Osman Yüksel Serdengeçti
..        

Osman Yüksel 1917 yılında Antalya'nın Akseki ilçesinde Müftü Salim efendi ile Emine Hanım'ın çocuğu olarak dünyaya gelmiştir
İlkokulu Akseki'de,orta okul ve liseyi Antalya'da bitirmiştir.1939 yılında Ankara Üniversitesi DTC Fakültesi felsefe bölümünde başladığı yüksek öğrenimini tamamlayamamıştır. Hayatı hapislerde ve sürgünlerde, okuyarak, yazarak, ağlayarak, haykırarak geçmiştir.
Tek parti döneminin çilekeş Anadolusunu ve aynı dönemde komünizmin zulmü altında inleyen Müslüman Türk alemini, her mısrası bir gözyaşı olan şiirleriyle destanlaştırmış, milletin mukavemet ve mücadele gücünü kaybetmemesi için ruhunu ve cesedini ortaya koymuştur.
Zalimin zulmüne her ortamda karşı çıkmaktan çekinmemiş, savcıların ağır ithamlarına ve ceza isteklerine karşı hiçbir zaman acze düşmemiştir.
Bunu kendisi şöyle ifade eder:
“Volkan gibi lav atmış ne susmuş ne sönmüşüm,
Ben bu iman uğruna çılgınlara dönmüşüm.”
Osman Yüksel, fakr-u zaruret içerisinde yaşamaya çalışırken, para biriktirerek dünya malı edinmeyi hiçbir zaman düşünmemiştir. Her zaman 15-20 talebeye burs vererek yüksek tahsil yapmalarını temin etmiştir.
Bir gün Hüseyin Üzmez'in de bulunduğu bir dost topluluğu lokantada yemek yerler. Osman Yüksel bir öğün için donatılan yemek masasına bakar ve ah çekerek:
“Sizin bir öğünde yediğinizle ben bir talebenin karnını 1 ay doyururum” der.
Ona göre damak tadı için yiyeceklere, hava için şık elbiselere verilen paralar israftır. Öyle ki, sürekli giydiği pantolonunun cepleri yamaya yamaya dikiş tutmaz olmuştur.
Bir defasında polisler üzerini aramak ister.Bir polis memuru elini Osman Yüksel'in cebine sokar.Fakat o de ne? Cep yırtık olduğu için polisin eli aşağılara doğru varır gider. En sıkıntılı anlarda bile aklından geçeni söylemekten çekinmeyen Osman Yüksel:
“Sok sok…Şimdi aradığını bulacaksın”der.
Osman Yüksel, 1947 yılında başlayıp 1962 yılında yayın hayatına veda eden SERDENGEÇTİ ismiyle bir dergi çıkarır.15 senede 33 sayısı yayınlanan bu dergi için kendisi:
“Tespihi tamamladık” demiştir.
Son sayısında “Allah'sıza, ahlaksıza, vatansıza, namussuza ölüm…” demiştir.
SERDENGEÇTİ Dergisi çıkmaya başladıktan sonra bu isim aynı zamanda kendisiyle özdeşleşmiştir.
1965'te Adalet Partisi'nden Antalya millet vekili olmuştur. Meclise ilk gidişinde Hüseyin Üzmez'e kendisini götürmesini söyler.
Meclis binasının kapısı döner kapıdır. H.Üzmez kapıdan girerek devam eder.Üç beş adım sonra Serdengeçti'nin olmadığını fark eder.Meğer Serdengeçti döner kapıdan içeriye girer ama çıkamaz.Kapıyla beraber dönmektedir.H.Üzmez kolundan tutup çıkarır.Serdengeçti şöyle mazeret bulur:
“Hüseyin döneklik bu meclisin kapısında başladı” der.
Milletvekili olduktan sonra da giyimine kuşamına önem vermez.Sanki Mevlana:
“Ne insanlar gördüm üstünde elbise yoktu
Ne elbiseler gördüm içinde insan yoktu”
Sözünün birinci kısmını Serdengeçti için söylemişti.
Bir gün meclis koridorlarında bir polis, ciddiyetten uzak bir tavırla:
“Birader sen de mi buraya çıktın?” diye Serdengeçti'den hesap sorar Serdengeçti mebus olduğunu söyleyince:
“Hadi ulan sen aşağıda çamaşırcı değil miydin?” der. Serdengeçti milletvekili kimliğini gösterir de adamın daha fazla densizlik yapmasını önler.
Bir defasında da trende yolculuk yaparken bir görevli gelir:
“Hadi beyler…Çıkın dışarıya burası milletvekillerine ait” der.Serdengeçti kimliğini gösterinceye kadar adam onu milletvekiline benzetemez. Çünkü Serdengeçti vekil olduktan sonra da MİLLETİN KENDİSİ olmaktan kurtulamaz.
Demirel'in kravat konusundaki ısrarlarına dayanamaz ve meclise gelirken takacağına söz verir. Herkes Serdengeçti'nin kravatlı halini merak ederek bekler.Serdengeçti meclise gelir.Fakat boynunda kravat yoktur.Demirel'in:
“Osman bey hani söz vermiştin.” sitemine karşı ceketinin eteklerini hafifçe aralayarak kemerini gösterir.
“İşte taktım ya …” der.Kravatı kemerine takmıştır.
Serdengeçti sanat yönünden iddialı bir şair olmayabilir. Fakat öyle şiirleri vardır ki her mısrası sıkıldığı zaman gözyaşı damlar.Bu gözyaşları Anadolu insanının ortak gözyaşlarıdır.
1939 yılında meydana gelen büyük deprem vesilesiyle yazdığı Erzincan Destanı, yaralı yüreklerin ortak ağıtı olmuştur.

Saatlar ikiyi daha vurmadan,
Her taraf sarsıldı. Bu ne? Durmadan!
Karı kocasına bir şey sormadan
Topraklar altında kaldı Erzincan
Felek öfkesini aldı Erzincan

Gavur başına da gelmesin bunlar
Bunu kimse anlamaz, görenler anlar
Yedi yavrusunu gömenler anlar
Görmeden ben bunu duydum Erzincan
Canımı yoluna koydum Erzincan

Tamamı 22 kıta olan bu destan türünün en güzel örneklerindendir.
Aynı tarzda yazılan “Ağıtlar”destanı da o zamanlar Moskof'un zulmü altında inleyen esir Türk ellerini çok duygulu ifadelerle anlatmıştır:

Allah Allah diyen ozanlar nerde?
Efeler, yiğitler, kızanlar nerde ?
Taşkentler, Kırımlar, Kazanlar nerde ?
Akşam olur sabah olur ağlarım
Nerde benim Oral Altay dağlarım?

Sen ey Hazar, engin Hazar, Türk Hazar
Söyle bana sularında kim yüzer?
Kafir Moskof yine mezar mı kazar?
Seyhun gibi Ceyhun gibi çağlarım
Nerde benim Oral Altay dağlarım?

Serdengeçti'nin “BU MİLLET NEDEN AĞLAR” kitabının önsözündeki ilk ifadesi “Ben şair değilim” sözüdür. Böyle diyen bir insanın konuşması bile şiir gibidir. Dilinden dökülen kelimeler özenle seçilmiş, önceden hesaplanmış gibi kafiyelidir.
Bediüzzaman için yazdığı şu satırlara bir göz atalım:
“Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı 8 yaşından 80 yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşları ayrı, başları ayrı, işleri ayrı… Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok. Hepsi bir şeye inanmış, Allah'a … Alemlerin rabbi olan Allah'a… O'nun ulu peygamberine… O'nun büyük kitabına…Kur'an henüz yeni nazil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi, bir hal var onlarda… Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini adeta asr-ı saadette hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur, hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvi, sonsuz bir şeye bağlanmak; heryerde hazır nazır olana, alemlerin yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, bu yolun kara sevdalısı olmak
………
Said Nursi ve talebeleri bunların derneği yoktur. Partisi, patırtısı, nutku, alayişi, nümayişi yoktur. Bu bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir davaya vermişlerin şuurlu, imanlı inançlı kalabalığıdır.”
Serdengeçti'nin hanımının ismi İsmet'tir. İsmet hanım düşük yaptığı için çocukları yaşamamıştır. Serdengeçti karısını ve İsmet İnönü'yü kastederek:
“İki İsmet'ten çektiğimi kimseden çekmedim. Biri beni zürriyetimden, diğeri de hürriyetimden etti.” Demiştir.
Milletvekilliğinden söz açılınca da:
“Sekiz defa mahpus, bir defa mebus oldum” diyerek yakınırmış.
Bu şiir gibi konuşmak alışkanlığı bazen de başına iş açmıştır. Yine bir dost meclisiyle yemek yemeye giderler. O'nun kafası çıkarmayı düşündüğü yeni dergiyle meşguldür. Bu yeni dergiye “Bağrıyanık” ismini vermeyi düşünmektedir. Arkadaşları garsondan değişik yemekler isterler. Garson O'nun önüne geldiğinde O'nun kafası hala dergiyle meşguldür. Garsondan KARNIYARIK istemeyi düşünür. Ama dilinden başka şey çıkar:
“Ver ordan bir BAĞRIYANIK”
Serdengeçti dosyasını kapatmadan önce V. Vakkasoğlu'nun BAŞKASININ GÜNAHINA AĞLAYAN ADAM kitabındaki şu satırları, yorum yapmadan nazarlarınıza sunmak istiyorum:
“Serdengeçti vefatından kısa bir zaman önce misafirimiz olmuştu. Onu “şükür dersanesi” diye tanınan yere götürmüştük. O zamanlar rengarenk naylon perdeler çok revaçtaydı. Okkalı çekyatlar, halıfleksler… Bütün bunlarla donatılmış nur dersanesine girip oturunca biraz şaşırmıştı.
“Burada Üstadın eserleri mi okunuyor?” diye sordu.
“Evet ağabey” deyince de şöyle konuştu:
“Ben yıllarca önce Süleymaniye Kirazlımescit sokağındaki dersaneye gittim. Ne duvarda böyle süslü perdeler ne de yerde lüks halılar vardı. Hele bu ağır ve kocaman çekyatlar oranın kapısından bile sığmazdı. Orası adeta sergisiz ve perdesizdi. Mutfağı fakirdi. Çorba diye getirdikleri şeyi kaşıklamaktan elim kolum yorulmuştu da doymamıştım… Çünkü muhteviyatı sudan ibaretti. Gaz ocağı hem çorba pişiriyor hem de soba görevi yapıyordu. Çevresine koydukları tenekenin sıcaklığı odayı ısıtsın diye, yemeği mutfakta değil oturdukları odada pişiriyorlardı.
“Ama orada yaşayan hizmet ehli mutluydu. En küçük bir şikayetleri yoktu. Üstad bildikleri zat gibi, sabır ve şükür içinde imanların imdadına koşuyorlardı. Onlar için bu izbe ve kuytu mekan, İstanbul'un en muhteşem sarayı gibiydi. Çünkü orası, iman hizmetinin mekanı ve üstadın eviydi. Bu manzarayı görünce dedim ki: 'Burada ihlas olur. Burada Allah rızası kazanılır. Zira burasının ve burada bulunanların yönü ahirete dönmüştür.' Zaten dünyevi beklentisi olan ihlassızlar böyle bir yerde duramazlar. Burada hayatını Bediüzzman'a benzetenler yaşar ancak…
“Ama şimdi bakıyorum, burada her şey lüks, kaliteli… Bu rahatlık ve varlık içinde ihlas nasıl korunacak? Nasıl dünyaya meyletmeden, ahiret hayatı esas maksat yapılacak? Allah yardımcınız olsun!”
Yaşlılığında Parkinson hastalığına yakalanır. Ama O hastalıkla bile alay eder:
“Ben bu hastalığın adını çok seviyorum. Mübarek sanki araba markası gibi.” derdi
Türkeş'in: “Ey Türk titre ve kendine dön.” Sözünü kastederek:
“Türkeş'in en sadık müridi benim. Çünkü “titre” dedi. O gündür bu gündür titriyorum.” Diye latife yapardı.
Serdengeçti bir gün dr. Yaşar Erdoğan'ı ziyaret eder. Sohbet sırasında doktor çay söyler. Çaylar gelir. Ama Serdengeçti eli titrediği için çayı karıştırmakta güçlük çeker. Yaşar Bey incitmekten çekinerek:
“Osman abi müsaade buyur, çayını ben karıştırayım.” der. Serdengeçti teklifi kabul eder ama şu ibretli sözü söyler:
“Görüyorsun doktor… Bir zamanlar Türkiye'yi karıştırıyordum. Şimdi bir bardak çayı karıştıramıyorum. İşte insanoğlunun sonu.”
Serdengeçti isyanıyla, feryadıyla, sevdasıyla, kavgasıyla bir devre mührünü vuran kara sevdalı, BAĞRIYANIK, yiğit ve mert Anadolu alperenlerinden biridir.
66 yıl süren hareketli, dolu dolu bir hayata, neredeyse ölmenin bile yasak olduğu bir günde, 10 kasım 1983'te veda eder.
B. Zakir Avşar “Said Nursi ve Serdengeçti” kitabında, 10 Kasım'da ölmesini kastederek:
“Serdengeçti son esprisini ölürken yaptı.” der.
RUHUNA BİNLER FATİHA n


Bu Yazı 5962 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar