Osmanlı Medeniyeti'nin Şiiri
01.07.2014        

OSMANLI MEDENİYETİNİN ŞİİRİ

Mahmut KAPLAN

 

 

Osmanlı, faklı din, dil ve milleti bir arada huzur içinde yaşatma başarısını asırlarca gösterebilen ender devletlerden birini kurmuştur. Aleme yeni bir uslup, yeni bir anlayış getirdiğini söylemek mübalağa değildir. Ortaya konulan terkibin ana vasfını “insanî” lik oluşturur. İnsanı (din, dil, ırk ayırmadan) yaşatmayı amaç edinmiş, kurduğu müesseseler ve vakıflarla şefkat kanatlarını bütün coğrafyası üzerine germiştir. Bu medeniyetin kendine has bir musikisi, mimarisi ve tabii ki şiiri vardır. Osmanlı coğrafyasında ve komşu islâm ülkelerinde yükselen bu şiir, bir bakıma ortak değerler temelinde gelişimini asırlarca sürdürmüştür. Medeniyette makas değiştirip yönümüzü Batı’ya çevirdiğimiz zamanlara kadar pek çok divan, mesnevi ve mensur edebi eser kaleme alınmıştır.

Osmanlı medeniyetinin şiiri, batıya yüzünü çeviren aydınların sert eleştirilerine hedef olmuş, top yekun inkârla karşı karşıya kalmıştır. Bu şiirin milli olmadığı, yüksek zümrenin sesi olduğu, hayattan kopuk olduğu türünden ilmi temeli olmayan isnat ve iftiralarla değersizleştirilmeye çalışılmıştır. Bu şiirin karşısına- sanki farklı bir milletin şiiriymiş gibi- halk şiirini çıkarmak garabeti yaşanmıştır. Halbuki bu iki şiir, aynı milletin bağrından çıkıp farklı mecralarda akan iki nehirden başka değildi. Okumuş yazmış kesim divan şiiri ile duygu ve düşüncelerini kaleme alırken okur yazar olmayan halk saz eşliğinde hece ile duygularını terennüm edegelmiştir. Zamanla bu iki ırmak kaynak birliğinin bir gereği olarak birbirine yaklaşmış, divan şairleri türkü, halk şairleri gazel yazmaya başlamışlardır. Öyle ki halk şairleri de şiir defterlerine divan adını vermekten çekinmemişlerdir. Dertli Divanı, aşık Ömer Divanı bunlardan sadece iki örnek… Ancak bazı yazarlar ısrarla klasik divan şiirine karşı bakış açılarını değiştirmemiş, onu yüksek zümre şiiri gibi bir yafta ile damgalamayı sürdürmüşlerdir.

Şiir, her zaman belli bir kesimin ilgi alanına girmiştir. Daha açık ifade edersek şiir, belli şartlarda bir seçkin zevkinin ifadesidir. Bunu söylerken sıradan insanların da hayatlarının bazı dönemlerinde ya da özel anlarında şiire başvurdukları gerçeğini gözardı etmiyoruz. Ancak şiiri bir uğraş haline getirmek her zaman belli vasıftaki insanların işi olmuştur. Bugün, iletişim araçlarının dünyayı bir büyük köy haline getiren imkanları ile kıyaslandığında şiirin durmunun pek parlak olduğunu söyleyebilme konusunda tereddütlerimiz vardır. Şiir kitapları, yayınevlerinin en soğuk baktıkları edebî verimler arasındaki yerini korumaktadır! Osmanlıda durum böyle miydi, türünden bir soruya bir çırpıda evet, ya da hayır diye cevap vermek acelecilik olur. Tezkireleri, biyografileri okuduğumuzda şu çarpıcı gerçekle karşılaşırız: Divan şairlerinin büyük çoğunluğunun medrese mezunu ya da özel eğitim almış aydın kişilerden oluştuğu gerçeği yanında hiç okuma yazma bilmeyenlerin de olduğunu göürürüz.

Çeşitli kaynaklardan gelen bilgilerde Osmanlı’da şiirin bugünkü ile kıyaslanamayacak kadar bir yayılma alanı bulduğunu öğrenmekteyiz. Bu şiir, medresede, camide, tekkede, kahvehanede, meyhanede okuyucu ve yazıcı bulabilmiştir. Divanlar, ülkeler arasında kervanlarla gidip gelmiş, şairler birbirleri ile haberleşebilmişlerdir. Şiir, toplumun her kesiminde kabul görmüş, ev sohbetlerinde, dost meclislerinde okunmuştur. Ümmi kesimden insanlar da divanlar teşkil edecek kadar şiirler yazmışlardır. Bu bilgiler ışığında divan şiirinin öyle iddia edildiği gibi sadece bir yüksek zümre işi olduğu iddiası temelsiz bir isnat olarak kalmaktadır. Şairin, medrese tahsili görmüş olması şiirinin mutlaka sadece yüksek zümre için yazıldığı/söylendiği anlamına gelmez. Bu şiirde sıradan halk da kendini bulmuş e ifade edildiği üzre hayatının her anında bu şiire yer ayırmıştır. Mevlidler, miraciyeler, naatler hayatın her kesiminde okunma imkânı bulmuştur. Halkın adet ve inanışları, hatta batıl  inanışları şiirle ifade edilmiştir:

Jale sanman takdı tıfl-ı goncaya göz boncuğu

Kılmağa yavuz nazar def’in sirişk-i andelîb (Nev’î, s.244)

Bülbül, gonca çocuğuna kötü nazardan korumak için göz boncuğu taktı; (bunu) çiy tanesi sanma.

Yukarıdaki beyitte şair, çocuklara nazar boncuğu takma adetinden söz ediyor. Bu adetin yüksek zümre arasında olduğunu düşünmek abes olsa gerek. Yine aşağıdaki beyitte, Bâkî, sarılık hastalağının hak arasındaki tedavi yöntemine atıfta bulunmaktadır:

Zerd oldu yüzüm derd ile san kim yerekandur

Lutf eyle begüm dökme benüm yok yere kanum

Yüzüm dertten sarardı adeta sarılık oldu; beyim lutfet benim kanımı yok yere dökme.

Şiirde adetlere, gelenek ve göreneklere yer vermek baştan beri klasik şiirimizin bir hususiyeti olarak dikkat çekmektedir. Aşağıdaki beyitte ironi ile birlikte bir duruma işaret edilmektedir:

Hurrem olsa gam degül eşk-i revânum görse yâr

Ȃdeti tefrîh-i rūh etmekdür akar sularun (Bâkî)

Sevgili akan gözyaşlarımı görüp sevinse gam değil (zira) akar suları adeti ruhları ferahlatmaktır.

Beyitte sevgilinin çektirdiği acıdan ağlayan âşığın sitemi zarif bir üslupla sunuluyor. Gözyaşları ırmak gibi çağlamakta, sevgili de buna bakıp keyif almaktadır. Şair, bu duruma yabancı değil. Irmak, seyredeni ferahlatır diyerek katlandığını ifade etmektedir.  Çarşı Pazar günlük hayatın önemli mekânları olarak şiirde yerini alır. Aşağıdaki beyitte Nev’î bakın nasıl bir manzara çiziyor?

Meger üstâd-ı gerdūn akça kesdi külçe-i yahdan

Döküldi nakd-ı sîmîn şekl-i bâzâr oldı her gūşe       

Meger felek üstadı buz külçesinden akçe kesti, gümüş paralar döküldü  (bu yüzden) her köşe Pazar şeklinde oldu.

Beyitte gümüş paraların gümüş külçesinden kesilmesi, bu paraların çarşıda pazarda kullanılması zengin karlı bir kış manzarası içinde ifade edilmektedir. Şair, kar yağıp her tarafı kapladı demek yerine günlük hayattan örneklerle şiir dili ile nefis bir tablo çizmeyi tercih etmiştir.Şimdi de toprakla oynayan bir çocuk tablosunun Nev’î’nin dilinde nasıl bir beyte büründüğüne bakalım:

Galtân olur düşüp ten-i hâkîye göz yaşı

San tıfl-ı nâ-resîdedür oynar türâb ile

Göz yaşı, toprak bedenin üzerine, toprakla oynayan yeni yetme bir çocuk gibi yuvarlanır.

Nev’î, çıplak göğsünün üzerine yuvarlanıp düşen gözyaşını tasvir etmek için sokakta toprakla oynayan küçük çocuk imgesinden yararlanmış. Bunu yazmak için çocukken o tozun toprağın içinde yuvarlanmak gerekmez mi? Bunun yüksek zümre ile ne işi olabilir?

Başlangıçta eğitimli şairlerin ellerinde yükselen şiir zamanla halkın içine dal budak salmış, serpilip gelişmiştir. Bazı ortak kitaplar köy odalarına kadar girmiş toplu okunarak insanların bilgi ve kültür seviyelerini yükseltmişti. Örnek mi istersiniz, Mevlid (Vesiletü’n-necât), Muhammediye… Bu kitapların girmediği müslüman Osmanlı evi yoktur desek abartmış olmayız herhalde… Eğer klasik şiirimiz bir yüksek  zümre şiiri olsaydı ümmî divan şairlerini ne ile izah edecektik?  Bu konuda Cemal Kurnaz ve Mustafa Tatçı’nın birlikte hazırladıkları kitaba bakmak yeterlidir.  Önsözden alınan şu cümleler iddiamızın açık bir delilidir: “XVI.yy.’a gelindiğinde bu kültürün halka intikali iyice hızlanmış, okuyucunun zevki ve kültür seviyesi bir hayli yükselmişti. Öyle ki, belli bir asırdan sonra kazanılan kültür birikimi, halkın büyük bir kısmını sanat ve edebiyatın içine çekmişti”

Ümmî şairlerden seçtiğimiz bazı beyitleri sunmak istiyorum. İşte Cemîlî’nin bir beyti:

İrdi gūyâ bülbül efgânı kulağına gülün

Kim irürdi câmesinün çâkini dâmânına

Guya bülbülün figanı gülün kulağına ulaştı ki elbisesinin yakasını eteğine kadar yırttı.

Beyitte gülün yaprak yaprak durumu, bülbülün feryadından elbisesinin yakasına eteklerine kadar yırtması biçiminde yorumlanmış.

Edirneli Huffî’nin iki beyti:

Her kaçan ol meh-likâ ref’ ide yüzinden nikâb

Hacletinden zerre-veş ditrer felekde âfitâb

O ay yüzlü ne zaman yüzünden peçesini açsa gökte güneş utancından zerre gibi titrer.

Yukarıdaki beyitte bir hüsn-i ta’lîl örneği verilmiş. Güneşe bakıldığında titriyormuş gibi görünür. Şair, bunu sevgilinin güzelliğine karşı içine düştüğü utanca bağlıyor. Sevgilinin ay gibi yüzü güneşten daha güzeldir.

Fitneden gerçi hâli dahi hâlî degül

Lîk cân u dil alan gözleridür hâli degül

Her ne kadar beni fitneden boş değildir, fakat can ve gönlü alan beni değil gözleridir.

Ben, klasik şiirde sevgilinin en önemli güzellik unsurlarından biridir. Eskiden yüze, yapma benler yapıştırıldığı bilinmektedir. Şairin canını ve gönlünü alan aslında bu siyah ben değil, sevgilinin gözleridir.

Râyî adlı ümmî şairin beyti:

Ol meh cefâyı sanma ki devrândan öğrenür

Bî-mihr ü bî-vefâlığı devr andan öğrenür

Ve divan sahibi ümmî şair Enverî’den birkaç beyit:

Küfr-i zülfün iy sanem gösterme îmân ehline

Korkaram deyr-i cihânda cümlesi dînden çıkar

Ey put gibi güzel, saçının küfrünü/karalılığını iman ehline gösterme.Bu dünya kilisesinde korkarım hepsi dinden çıkar.

Sevgilinin saçları siyahtır, küfür de siyah renk ile tasvir edilir. Zülüf aynı zamanda kesrettir. Yüz ise vahdet veya mushaftır. Şair, sevgiliden saçlarını gizlemesini tasvir ediyor. Ancak bir tezat var; şair bu dünya kilisesinde insanlar dinden çıkar diyerek muhtemelen sevgilinin yüzünü görenlerin imana geleceğini anlatmak istiyor.

Hırmen-i ömri savurup dânemüz dirmekdeyüz

Bir değirmendür cihân biz bunda nevbet beklerüz

Ömür harmanını savurup tanelerimizi toplamadayız; dünya bir değirmendir, biz burada sıra bekleriz.

 Değirmene gidenler sıralarını beklemek durumundadır. Değirmene benzeyen dünyada insanlar ömür tanelerini öğütmek için sıra bekler. Yani hepimiz aslında ömrü tüketmek için değirmende bekleyen misafirrler gibiyiz.

Görüp şehbâz-ı zülfinün kebūter gönlüm eydür kim

Huzūrum uçdı iy şâhin bakışlu râhatum gitdi

Güvercin gönlüm, saçının şahinini görünce  ey şahin bakışlı huzurum uçtu, rahatım gitti der.

Sevgilinin zülüfleri şahine benzetilirken şairin gönlü bir güvercine teşbih edilmiş. Elbette şaihini gören güvercin korkudan titrer, huzuru kaçar.

Bu örnek beyitler de gösteriyor ki, klasik şiir öyle iddia edildiği gibi sadece yüksek zümreye hitap etmiyor. Toplumun her kesiminden bu şiirin sevdalıları olduğu kaynaklardan anlaşılmaktadır. Evet, birçok şair medrese mensubudur, eğitimlidir, okur yazardır, fakat şiir halk arasına o denli yayılmıştır ki okur yazar olmayanlar bile bu şiirin nazım şekilleriyle duygularını ifade etmekten geri kalmamışlardır.


Bu Yazı 6022 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar