ı terör dini ve öcüymüş gibi göstermek ; hem de yapılacak askeri operasyonlara , çıkarılacak krizlere kamuoyu nezdinde haklı gerekçekler oluşturmak amaçlanıyordu .
Ortadoğu’ya yeni düzen :
Yahudi kontrolündeki küresel sermaye ve ABD yönetimi Ortadoğu Bölgesinde yeni düzenlemeler yapılması gerektiğini düşünüyordu . Ortadoğu Bölgesini mutlaka kontrol altında tutmak istiyorlardı . Dünyanın değişen şartlarında 1.Dünya Savaşı sonrasında çizilen Ortadoğu haritası ve oluşturulan dengeler Amerikan menfaatlerini korumaya yetmeyebilirdi .
21.yüzyılın bir Amerikan ve Yahudi yüzyılı olabilmesi için Ortadoğu mutlaka kontrol altına alınmalı ,ve bir başka gücün bu Bölgede etkin olması engellenmeliydi. Çünkü Ortadoğu Bölgesi , insanlık tarihi boyunca dünyanın kalbi ve merkezi konumunda olmuştur. Enerji potansiyeli ve doğal kaynaklar bakımından dünyanın en önemli bölgelerinden birisidir. Ayrıca önemli ve büyük bir pazar konumundadır . Başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri, bakir ve ileride çok önem kazanabilecek zengin maden rezervlerine sahiptir . Gelecekte belirleyici rol oynayacak olan enerji kaynakları bakımından çok zengin olduğu gibi , silah sanayi bakımından da büyük bir pazardır .
Amerika nın ekonomik açığını kapatabilmesi için en önemli kaynak sahasıdır Ortadoğu . Ortadoğu nun Avrupa Birliği veya bir başka güce kaptırılması yüz milyarlarca dolar ekonomik kaynaktan mahrum kalınmasına yol açacağı gibi , rakiplerin güçlenmesinide sağlayacaktır.
Bu nedenle Yahudi sermayesi ve ABD yönetimi , Ortadoğu bölgesinde yapılacak askeri operasyonlarla bölgenin kendi çıkarlarına uygun şekilde yeniden dizayn edilmesine ve haritaların yeniden düzenlenmesine karar vermiş ; bunun adını da Büyük Ortadoğu Projesi koymuşlardır .
Konuyu biraz daha açabilmek için ; çeşitli güç odaklarının yaklaşımlarına ve Ortadoğu politikalarına kısaca göz atalım :
1-ABD :
Daha önce önemli bir kaynak transferi sahası ve pazar olan Avrupa ülkeleri , artık ABD ile daha az ticaret yapmakta ve her geçen gün daha da güçlenerek ABD ye rakip olmaktadır . ABD'nin ekonomik açığını kapatabilmek için geriye kalan en önemli kaynak sahası Ortadoğu bölgesidir . ABD ekonomisinin ve özelliklede silah sanayisinin çökmemesi için Ortadoğu Bölgesi mutlaka kontrol altına alınmalı ve bir başka gücün Bölge'de etkin hale gelmesi önlenmelidir .
Bunun için özellikle İsrail'in bölgedeki konumu güçlendirilmeli , İsrail'in ABD bütçesi üzerindeki mali külfeti azaltılmalı ve artık İsrail'i ABD değil , bölge ülkeleri beslemelidir .
Suriye , Irak , İran gibi bölge ülkeleri bölünmeli ; Arap emirlikleri tarzında , etnik köken ve mezhep farklılıklarına dayalı, ekonomik , siyasi ve askeri etkinliği olmayan , ABD ve Yahudi kontrolünde küçük devletçikler kurulmalıdır .
ABD kontrolünde bağımsız bir kürt devleti kurularak ; hem İsrail'in ileri karakolu gibi görev yapmalı , hem de gerek Rusya ile Ortadoğu ülkeleri arasında, gerekse Türkiye ile OrtaAsya Türk Cumhuriyetleri arasında tampon görevi yapmalıdır. Ayrıca Türkiye ve diğer Bölge ülkelerinin topak bütünlüğüne karşı sürekli bir tehdit unsuru olarak kullanılmalıdır .
Türkiye , bölgenin en önemli devleti . Bölgede taşıdığı tarihi misyon ve saygınlık , İslam alemi ile her geçen gün daha da geliştirilen sıcak ilişkiler , sahip olduğu zengin doğal kaynaklar , genç ve dinamik nüfus potansiyeli , coğrafi konumunun taşıdığı stratejik önem, güçlü silahlı kuvvetleri ve büyümeye ve ilerlemeye açık dinamik yapısı ile Bölgenin en önemli ve en etkin ülkesi konumunda. Bu nedenle ABD açısından Türkiye'nin mutlaka kontrol edilmesi gerekmektedir . ABD'li strateji uzmanlarına göre Ortadoğu'nun kontrol altına alınması Türkiye'nin kontrol edilmesine bağlıdır .
Bu nedenle ABD yönetimi bir taraftan Türkiye'ye karşı müttefiklik ve stratejik ortaklık söylemi sürdürürken , öte yandan “güvenilmez müttefik” olarak nitelendirmektedir . Onun için Türkiye'nin uluslar arası alanda hareket kabiliyeti sınırlandırılmalı , hareket alanı daraltılmalı ; başına sarılacak iç sorunlar ile boğuşmaktan çevresi ile ilgilenemez hale getirilmelidir . Bu amaçla bölücü terör faaliyetleri canlı tutulacak , kürt devleti kartı oynanacak , Türkiye gerektiğinde bölünme ile tehdit edilip susturulacak ve ABD ve İsrail'e mahkum edilecek ; ABD ve İsrail politikalarını tasdik etmekten başka bir seçeneği olmayan bir konuma düşürülecektir .
Ayrıca Türkiye'nin ileride çok büyük değer kazanacağı bilinen bor , uranyum vb. maden rezervlerinin işletmesi ile su potansiyeli ve tarım arazilerinin işletmesi içinde Türkiye mutlaka kontrol altına alınmalıdır .
2-İsrail :
İsrail , susuz , çorak , çöl topraklarında silah zoru ile kurulmuş , Bölgeye kaba kuvvet ve dayatmalar ile suni olarak monte edilmiş bir terör devletidir .
İsrail bölgesinde zulüm ile abad olmaya , ayakta kalmaya çalışmaktadır . Halkı rahatsız ve huzursuzdur . Sürekli diken üstünde ve endişe içinde yaşamaktadır . Gelirinin çok büyük kısmını silahlanma ve diğer askeri masraflara sarf etmektedir . Tarım yapacak verimli toprakları ve içecek suyu yoktur . Tek başına kendisi bir hiçtir . Ama arkasında koca ABD ve dünyanın her yerini sarmış olan güçlü Yahudi sermayesi ve Yahudi lobileri vardır .
İsrail'in en önemli arzusu , bölgeye tam olarak yerleşebilmek , bölgede tutunmak , kendisi için risk doğurabilecek güç odaklarını yok etmek , verimli tarım arazilerine , bol su kaynaklarına ve zengin maden yataklarına sahip olabilmektir . Zaten İsrailoğulları kendilerini seçilmiş üstün insanlar , Allah'ın oğulları , insanlığın efendisi , dünya hakimiyetinin gerçek sahipleri ; diğer insanları da kendilerine hizmet edecek köleler olarak görmekte ve böyle inanmaktadırlar . Ayrıca onlara göre , Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini de kapsayan Hz. Süleyman ülkesi, onlara Allah tarafından vadedilmiş topraklar yani Arz-ı Mev'ud tur . Onun için İsrailoğulları vadedilmiş topraklarda , Büyük İsrail Devletini kurmak ve dünya hakimiyetini tesis etmek peşindedirler .
İsrail , muhtaç olduğu her şeyin Türkiye'de bulunduğunu çok iyi bilmektedir . GAP'ın sağlayacağı ekonomik katma değer , Yukarı Mezopotamya bölgesinin verimli tarım araziler , Fırat , Dicle ve Manavgat Çayının su potansiyeli , yüksek rezervli maden yatakları Yahudilerin iştahını kabartmaktadır .
Ancak karşılarındaki en ciddi gücün Türkiye olduğunuda iyi bilmektedirler . Zira daha yakın geçmişte Sultan 2.Abdulhamid onca parlak teklif ve vaadlerine karşı onları kovmuş ve bir karış bile toprak vermemişti . Türk Milleti bin sene İslam'a bayraktarlık yapmış , tarihi bir misyona sahip ve adeta İslam ülkelerinin ağabeyi konumundaydı . Kaldı ki bugün de Türk Milleti arasında İslami şuur hızla gelişmektedir . Ayrıca Türkiye çok güçlü bir silahlı kuvvetlere ve Bölgenin en dinamik nüfus potansiyeline sahiptir .
İsrail'de Ortadoğu hakimiyetinin Türkiye'nin kontrol altına alınmasından geçtiğini bilmektedir . İsrail'in Türkiye”ye yönelik politikaları da ABD politikaları ile aynıdır : ABD ve İsrail kontrolünde bir kürt devleti kurdurmak , PKK yı himaye ederek bölücü terörü Türkiye'nin başına bela yapmak , Türkiye'yi ABD ve İsrail'e muhtaç ve mahkum hale düşürerek , Türkiye'nin İslam ülkeleri ile yakınlaşmasını engellemek ve hatta kendileri ile aynı safta tutmak .
Yahudiler artık tüm bölgenin işgal altında tutulması değil ; bölgenin ekonomik kaynaklarının kontrol altına alınması gerektiğini düşünmektedir .
3-İngiltere :
İngiltere'nin Ortadoğu politikaları ABD ve İsrail politikaları ile aynıdır . Çünkü aralarındaki ilişki kar ortaklığı ve menfaat paylaşımı esasına dayanmaktadır .
4-Avrupa Ülkeleri :
ABD ile açık bir mücadeleyi göze alamamakla birlikte , Ortadoğu'da ki ekonomik pastadan pay kapabilmek için hazırda beklemektedirler . Doğu Akdeniz'e yaptıkları askeri yığınağın sebebi büyük Ortadoğu Savaşı sonrasında oluşacağını düşündükleri ekonomik ganimetten pay alabilmektir .
5-Rusya :
Rusya şu anda Ortadoğu'da ki gelişmeler ile doğrudan ilgilenmiyor görünmektedir . Batının Ortadoğu'ya yoğunlaşmasını fırsat bilip Kafkasya'da her türlü zulmü icra ederek Kafkas direnişini bastırmaya ve bölgeyi sindirerek mutlak kontrolü altına almaya çalışmaktadır .
Ayrıca dağılan Sovyet ülkeleri üzerinde yeniden siyasal , ekonomik ve askeri etkinlik kurmaya , Bölgesindeki zengin enerji kaynaklarını kontrol altına almaya yönelik projeler uygulanmaktadır .
Rusya ile ABD, adeta “Ortadoğu'ya karşı-Kafkasya” şeklinde gizli bir anlaşma yapmışçasına karşılıklı sessizlik içerisindedirler .
6-İran :
İran, Ortadoğu'nun en büyük gücü ve lider ülkesi olmaya çalışmaktadır . Bir taraftan İslam ülkelerinin ve Amerika karşıtı blokun liderliğine soyunurken diğer taraftan da kendi kontrolünde bir şii bloku oluşturma gayreti içerisindedir .
Suudi Arabistan, Irak, Ürdün, Lübnan vb. şii nüfusun bulunduğu ülkelerde İran'ın mevcut yönetimlere karşı şii nüfusu harekete geçirmeye ve kendi yanına ,kendi kontrolü altına almaya çalıştığı bilinmektedir .
İran'ın Doğuyu temsil eden asli güç olma hevesi ve çabaları aslında tüm Bölge ülkelerini rahatsız etmektedir .
Daha yakın tarihe kadar İran , PKK terör örgütünü himaye etmekteydi . PKK militanları İran topraklarında serbestçe dolaşmakta , hatta Urumiye gibi bazı İran şehirlerinde hastaneler kurarak yaralı militanlarını tedavi etmekteydiler . Bağımsız kürt devleti kurma planı kendi toprak bütünlüğünü de tehdit ettiği için bu günlerde İran'ın da PKK ve bölücü terör ile başı dertte .
Tarih boyunca Türk Milleti ne zaman Batıya yönelmişse , doğudan İran saldırıya geçmiş ve batı seferlerini olumsuz yönde etkilemiştir . Tarihin hiçbir döneminde İran bize gerçek dost ve müttefik olmamıştır .
7-Monarşi İle Yönetilen Arap ülkeleri :
Krallık veya prenslikler şeklinde monarşi ile yönetilen Arap ülkeleri , ABD ve İngiltere'nin ezeli müttefikleridirler . Halkının çoğunluğu Sünni olan bu tür yönetimlerin iki önemli kaygısı var . Birincisi ; kendi halklarının bilinçlenmesi ve demokratik kültürün gelişmesine paralel olarak , rejimlerinin sorgulanmaya başlanması ve iktidarı kaybetme korkusudur . İkincisi ise , İran'ın kendi ülkelerindeki şii nüfusu kontrol altına alma teşebbüsü ve bölünme endişesidir .
Bu yönetimler rejimlerini ve saltanatlarını koruyabilmek için kendilerini ABD ile iyi geçinme zorunda hissetmektedirler . Bu ülkeler ABD'nin en büyük silah pazarları olduğu gibi, bunların sahip olduğu mali kaynaklarda ABD sermaye piyasalarında kullanılmaktadır . Zaten ABD'nin derdi demokrasi ve hürriyet değildir . Ülkenin ekonomik kaynaklarını kontrol etme peşindedir ve bunu da en iyi monarşik yönetimler vasıtasıyla yapabilmektedir .
Bu nedenle Monarşik Arap Ülkelerinin ABD ve İsrail politikalarına itiraz etme ve direnme cesareti yoktur . Mısır'da benzer katagoride değerlendirilebilir .
8-Suriye :
Suriye, bir dönem , SSCB ile iyi ilişkileri ve baas rejimi dolayısıyla Arap dünyasının lideri olmaya çalıştı . Ancak bugün ABD ve İsrail'in önündeki ilk hedef konumunda ve büyük bir güvenlik sorunu ile karşıkarşıyadır .
Bir taraftan Türkiye ile iyi ilişkiler geliştirmeye çalışırken , diğer taraftan da İran ile savunma işbirliği anlaşması imzaladı . Lübnan'dan askerlerini tamamen çekti . Batı dünyasının tepkisini çekmemeye özen gösteriyor .
Ülkenin sosyal yapısı nedeniyle aynı Irak ta olduğu gibi sünni-Şii ve kürt olmak üzere üçe bölünme tehlikesi yaşıyor .
Ne var ki Suriye haritaları Hatay'ı halen Suriye toprakları arasında göstermektedir . Suriye Devlet Yönetimi ile Türkiye arasında çok sıkıntılı dönemler yaşansa da, aslında iki ülkenin halkı arasında tarihi geçmişi olan sıcak bir yakınlık var .
PKK yı yıllarca Türkiye'ye karşı kullanan ve himaye eden Suriye bugün Türkiye'nin desteğine hayati ihtiyaç duymaktadır .
9-Kürtler :
Kürtler de , Türkler gibi “Ehl-i Sünnet” inancına sahiptir . Kürtler tarih boyunca aşiret ve beylikler şeklinde çeşitli devletlerin hakimiyeti altında yaşamışlardır . 1514 lerde Yavuz Sultan Selim'in çağrısı ve İdris-i Bitlis-i Hazretlerinin de teşvik ve tavsiyeleri ile dönemin Kürt beyleri kendi istekleri ile savaş olmaksızın Osmanlı Devleti'ne katılmışlar ve Osmanlı idaresine girmişlerdir .
Kürtler, Osmanlı idaresinde yaklaşık 350 yıl ciddi bir isyan veya ayaklanma olmaksızın Devlete sadık kalmışlar, Müslüman Türk kardeşleri ile birlikte savaş meydanlarında cihad etmişler , İla-i Kelimetullah davası uğrunda birlikte omuz omuza mücadele etmişlerdir . Yüzyıllarca hakiki iki kardeş olarak huzurla yan yana ve iç içe yaşamışlardır Türkler ve Kürtler . Öyle ki kız alıp , kız vermişler , aileler birleşmiş , İslam kardeşliği ile et ve tırnak gibi ayrılmaz bir bütün olmuşlardır .
Ayrılıkçı Kürtçülük akımları , Ermeni Komitacılığı ile birlikte , Ermenilerin teşvikleri ile ortaya çıkmıştır . Osmanlı Devleti'ni bölmek isteyen Ermeni komitacılar, tutunabilmek ve kendilerine destek bulabilmek için Kürtçülük akımlarını da canlandırmaya çalışmışlardır .

1.Dünya Savaşından sonra Ortadoğu'yu kontrol altına alma politikası izleyen İngilizler de , Kürtçülük akımlarını himaye ederek ve destekleyerek devlete karşı pek çok isyan hareketinin başlamasını sağlamışlardır . Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan fakat Devlet tarafından bastırılan isyan hareketleri , ayrılıkçı bölücülük tohumlarını ekmiş ve bölücü zihniyete kalıcı zemin hazırlamıştır . Devletin takip ettiği ırkçı politikalarda Kürtçülüğün , kürt milliyetçiliğinin gelişmesine , yaygınlaşmasına müsait zemin hazırlamış ve hızla yayılmasına yol açmıştır .
Devletin dine karşı lakayt tavrı da bu iki halkı bir arada tutan en güçlü bağ olan “İslam kardeşliği” bağının zamanla unutulmasına , zayıflamasına ve birleştirici etkisinin azalmasına neden olmuştur . İç ve dış ihanet ve nifak şebekelerinin teşvik ve aldatmacaları da buna eklenince bölücülük fikri kangren halini alarak sosyal yapının en önemli hastalığı haline gelmiştir .
1967 yılındaki Arap-İsrail savaşı ile birlikte ,Kürtlerin İsrail ile yoğun ilişki içine girdikleri görülmektedir . Aynı anda Mısır-Suriye ve Ürdün orduları ile savaşan İsrail , İran Şahı vasıtasıyla İran üzerinden kara yolu ile Kuzey Irak'a ağır silahlar naklediyor , İsrail istihbaratçıları da Kürt birliklerini eğitiyordu . Bir süre sonra Barzani Kuvvetleri Irak Ordusuna karşı saldırıya geçti . Barzani kuvvetlerini bu saldırılarda İsrail subayları kumanda etmiştir . Bu arada yetenekli gördükleri Kürtleri İsrail'e götürerek savaş eğitimine almışlardır. İsrail böylece Irak'ın birleşik Arap ordularına katılmasına ve destek vermesine engel olmuştur . Bütün gücünü Kuzey Irak'a yöneltmek zorunda kalan Irak , diğer Arap ülkelerine yeterli desteği verememiştir .
Kuzey Irak'ın yanı sıra Türkiye , İran ve Suriye'de de Kürtlerin yaşadığı bölgelerde yıllarca MOSSAD ajanları cirit attı . Bölücü fikirleri teşvik ettiler , yaygınlaştırdılar , bölücü örgütleri teşvik ettiler , eğittiler , silah , mühimmat ve lojistik malzeme yönünden takviye ettiler .
Bugün Kuzey Irak'ta ki kürt peşmergelerinin özelliklede komuta kademesinin büyük çoğunluğu Yahudi eğitiminden geçmiştir .
Yahudiler , kuzey Irak'ta ki Kürtleri uzun yıllar boyunca bu günler için eğitmiş ve politikalarına hizmet ettirecek şekilde hazırlamışlardır .
İsrail ve ABD bölgede bir kürt devleti kurmak istemektedir . Çünkü kurulacak kürt devleti ekonomik ve askeri yönden ABD ve İsrail'e mahkum ve onların kontrolünde olacaktır . Böyle bir devlet Türkiye, İran , Irak ve Suriye'nin husumetini taşıyacağı için sürekli ABD ve İsrail'e sığınmak zorunda olacak ve onların talimatları ile hareket edecektir . Öte yandan böyle bir devlet diğer bölge ülkelerine karşı ABD ve İsrail'in elinde bir koz ve bir şantaj aleti olacaktır . ABD-İsrail ve İngiltere kürt devletini kullanarak bölge ülkelerini sürekli bölünme tehdidi altında tutacak ve kendi politikalarına boyun eğmek zorunda bırakacaklardır .
Kürt devleti ,İsrail ve ABD'nin ileri karakolu mahiyetinde olacak ve hem Rusya'nın bölge ülkeleri ile arasında hem de Türkiye ile OrtaAsya Türk Cumhuriyetleri arasında tampon bölge oluşturacaktır.
10- Türkiye :
Türkler, Müslüman olduktan sonra , sahip oldukları fıtri kahramanlık seciyelerini İslam'a hizmet amacına tevcih etmişler ; Muhammed'in Ordusu ünvanını kazanarak bin sene İslam'a bayraktarlık yapmışlardır .
Büyük Selçuklu ve AnadoluSelçuklu Devletlerinden sonra , Osmanlı Devleti yaklaşık 650 yıl Balkanlar , Anadolu ve Ortadoğu'da hakimiyet sürmüştür . Osmanlı dönemi Ortadoğu'nun en huzurlu, en güvenli, en mesut dönemi olmuştur . Ancak 19.yüzyıldan sonra ortaya çıkan ırkçılık akımları, sanayileşen Avrupa devletlerinin sömürge faaliyetleri ve Ortadoğu ve Balkanları kontrol etme politikaları Osmanlı Devleti'nin parçalanmasına ve yıkılmasına yol açmıştır .
Osmanlı Devleti bünyesinden 40 dan fazla devlet veya devletçik çıkmıştır . Osmanlı çok farklı inanç ve ırklardaki insanları bir arada , huzurla ve güvenle yaşatmayı başarmıştır . Ancak Osmanlı'nın yıkılışından sonra gerek Balkanlar gerekse Ortadoğu adeta yangın yerine döndü , ateş , kan , gözyaşı hiç dinmedi .
Yaklaşık 13 milyon kilometre karelik Osmanlı ülkesinden , bugün Türkiye Cumhuriyetinin elinde kalan sadece 786 bin kilometre karedir .
Yıkılış döneminde son Osmanlı Mebusan Meclisi , vatanın vazgeçilemeyecek nihai sınırlarını belirleyerek , bu sınırlardan taviz verilmeyeceği yolunda yemin etmişti . Misak-ı Milli adını taşıyan bu tarihi ve milli yemin ile belirlenen vatan toprakları içinde , bugün Türkiye sınırları içinde bulunmayan Batı Trakya , Girit , Kıbrıs , 12 Adalar , Musul , Kerkük ve Batum'da bulunuyordu . Bu topraklar bugünde Türkiye'nin uluslar arası sorun yaşadığı yerlerdir .
Türkiye'nin uzun yıllar komşu devletler le arasında karada arazi ve denizde kıta sahanlığından kaynaklanan sorunları olmuştur .
Buna rağmen Türkiye'nin Balkan , Ortadoğu ve Orta Asya ülkeleri üzerinde tarihi misyonundan kaynaklanan bir prestij ve etkinliği mevcuttur . Ayrıca 1517'den 1924'e kadar Hilafet Makamına sahip olması ,bin yıl ila-i kelimetullah gayesinde hizmet ederek İslam'ın bayraktarlığını yapması İslam aleminde bir sevgi , saygı ve muhabbetin her zaman var olmasını sağlamıştır .
Türkiye sahip olduğu devlet geleneği , büyük olma psikolojisi , ekonomik , siyasal , askeri ve bürokratik birikimi , stratejik coğrafi konumu , zengin yer yüzü ve yer altı kaynakları ve dinamik nüfus yapısı ile Bölgesinin en büyük , en güçlü ve en etkin devleti konumundadır . İslam aleminde sahip olduğu saygınlık ve taşıdığı tarihi misyonu nedeniyle de Bölge ülkelerine lider olabilecek konumdadır .
Türkiye'nin sahip olduğu sosyal , ekonomik ve stratejik değerleri çok iyi bilen Batı dünyası , ülkemizi etkisizleştirmek , çevresi ile ilgilenmez , iç sorunları ile boğuşmaktan kurtulamaz bir konumda tutmak için sürekli uğraş içerisindedirler .
Türkiye'ye karşı uygulanan en etkin politikaları ; ekonomik kalkınmanın engellenmesi veya mümkün olduğunca geciktirilmesi , tüketim toplumu yapısının yaygınlaştırılması , üretim toplumuna geçişin önlenmesi , inanç ve ahlaki değerlerden uzaklaştırılmak , ahlaki ve kültürel dejenerasyon , bireylerin zihinlerinin ve düşüncelerinin bencilleştirilmesi ve dünyevileştirilmesi , etnik köken ve mezhep farklılıklarının ön plana çıkarılarak sosyal yapının zedelenmesi , aile kurumunun zayıflatılması ve özellikle Güneydoğu Anadolu'da bölücü terörü himaye ve teşvik etmek . Bürün bu politikalar ile Türkiye'nin etkinliğini azaltarak kontrol altına alınması planlanmaktadır .
Türkiye ise bir yandan bölücü terör faaliyetlerini durdurmaya , öte yandan da bölgedeki mevcut dengeleri muhafaza etmeye çalışmaktadır . Bugün Türkiye'nin menfaatleri , Ortadoğu'da herhangi bir harita değişikliğinin olmamasını ve mevcut devletlerin toprak bütünlüğünün korunmasını gerektirmektedir .
Ancak Türkiye içte ve dışta çok ciddi tehlikeler ile karşı karşıya bulunmaktadır . İçte terör belası ve bölünme tehlikesi ; dışta ise emperyalist Batılı güçler tarafından kuşatılma ve etkisizleştirilme tehlikesi ile karşı karşıyadır .
Türkiye , bölücü terör ile mücadele için her türlü tedbiri aldı , denemedik yol , yöntem bırakmadı. Ancak gerek içeride , gerekse Bölge ülkeleri arasında en büyük birleştirici etken olan İslam Dini nin kaynaştırıcı özelliğinden faydalanma yolunu hiç denemedi . İslam kardeşliğinin birleştirici gücünden faydalanma yoluna gitmedi .
Büyük Ortadoğu Savaşı :
ABD , İsrail ve İngiltere , 21.yüzyılda Ortadoğu'yu kendi kontrolleri altına almalarını ve dünyanın hakim gücü olarak kalmalarını sağlayacak olan Büyük Ortadoğu Projesini , 2000 li yıllardan sonra uygulamaya koydular .
Gerek Amerikan kamuoyu ve gerekse dünya kamuoyuna karşı , yapılacak olan askeri operasyonlar için haklı gerekçeler oluşturmak ve kamuoyunun karşısına hedef bir düşman koyabilmek için 11 Eylül saldırılarını organize ettiler .11Eylül saldırılarını Amerikanın kendi iç unsurlarının tertip ettiği artık açıkça ortaya konulmuştur . Ancak ABD saldırıları El-Kaide örgütüne ihale ederek küresel terörü yeni hedef seçti ve ABD Devlet Başkanı “yeni bir haçlı seferi başlattıkları” ve bu haçlı seferi için “kendini Tanrının görevlendirdiğini” söyleyerek İslam Dinini yeni düşman kutup olarak göstermekten çekinmedi . Adeta İslam'ı “terör dini” olarak göstermeye çalışılan büyük bir kampanya başlatıldı . bununla hem batı insanının İslam dinine duyduğu ilgi , alaka ve yönelişin kırılması ; hem de İslam ülkelerine yapılacak saldırı ve operasyonların kamuoyuna karşı haklı gösterilmesi amaçlanmıştır .
Bundan sonra kendilerine muhalefet edecek güç unsurlarını ve muhalefet cephesini , zincirin zayıf halkalarından başlayarak bir bir bertaraf etme ve ülkelerini kontrol altına alma operasyonlarını başlattılar .
İlk olarak Afganistan işgal edilerek Taliban yönetimi devrildi ve ABD kontrolünde yeni bir yönetim oluşturuldu . Daha sonra da Irak işgal edildi . Saddam Hüseyin idaresindeki Baas rejimi yıkıldı ve tamamen ABD denetiminde kukla bir yönetim oluşturuldu . Irak'ı bugün fiilen ABD yönetmektedir . Daha düne kadar bir peşmerge haydutu olarak bilinen Celal Talabani Irak Devlet Başkanı tayin edildi . Irak üçe bölündü , Kürtler , Sünniler ve Şiiler olarak ülke tam bir iç savaşın içine sürüklendi .
Kuzey Irak'ta özerk bir yönetim oluşturan Kürtler , bölgede ABD , İsrail ve İngiltere'nin en sadık ve en itaatkar müttefiki haline geldi ve tamamen ABD ve İsrail politikaları istikametinde hareket etmeye başladılar .
İsrail, 12 temmuzda karadan ve havadan Lübnan'a saldırarak büyük bir işgal hareketi başlattı . Sivil veya askeri hedef gözetmeden çocuk , kadın , genç , ihtiyar ayırt etmeden en gelişmiş bombaları ve ileri teknoloji ürünü füzeleri ile haftalarca Lübnan halkının üzerine ateş yağdırdı ve Lübnan şehirlerini yakıp yıktı . İsrail'in dehşet uyandıran insanlık dışı katliam ve saldırılarına devlet bazında en büyük tepkiyi Türkiye gösterdi . İslam konferansı teşkilatına üye ülkeler, Amerika , İsrail ve İngiltere'nin tepkisinden çekinerek ses çıkaramadılar . Bölgedeki diğer Arap ülkeleri kendi iktidarlarını koruyabilme ve gelişen şia hareketinin bastırılması düşüncesiyle tepkisiz ve sessiz kaldılar . BM , İsrail vahşetine karşı bir kınama kararı bile çıkartamadı . ABD ve Avrupa ülkeleri sessizliği tercih ettiler .
Türkiye, Bölgede başlatılan hareketin ne anlama geldiğini ve sonunun nerelere dayanabileceğini en iyi okuyan ülke olduğu için ; İsrail'in Lübnan'a başlattığı saldırı ve işgale karşı en ciddi tepkiyi göster ülke olmuştur . Fakat bu tepkiden dolayı Türkiye adeta cezalandırılmış ve hemen sesi kesilmeye çalışılmıştır . Zira İsrail'in Lübnan'a karşı başlattığı saldırıdan hemen sonra Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu bölgesinde de peş peşe bombalar ve uzaktan kumandalı mayın tuzakları patlamaya başlamıştır . Lübnan saldırısıyla eş zamanlı olarak Türkiye'de ki bölücü terör faaliyetlerinde de büyük bir hızlanma ve artış olmuştur .
Basiret sahibi herkes Lübnan'a yapılan İsrail saldırıları ile Türkiye'ye PKK taşeronu vasıtasıyla yapılan terör saldırılarının aynı merkezden kumanda edildiğini çok açık seçik bir şekilde görmektedir . Adeta aynı güç odakları Lübnan'a karşı başlattıkları saldırı ile eş zamanlı olarak Türkiye'ye karşı da saldırı başlatmışlardır.
Artan terör olayları ile birlikte Türkiye'de kamuoyunun gündemi değişmiş ve PKK terörü gündemin ilk sırasını almıştır . Türkiye Kuzey Irak sınırında toplanan terörist guruplara karşı sınır ötesi harekat düzenlemeyi düşünmüş ancak ABD açık bir dille Türkiye'nin sınır ötesi harekat düşüncesine karşı çıkarak , böyle bir durumda Türkiye'nin ABD ordusu ile savaşmak zorunda kalabileceği ima edilmiştir . Bu gelişmelere istinaden Türkiye terörle mücadeledeki faydasına inanmasına rağmen sınır ötesi operasyonu göze alamamıştır . Çünkü Kuzey Irak tamamen İsrail ve ABD'nin kontrolü altındadır . Amerika ve İsrail'in bilgisi dışında Kuzey Irak'ta kuş bile uçmamaktadır .
Son yıllarda yaşanan gelişmeler açıkça göstermiştir ki , Amerika ve Kuzey Irak kürt yönetiminin bilgisi ve insiyatifi dışında PKK'nın Bölgede barınması mümkün değildir . ABD , İsrail ve K.Irak kürt yönetimi PKK'yı desteklemekte ve himaye etmektedirler . Çünkü bölücü terör hareketleri Türkiye'ye karşı kullanılabilecek en önemli şantaj vasıtasıdır . Zira Türkiye her ne vakit ABD ve İsrail politikalarına karşı soğuk yaklaşsa ; Türkiye'nin Güneydoğusunda ki terör faaliyetleri artmakta ve Amerikan politikalarına uygun harekat etme , yani ABD ve İsrail ile iyi geçinmek zorunda bırakılmaktadır . ABD bugüne kadar lafın ötesinde PKK'ya karşı hiçbir tedbir almamıştır . ABD'nin teröre karşı samimiyetsizliğinin en büyük göstergesidir PKK ya karşı himayeci tutumu .
Aslında ABD , İsrail ile İngiltere bölücü terör kartını oynayarak Ortadoğu savaşında Türkiye'yi kendi saflarında durmaya zorlamaktadırlar . Çünkü Türkiye'nin desteği olmadan Ortadoğu'yu kontrol altına alamayacakları bütün strateji uzmanlarının ortak kanaatidir . Hatta bir Türkiye , İran ve Suriye ittifakı ABD , İsrail ve İngiltere ittifakı bakımından tam bir felaket anlamı taşımaktadır . Onun için Türkiye diğer İslam ülkelerinden uzaklaştırılmalı kendi saflarında tutulmalıdır.
Strateji uzmanlarına göre ; İsrail'in Lübnan'a saldırması Ortadoğu savaşlarının sadece küçük bir aşaması ; ABD ve İsrail'in , Suriye ve İran'a karşı yapacağı büyük saldırıların hazırlık operasyonlarıdır . Çünkü Suriye ve İran dışında Bölgedeki en belirgin muhalefet odakları olan Hamas ve Hizbullah'ın başlatılacak olan büyük saldırılardan önce yok edilmesi amaçlanıyor . Herkes İsrail'in üç-beş gün içersinde Hizbullah'ı yok edeceğini sanıyordu . Ancak gelişmeler planlandığı gibi çıkmadı . Hizbullah , İsrail saldırılarına karşı beklentilerin çok daha ötesinde bir direnç gösterdi . Ayrıca ABD bölge halkı arasında Sünni-Şii kutuplaşması yaratmaya çalışıyordu . Buna karşın Müslümanlar “Şimdi Sünni-Şii yok , sadece Müslüman var” parolası ile adeta kenetlendiler . Pek çok İslam ülkesinde devlet yönetimleri sesiz kalırken ; Müslüman halk İsrail vahşetine karşı büyük tepkiler gösterdiler . Mesela , Sünni-Arap ülkelerinin yöneticileri “Bu Şii Hizbullah ile İsrail'in , arasında bir sorundur” diyerek sessiz kalırken , İslam aleminde ehli sünnet inancının en büyük kalelerinden birisi olarak kabul edilen El Ezher Üniversitesi'nin şeyhleri ve öğretim üyeleri yayınladıkları toplu bildiriyle “Hizbullah'ın Lübnan'da İsrail'e karşı cihad ettiğini Hizbullah'ın cihadını ,İslam ülkelerinin yönetimlerinin İsrail vahşeti karşısında sessiz kalmalarını kınadıklarını” ilan ederek Müslüman idarecileri uyanmaya ve Müslümanları da fitne karşısında birlik olmaya çağırmışlardır .
İsrail saldırılarının ve vahşetinin en şiddetli olduğu günlerde sesini hiç çıkarmayan BM , İsrail'in başarısızlığından sonra devreye girerek taraflar arasında ateşkes sağlamış ve Lübnan'a Barış Gücü gönderme kararı almıştır .
Uzmanlara göre Hizbullah ile İsrail arasında ki ateşkes kalıcı değildir . Savaş bitmemiştir . Asıl büyük savaş yeni başlamıştır . İsrail yakıp yıktığı Lübnan şehirlerinde tutunamayacağını bildiği için Bölgeye BM barış gücü askerlerini yerleştirecek , böylece hem Lübnan'da tutunmanın mali külfetinden kurtulacak hem de İsrail -Lübnan sınırını güven altına alacak, yani barış gücü askerlerine bekçilik yaptıracaktır.Yapılacak uluslar arası politika manevraları ile de Hizbullah silahsızlandırılarak bir tehdit unsuru olmaktan çıkarılacaktır . Bu arada pek çok Avrupa ülkesi , Doğu Akdeniz'de askeri yığınak yaparak çıkacak büyük savaş ve sonrasına hazırlıklarını sürdürmektedir . Türkiye'de Lübnan'a gönderilecek BM barış gücüne asker veren ülkeler arasında yer alıyor . Türkiye'nin Lübnan'a asker göndermesi aynı iki ucu pis değnek misali gibidir. Asker göndermemek Türkiye'yi Ortadoğu'da bundan sonra meydana gelecek bütün gelişmelerin dışına itebilirdi .
Ancak asker göndermekte de bıçak sırtı tabir edebileceğimiz bir durum söz konusu . Çünkü Türkiye'nin iradesi dışında meydana gelebilecek gelişmeler veya oldu bittiler, Ülkeyi İslam alemi veya Batı dünyası ile karşı karşıya getirecek sonuçlar doğurabilir . Onun için Türkiye çok dikkatli davranmak zorundadır .
Ortadoğu'nun oluşturulmak istenen yeni düzeniyle ilgili olarak belirtmek istediğimiz hususlardan biri de Kuzey Irak'ta bağımsız bir kürt devleti kurma faaliyetlerinin hız kazanmış olmasıdır . Aslında halen K.Irakta ki özerk kürt yönetimi müstakil bir devlet gibi hareket etmektedir . Kuzey Irak Kürt Yönetimi , kendi parlamentosunu oluşturmuş , kendi idari birimlerini ve bürokrasisini kurmuş ve kendi parasını bastırmış durumda . Kürt lideri Barzani düzenli ordu kuracaklarını ilan etti ve nihai amaçlarının bağımsız bir kürdistan devleti kurmak olduğunu açıkladı . Geçtiğimiz günlerde kürt yönetimi lideri Barzani , aldığı bir kararla Kuzey Irak'ta resmi dairelerdeki Irak bayrağını indirterek yerine Kürdistan bayrağı astırdı .
Kuzey Irak'ta bir kürt devletinin kurulması Türkiye'nin iç ve dış güvenliği ile kardeş Türk Cumhuriyetleri ile ulaşımı bakımından hayati önem taşımaktadır . Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması Türkiye'nin kırmızı çizgilerimdir dediği hususlardan birisidir .
Ancak bugün göz göre göre yanı başımızda bir kürt devleti kuruluyor . Türkiye'de çaresizlik içerisinde gelişmeleri izlemenin ötesinde fazla bir şey yapamıyor .
Kuzey Irak'ta kürt devleti kurulması planı aşama aşama hayata geçirilirken ; Misak-ı Milli sınırları içerisinde olan ve çoğunlukla Türkmen nüfusun yaşadığı ve uluslar arası sözleşmelere göre petrol gelirlerinden Türkiye'nin de pay sahibi olduğu Musul ve Kerkük , Kürtler tarafından işgal edilerek büyük bir asimilasyon hareketi yapılıyor . Kürtler , Musul ve Kerkük'te ki Türkmen nüfusu asimile ederek buraları birer kürt şehri haline getirmeye ve Musul ve Kerkük petrollerini kendi kontrolleri altına almaya çalışıyorlar . Çünkü kurulacak kürt devleti finansmanı bakımından Musul ve Kerkük petrolleri hayati önem taşımaktadır .
Çözüm bekleyen sorunlar :
Burada zikrettiğimiz gelişmelerden de anlaşılacağı üzere ; Türkiye içte ve dışta tam bir ateş çemberini ve sorunlar yumağının içerisinde bulunuyor . Karşı karşıya olduğumuz sorunlar milli varlığımızı , birlik ve bütünlüğümüzü , geleceğimizi etkileyecek ve değiştirebilecek mahiyettedir . Türkiye adeta ikinci bir Kurtuluş Savaşı yapmak durumunda . Milletimizin huzur , güvenlik , refahı ile Devletimizin bekası için içte ve dışta karşı karşıya bulunduğumuz sorunları çözmek zorundayız .
Öyle görünüyor ki , gerek yurt içindeki bölücü terör faaliyetlerini ,gerekse Ortadoğu'da ki sorunları aşabilmenin en etkin yolu İslam kardeşliği şuurunun canlandırılması , yaygınlaştırılması ve İslam ülkeleri arasında birlikte hareket etme , güç birliği yapma şuurunun tesis edilmesidir .
Türkiye , Güneydoğu Anadolu'da akan kanın durdurabilmek için binlerce insanını teröre kurban verdi ve çok büyük mali kaynaklar sarf etti . Terör örgütünün faaliyetlerini durdurabilmek için çok çeşitli tedbirler uygulandı ve işbaşına geçen tüm hükümetler kendilerince terörle en etkin mücadeleyi yapmaya çalıştılar . Ancak bölücülük akımları ve terör faaliyetleri yok edilemedi .
Bugün gelinen nokta çok farklı .İçte ve dışta ihanet şebekeleri tüm husumetlerini üzerimize yöneltmiş durumdalar . İçinde bulunduğumuz tablo 1915-1920 lerin tablosu ile büyük benzerlikler arz ediyor . 1.Dünya Savaşında İngiliz politikalarına alet olan ve aldanan Arap kardeşlerimiz İngilizlerle birlikte Osmanlı Devletine karşı savaşmışlar ve Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika'dan çıkartılmasında etkin rol oynamışlardı . Sonuçta 400 sene Osmanlı idaresinde huzur ve güvenle yaşayan Filistin ve Kudüs , İngilizler tarafından işgal edilmiş ve İngiliz kontrolüne geçmişti . Osmanlı'nın mağlubiyeti , Ortadoğu ve Ortaasya'da ki bütün İslam ülkelerinin mağduriyetine neden olmuştur .
Hükümete karşı isyan hareketi başlatan ve kendisinden de yardım ve destek isteyen Şeyh Sait ve adamlarına karşı Bediüzzaman Hazretleri, dahilde kılıç çekilmesinin / iç savaşın caiz olmayacağını , Ahmedi- Mehmede , Hasanı -Hüseyine yani kardeşi- kardeşe kırdıracak olan bir teşebbüsten derhal vazgeçilmesini söylüyor . Bediüzzaman'ın telkinleri neticesinde Van,Bitlis vb. pek çok yöre Şeyh Sait isyanına iştirak etmekten vazgeçmiştir .
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi ,Osmanlı idaresinde yaklaşık 350 sene Devlete sadık kalmıştır . Diğer Anadolu illerinde sık sık isyanlar yaşandığı halde ,yakın tarihe kadar Doğuda hiçbir isyan veya ayaklanma hareketi olmamıştır .
Uzmanlara göre Doğuda ayrılıkçı ve bölücü düşünce akımlarının ve örgütlerin ortaya çıkışı Hamiyet-i İslamiyenin zayıflaması ve ırkçılık fikirlerinin yaygınlaşmasıyla olmuştur .
Devlet , bölücü terörün kökünü kurutabilmek için hemen hemen her çareye başvurmuş , her yolu denemiş ve her tedbiri almıştır . Ancak bir türlü bölücülüğün önüne geçilememiştir .
Sağ duyu sahibi aydın ve mütefekkirlerin ısrarla dile getirmelerine rağmen ; Devletin duymazdan geldiği ve uygulamaktan kaçındığı son ve tek bir çare kalmıştır : “İslam kardeşliğinin yaygınlaştırılması” ve “İslam birliği düşüncesinin canlandırılması” .
Nereden kaynaklanmış olursa olsun fitne , fesat , nifak ve bölücülük hareketlerinin en tesirli ve keskin ilacı , panzehiri : Müslümanlar arasındaki İslam kardeşliği şuurunun geliştirilmesidir .
Toplumda kin ve adavet duygularının yok edilerek saygı , sevgi , şefkat , merhamet , hoşgörü , dayanışma , yardımlaşma vb. güzel seciyelerin yaygınlaşması ancak İslam'ın güzel ahlakı ile sağlanabilir .
Bölücü akımların kökünün ve kaynağının kurutulması da , insanlarımız arasında çimento görevi yaparak onları bir arada tutacak , darma dağınık olmaktan kurtarıp sağlam bir bütün haline getirecek unsur da ancak İslam kardeşliği bağıdır .
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu gerçeği söyle dile getirmektedir :
“Tevhid-i İmani ( iman birliği ) , elbette Tevhid-i Kulubi ( kalplerin birliğini duygu , düşünce, amaç vb. birliğini) ister . Ve Vahdet-i itikat dahi , vahdet-i içtimaiyeyi ( sosyal / toplumsal birliği iktiza eder , gerektirir .)” ( Mektubat )
Buradan da anlaşılacağı gibi , en sağlam sosyal bağlar inanç birliğidir ; insanları bir araya getirip kaynaştıran ve kopmaz ve koparılamaz bir bütün haline getiren en kuvvetli etken aynı mukaddesata inanmaktır . Hangi ırktan ve hangi sosyal gruptan olursa olsun insanlarımızı bir arada tutan , birlik be bütünlüğümüzü tesis eden en kuvvetli bağ İslam kardeşliği bağıdır .
Bugün gerek ülke içerisinde gerekse Ortadoğu Bölgesinde karşı karşıya bulunduğu sorunlar yumağından kurtulabilmesi için Türkiye'nin önünde tek bir çıkış kapısı kalmıştır : Sorunları kendi öz dinamikleri ile çözmek . Yani insanlarımızı bir arada tutan manevi bağları tespit edip güçlendirmek ve bölücü zihniyeti kökünden kurutmaktır .
Milletimizi bir arada tutan , fertleri birbirine bağlayarak , kaynaştırarak millet haline getiren manevi bağları güçlü tutmalıyız . Aksi halde millet çözülür , parçalanır , bölünür , insan kalabalıkları haline dönüşür .
İnsanlarımızı birbirine bağlayan , kaynaştıran o kadar çok manevi bağlarımız var ki :
Allah'ımız bir,Halikımız bir…Peygamberimiz bir….Kitabımız , Kur'ân'ımız bir…Vatanımız bir…Bayrağımız bir …..Binlerce birlik-beraberlik bağlarımız mevcut . Edirneli şehidin kanı ile Hakkarili şehidin kanı birbirine karıştı ve şanlı Bayrağımıza rengini verdi .
Edirne'de veya Hakkari'de doğmak kişinin kendi tercihi değildir . İnsanların hangi anne babanın evladı olarak dünyaya geleceğini , hangi ailenin evladı olacağını ve doğacağı vatanı seçme imkanı yoktur . Bütün bunlar Allah'ın takdiri olarak tecelli eder .
Ancak insanın dini , kitabı , peygamberi , yaşam tarzı ve fiilleri kendi iradesiyle yaptığı tercihleridir . İnsanlar kendi yaptığı tercihlerinden sorumludur . Allah tarafından takdir edilmiş olan ve doğuştan kazandığı sıfatlarından sorumlu tutulamaz , üstün veya düşük olarak nitelendirilemez .
Milli birlik ve bütünlüğümüzü bozmak isteyen şer odakları , kendi tercihimiz olamayan , Allah'ın takdiri ile tecelli eden hususiyetleri , sanki farklılık unsuruymuş gibi kullanarak milletimizi Türk, Kürt, Arap , Çerkez , Laz gibi gruplara bölmek , milli bütünlüğümüzü yıpratmak ve bizi yok etmek istiyorlar. Oysa bizler kendi irademizle yaptığımız tercihlerimiz sonucu aynı Allah'a inanıyoruz .
Aynı vatanda yaşıyoruz, aynı Bayrağı dalgalandırıyoruz…vs. Binlerce , on binlerce birlik beraberlik vesilelerimiz , ortak özelliklerimiz var . İnsanlarımızı birbirine bağlayan sevgi , saygı , muhabbeti , dayanışmayı , yardımlaşmayı sağlayan ; kalabalıkları millet yapan manevi değerlerimizi , manevi bağlarımızı göz bebeğimiz gibi korumalı , geliştirmeli ve yaşatmalıyız. Aksi halde bizi önce bölerler , parçalarlar sonra da yutarlar .
Müslüman Türk milletinin varlığını , birliğini , bütünlüğünü , huzurunu ve hürriyetini kıyamete kadar muhafaza etmesi ve milletimizin ilelebet mesut bahtiyar olması duasıyla...


Bu Yazı 4456 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar