Osmanlı’nın Manevi Temelleri
..        
Osmanlı devleti¸ tarihi boyunca sadece askeri ve siyasi zaferleriyle anlaşılacak¸ değerlendirilecek bir yapılanma değildi. Osmanlı¸ aynı zamanda bir medeniyet kurucusuydu. Dolayısıyla bu devletin maddi yapısının yanında bir de mânevî yapısı ve buna bağlı olarak kurulup gelişen kültür ve sanat temelleri vardı. Bu yüzden¸ bu devletin bu yönü anlaşılmadan¸ dikkate alınmadan bir Osmanlı gerçeğinden söz etmek asla doğru olmayacaktır. Böyle bir yanlışa düşmemek için de Osmanlı'dan söz ederken bir inanışa bağlı olarak kurulan ve geliştirilen bir medeniyetten söz ettiğimizi asla unutmamak gerekir.
Osmanlı medeniyetinin temel harcında var olan güç¸ iman gücüydü. Osmanlı¸ hayata da¸ devlete de insana da bu imanın penceresinden baktı ve onları öyle değerlendirdi. Bu bakımdan maksat¸ dünya- nın en geniş topraklarına sahip olmak değil¸ dünyaya Hak ve hakikat adına bir nizam verebilmekti. Bu da elbette bir güçle olabileceği için her şeyden önce güçlü bir siyasi ve askeri yapı kuruldu. Stratejik önemi ve bu idealler açısından değeri olan bütün topraklar alınmaya çalışıldı. Güneş batmayan bir Osmanlı ülkesi böyle kuruldu. Büyük devlet¸ büyük adamların eseriydi şüphe- siz… İşte Osman Gazi böyle bir kurucuydu. Fatih'inden Yavuz'una¸ Kanuni'sinden II. Abdül- hamid'ine kadar pek çok devlet adamı bu muhte- şem organizasyonun maddi mimarları oldular.
Osmanlı devlet adamları¸ elbette sadece siyasi büyüklükleriyle anılmakla anlaşılabilecek isimler değildir. Onlar da zaten sadece devlet kurmakla veya kurulan devletin siyasi anlamdaki idaresiyle yetinmediler. Onların her biri aynı zamanda imanı hayatlarının gayesi yapmış¸ bu imana göre hareket eden insanlardı. Din¸ onların ilim¸ sanat ve siyasi kimliklerini daha da zarif ve zengin hale getiren asıl özellikleriydi. Dolayısıyla asıl güçleri bağlandıkları mânevî zenginlikten ileri gelmekteydi. Bu bakımdan yeni topraklar fethederken gönülleri de fethetmeyi ihmal etmediler. İlim ve sanatın hamisi¸ adalet ve hukukun keskin kılıcı oldular.
Osmanlı devleti için sözünü ettiğimiz bu mânevîyat unsurunun en başta gelen dinamik gücü şüphesiz ki tasavvuftu. Muhtelif tarikatlar vasıtasıyla yaşatılan bu anlayış¸ devlet adamından âlimine¸ sanatkârına¸ sade vatandaşına kadar¸ yansımasını sadece insan eğitiminde göstermekle kalmamış¸ bilhassa başta edebiyat olmak üzere sanatın hemen bütün kollarını besleyerek bütün bir Osmanlı coğrafyasında ortaya muhteşem bir hayat ve bu değerler bağlamında yüksek bir sanat birikimi çıkarmıştır.
Bu birikimin içinde neler yoktu ki... Edebiyat- tan mimariye; musikiden minyatüre; hattan ebruya; çiniden mermerciliğe kadar bütün güzel sanatlar¸ Osmanlı gibi bir devletin büyüklüğüne yakışır tarzda büyük sanatkarlar elinde bu medeniyetinin mânevî yapısını oluşturmuştur. Osmanlı ruhu¸ estetiği bu sanatlar vasıtasıyla zirveye çıktı. Zira silahı her el tutabilir ama kalemi¸ fırçayı tutmak¸ taşa¸ toprağa şekil vermek her insanın yahut her milletin harcı değildir. Hele ki gönülleri ihya etmek her devlete nasip olabilecek bir şey asla olamazdı. Fakat¸ Osmanlı bunu başardı. Tarihi boyunca hayata da¸ taşa da toprağa da gönüllere de nizam vererek o müthiş yapılanmasını gerçekleştirdi.
Osmanlı devletinde inanç ve onun değerlerine göre şekillenen sanat¸ üstelik geniş kitlelerin ilgi konusu olmuş¸ padişahından sade bir vatandaşına kadar hemen herkes bir sanat dalıyla uğraşmayı hayatının hedeflerinden biri haline getirmiştir. Sanatla incelen¸ zarifleşen gönüller¸ hayatı öteki adına da düşünerek idrak ettikleri için onlardaki bu sanat ilgisi ortaya diğer insanların da ihtiyaçlarını giderici kurumları çıkarmıştır. Mesela vakıf kurumu bu durumun en açık göstergesidir. Böylece sanat¸ insanlığın hizmetine sunulmuş¸ yapılan bir çeşme¸ bir cami¸ bir medrese¸ bir köprü aynı zamanda mânevî zenginliğin bir yansıması olarak hem sanatı hem de hizmeti birlikte düşünebilmenin mümkün olabileceğini göstermiştir.
Bu yüzden¸ Osmanlıdan söz ederken şöyle denilmeli: Osmanlı¸ en başta Şeyh Edebali'dir. Osmanlı Sinan'dır. Osmanlı Şeyh Galip'tir. Osmanlı Itri'dir. Eğer Osmanlı'yı bugün için bu gözle görebilirsek¸ bu doğru bir bakış olur ve böyle bir bakışın imkânlarıyla¸ düştüğümüz yerden ayağa kalkmanın¸ saptığımız yoldan geri dönmenin fırsatlarını bulabiliriz. Çünkü bu muhteşem medeniyet¸ malum tarihi sebeplerle bir kırılmaya uğradı. Önce devlet düzeni bozuldu. Ardından bu bozulma bütün kurumlara ve cemiyete bulaştı. Toprak coğrafyamız ardından da zihin coğrafyamız daralmaya başladı. Tutunabildiğimiz son toprak parçası olan Anadolu'da kurmayı başardığımız yeni devlet¸ şüphesiz ki var oluşumuzun önemli bir teminatıdır ve büyük bir kazanımdır. Ne var ki¸ Osmanlı konusunda hep bir problemi kuruluşun- dan bu yana yaşayan bir devlettir.
Böyle durumlarda devletle halkın zihniyetinde büyük çatlamalar meydana gelir. Bizde de öyle oldu. Resmi bakış açısı Osmanlı'yı ve ona ait olanı reddederken geniş kitleler de nostaljik bir anlayışla Osmanlı'yı sevip yüceltmeye devam ettiler. İçteki bu çelişkinin yanı sıra dün'ün Osmanlı coğrafyasın- da yer alan Balkanlar¸ Ortadoğu¸ Kafkaslar hâlâ Osmanlı gerçeğinin etkilerini üzerilerinde taşıyan yerlerdir. Yani yeni Türk Devleti toprak anlamında olmasa bile siyasi nüfuz olarak¸ kültür ve sanat değerleri olarak Osmanlı misyonunu üstlenmeye¸ benimsemeye zorlanmaktadır. Bunu en başta tarih ve toplumun hafızası zorlamaktadır.
Bu medeniyetin mânevî dinamikleri noktasın- da da mesele yine aynıdır. Yıllarca kimi yanlış örnekleri meselenin aslıymış gibi ele alarak tasavvuf kurumunu yok saydık. Bu gönül iklimimizin kurumasına neden olunca bütün sanatlar konusunda da geriye gittik. Osmanlı şiirini reddettik. Kendimizden saymadık. Musikisini yasakladık. Süsleme sanatlarını modern bulmadık. Başka bir kültürün¸ medeniyetin unsurlarını bünyemize taşımaya çalıştık ama olmadı. Zaten olması da mümkün değildi. Çünkü medeniyet her şeyden önce dini ve milli bir yapılanmadır. Asırların oluşturup geliştirdiği bir zenginlikler bütünüdür. Bunları bir başka toplumdan almanın imkânı olmazdı.
İşte böyle bir noktada Osmanlı'yı mesnedsiz red ve kabullerin dışında objektif ama bizim bir gerçeğimiz olarak görerek yeniden düşünmek gerekiyor. Bu düşünme sürecinde ise Osmanlı ruhunu anlayabilmek için ona mânevî zenginliğini yansıttığı güzel sanatlar kapısından girmek en doğrusu olacaktır. Biz kabul etsek de etmesek de tarihin açıkça gösterdiği hakikat şudur: Osmanlı büyük bir medeniyettir. Bu medeniyet ölmedi. Bir çinide¸ bir ebruda¸ bir camide¸ bir köprüde yaşamaya devam ediyor. Şimdi bütün mesele bu köklü çınarın yaşayan dallarından tutunarak siyasal¸ kültürel¸ sanatsal yapımıza¸ hayatımıza yeniden bir nizam vermektir. Daralan gönül coğrafyamız genişlemeye başlarsa biz yeniden o medeniyetin mirasçısı olarak bu çağda da hem kendi milletimiz hem de bütün bir dünya için bir ışık¸ bir umut olabiliriz. mânevî değerlerden yoksun Batı medeniyetinin yaşanmaz kıldığı dünya¸ yeniden Hakk'ın¸ adaletin¸ ahlakın¸ estetiğin hâkim olduğu bir dünyaya dönüşebilir.
Bugün Nasreddin Hoca¸ hâlâ bizi hikmetli nükteleriyle hayat karşısında dik tutabiliyorsa¸ bir Yunus ilahisiyle ötelerin kokusunu teneffüs edebiliyorsak¸ bir Mevlânâ rüzgarı esiyorsa ruhumuzda Osmanlı hâlâ yaşıyor demektir. Çünkü bu isimler Osmanlının manevi kurucularıydı. O çağda olduğu gibi bu çağda da misyonlarının gereğini yerine getiriyorlar demektir. Osmanlı'yı böyle bir maneviyat¸ kültür ve sanat bağlamında değerlendirebileceklerin yeni bir toplumsal yapının inşasında büyük katkıları olacağı şüphesizdir.
Bir çini karşısında heyecan duyabiliyorsak¸ bir mevlid bizi o kutlu ismin çağına götürebiliyorsa¸ aşkın en nezih terennümleri hâlâ Fuzuli'nin sesinden bize ulaşmaya devam ediyorsa¸ bir mezar taşında bile üstün bir sanatın tecellilerini görebiliyor¸ ölümü güzelleştirebiliyorsak Osmanlı medeniyeti bizim devam eden gerçeğimiz demektir. Bir türlü aslî sesine kavuşamayan sanatımız da bu eserlerden hareketle bize yeni imkânlar sunabilir. Yeter ki bu arzunun ateşini içimizde harlandıralım. Kabul edelim ki Osmanlı gerçeğine karşı çok duyarsız¸ çok ilgisiz zamanlar yaşadık. Nesiller bu köksüzlüğün acılarını yaşadılar. Kimlik bunalımına düştüler. Bu yanlış gidişten dönme zamanı gelsin artık. Gerçeğimizi görelim ve kendimize dönelim. Bir milletin tarihi bir bütündür. Bizim de tarihimizi bu bütünlük şuuru içinde ele almamız gerekir.
Bugün yeryüzünde pek çok devlet köksüzlü- ğün¸ tarihsizliğin acısını çekiyor. Sadırgan- lıklarında böyle bir ezikliğin payı çok büyüktür. Irak'ta bombaların niye önce camilere¸ kütühane lere¸ müzelere atıldığını iyi anlamak gerekir. Çünkü buralar bir medeniyetin yapılarıdır. Toplumun hafıza ve hatıra merkezleridir. Dolayısıyla yok edilmek istenen bir medeniyettir. Bu yüzden medeniyetlerine sahip çıkmayanların bu tür insanlarla bir noktada kesişme talihsizliğine uğradıklarını görmezlikten gelemeyiz.
Bu bağlam içerisinde bakıldığında Osmanlı hem bizim hem de dünya için maddi özellikle mânevî yapısıyla muhteşem bir tecrübedir. Öyleyse tarihle barışmak¸ medeniyetle kopan bağlarımızı yeniden kurmak¸ medeniyeti sadece maddi boyutuyla değil mânevî boyutuyla algılamak yeni bir çağın önünde¸ insanlığın önünde yeni bir umut¸ yeni bir imkân demek olacaktır.
Bu Yazı 3263 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar