Osmanlı’da Yüce Bir Sevgi:Peygamber Sevgisi
..        

Yüce Mevla'mız kendisini insanlığa tanıtacak, anlatacak yüce bir rehber göndermiş. Onun gönderilişiyle cihanın çehresi değişmiş. Çünkü bu zat, nev-i beşer olan; ama insanoğlunun zirve noktasında gerçek bir peygamber, gerçek bir liderdir. Bu eşsiz insanı burada anlatmaktan ziyade bu peygamberlerin şahına gösterilen sevginin Osmanlıdaki uygulamalarından bahsetmek istiyorum.
Osmanlı 600 sene gibi uzun bir zaman diliminde, başlangıcından bitişine kadar ila-yı kelimetullah için mücadele eden eşsiz bir millet. Kurucusunun Kur'an'a gösterdiği saygıyla son temsilcisinin Kur'an'a bakış açısı, sevgisi arasında bir fark gözetmek sadece bir gaflettir. Osmanlı kurulurken de kendini ilga ederken de aynı sevgi ihtişamını muhafaza eden bir devlettir.
Halifelik makamını dört asır en bilinçli bir şekilde dolduran, Peygamber temsilcisidir; Osmanlı. Bu taşıması güç sorumluluğu en güzel bir biçimde yerine getiren Osmanlı, bunu yaparken dünyanın geçici menfaatlerini düşünmemiş, Peygamberi'ne olan sevginin yüceliğini adeta ispatlamaya çalışmıştır. Peygamber'in her ümmeti onun bir temsilcisidir; ama halifelik makamı resmi olarak mesuliyeti fazla, değeri bilinmesi gereken bir makam, temsilciliktir.
Osmanlı, Peygamberi'ne olan sevgisini halifelik makamını doldururken gösterdiği gibi edebiyatçılarıyla da göstermiştir. Osmanlı'da eşsiz ve görkemli güzellikte Mevlit merasimleri görmekteyiz. Bunun en meşhuru Süleyman Çelebi'nin Mevlit'idir. Yazılışından bu yana beş asır geçmesine rağmen hala Peygamber Sevgisi'nin bir tezahürü olarak toplum hayatımızı süslemektedir. Mevlit, Hz. Muhammet (S.A.V.)'in doğumunu, ölümünü, mucizelerini sade ve etkileyici bir üslupla ele almıştır. II. Mustafa döneminde Mekke'de de görkemli Mevlit merasimleri yapılmaya başlanmıştır.
Çelebi Mehmet döneminde ilk olmak üzere Haremeyn'e (Mekke ve Medine'ye) Sürre Alayları gönderilmeye başlanmıştır. Yavuz Sultan Selim döneminde kanunlaşarak devam etmiştir. Genellikle Recep ayının 12. gününde sürre-i hümayun göndermek gelenek halindeydi. Devletin ileri gelenleri bu törenlere davet edilir, onlar da bizzat katılırdı. Hediyeler hazırlanır. Bu hediyeler şunlardı: Hicaz Valisi'ne, Mekke Şerifi'ne, Harem Müdürü'ne kaftanlar ve on biner altın lira, Mekke ve Medine fakirlerine dağıtılmak üzere sayısı değişiklik gösteren keseler gönderilirdi. Bu törenler, Kutsal Topraklar'a ve asıl, Peygamber Efendimiz'e gösterilen hürmetin bir yansımasıydı.
Osmanlı padişahlarının Peygamber Sevgisi'ni de anlatmakla bitiremeyiz. Osman Gazi'den başlayıp Vahdettin'e kadar bütün padişahlarda bu sevginin tezahürlerini görmek mümkündür. Peygamberlere olan sevginin ispatı, O'nun gibi yaşamaya çalışmak ve getirdiği dine hizmet etmekle mümkündür. Zaten Osmanlı'nın gayesi de bu değil miydi?
Fatih Sultan Mehmet'in Peygamber aşkına bakacak olursak, Peygamberimiz(S.A.V.) asırlar sonrasının Fatih'ine işaret etmiştir: “Konstantıniye'yi fetheden komutan ne güzel komutan, onun askeri ne güzel askerdir.” Fatih de bu komutan olmanın verdiği şevkle ömrünü Hz. Muhammet'in davasını dünyaya yayma gayreti için harcamıştır.
“Benim sen şah-ı mehruye kul olmağ iledir fahrim
Geda-yı dilber olmak yeğ cihanın padişahından”
Padişahlık bile 'En Sevgili'nin' önünde köle olmak yanında değersizdir.
Fatih ve Akşemsettin, Eyyübe'l - Ensari'nin mezarını bulmakla da büyük bir hizmet yapmışlardır. İstanbul'un Fethi için Sevgililer Sevgilisi'nin emrini yerine getirmek üzere yola çıkan onun arkadaşına sahip çıkmanın nişanesidir bu hizmet. Eyüp Sultan'a gösterilen hürmet aslında Peygamberimiz'e gösterilen bir hürmettir. Bizim insanımız da bunun bilincinde olarak İstanbul'a varınca Eyüp Sultan'a uğramadan edemez .
Osmanlı Sultan Yavuz Sultan Selim'in, kutsal şehirleri “kutsal” sayarak bu özelliklerine saygıdan dolayı kılıç çekmeden, savaşmadan aldığını ve buralara mükemmel bir saygı gösterdiğini görmekteyiz. İhtişamlı bir devlet olan Osmanlı burada tevazuyu en girmez noktada uygulamıştır. Tevazunun işareti olarak, “Hadimül-Haremeyn (kutsal yerlerin hizmetçisi)” ünvanının verilmesini emretmiş, “Hakimül-Harameyn (kutsal yerlerin hakimi)” denmesini istememiştir. Yavuz döneminden itibaren 300 yıl Mekke ve Medine'ye saygılarından dolayı Osmanlı hükümdarları, Osmanlı sancağını burada astırmamışlardır.
Kanuni Sultan Süleyman rüyasında “Belgrat, Rodos ve Bağdat kalelerini fetheden; sonra da benim şehrimi imar edersin.” diye Peygamber Efendimiz'in emrini alınca Haremeyn'i imar projesini başlatmış, hatta vasiyetinde şahsi servetiyle, hacılar için su getirecek olan bir vakıf kurulmasını telkin etmişti. Medine'nin etrafının surlarla çevrilmesinden sonra Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihriban Sultan, Arafat'ta bulunan Ayn-ı Zübeyde suyunu Mekke-i Mükereme'ye ulaştırarak, şehri suya kavuşturmuştur.
Hilye; Hz. Muhammet'in yaratılışını, fiziksel özelliklerini, güzel sıfatlarını anlatan eserlerdir. Osmanlı'da hilye yazmak bir gelenek haline gelmiştir. Hilye yazmanın bir saadete vesile olacağına inanılmaktaydı .
Peygamber Efendimiz'i övmek amacıyla na'tlar yazılırdı. Bu da Osmanlı şairlerinin alışkanlıklarında bir tanesi olmuştu. Osmanlı padişahlarında şairlik de olduğu için onlar da na'tlarda Peygamber'e olan sevgilerini dile getirmişlerdir. Bunlardan Şair Nabi, hac yolculuğunda, kafile Medine-i Münevvere'ye yaklaşırken, bir paşanın gafleten ayağını Ravza-i Mutahhara'ya doğru uzatmasına çok üzülür. Bunun üzerine aşağıdaki mısraları yazarak Resulullah'a olan tazimini ifadelenirir:
Sakın terk-i edepten kuy-i mahbub-i Huda'dır bu!
Nazargah-ı ilahidir, makam-ı Mustafa'dır bu!
“Cenab-ı Hakk'ın nazargahı ve O'nun Sevgili Peygamber'i Hz. Muhammet Mustafa'nın makamı ve beldesi olan bu yerde edebe riayetsizlikten sakının!”
Bu yürekten dökülen samimi iştiyak karşısında, Rasulullah'ın mucizevi tenbihiyle Ravza müezzinleri, bu na'tı minarelerden okurlar. Rasulullah'ın bu iltifatı, Nabi'yi çok duygulandırır, yaşlı gözlerle Ravza'ya girer.
Bizim kültürümüz Peygamber Sevgisi'ni en uç seviyede barındırmış, yaşamış ve yaşamıştır. Bu sebeple:
Muhammet'ten muhabbet oldu hasıl
Muhammet'siz muhabbetten ne hasıl? demişlerdir.
Bir çocuğa bir ad, çocuğun o adın anlamına uygun yaşaması veya adını aldığı kişinin ahlakıyla ahlaklanması için verilir. Bu anlayıştan hareketle, Türk insanı çocuğuna “Muhammet” lafzını isim olarak vermişler, önceleri Mehemmet sonraları Mehmet isimlerini kullanmışlardır. Kültürümüzde gül sembolü de Peygamber Efendimiz için sıkça kullanılmıştır.

Osmanlının, Peygamber'ine gösterdiği sevginin yüceliği, ancak aşkla anlatılabilir. Bu aşk sahabenin Peygamber Efendimiz'e gösterdiği sevgi ve sadakatin benzeri olup yüzyıllarca artarak devam etmiş, zirveye ulaşmıştır. Cenab-ı Allah, hepimize Peygamber Efendimiz'le haşrolmayı nasip etsin. O'na sonsuz salat ve selam olsun. Ecdadımıza da Cenab-ı Allah rahmet eylesin.


Bu Yazı 3199 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • saadet küçük 18.11.2017 13:36:17
    hayırlı günler paylasılan yazı hangi sayıdan öğrenebilirmiyim