Osmanlı'nın Son Dönemi Düşünce Akımlarına Dair Bir Mülahaza
17.01.2014        

 

Osmanlı’nın Son Dönemi Düşünce Akımlarına Dair Bir Mülâhaza

Yrd.Doç. Dr. Ahmet Çapku

                             

 

“Biz [ikbâl ve idbâr] günleri[ni] insanlar

arasında döndürüp dolaştırırız.”

[Âl-i İmrân, 140]

 

Son üç yüz yıldır Avrupa’nın yükselişinde Amerika’nın keşfi sonrası yeni kıtadan gelen muazzam servet ile gerek Endülüs’ten ve gerekse haçlı seferleri sonrası Doğu’dan elde edilen bilgi birikiminin katkısı yadsınamaz. Böyle bir maddi ve manevi (ilmî) birikimin aynı zaman diliminde bir araya gelmesi ve elde edilen ilmî birikimin teoriden pratiğe dökülmesi ile vücut bulan sanayi devriminin etkileri denilebilir ki, dünya ölçeğinde kendini göstermiştir. Zira teoriden pratiğe dökülen ve ete kemiğe bürünen ilmî birikim, askeri güçle birleşerek Avrupa’yı, diğer ülkeler karşısında fevkalade ileri seviyeye taşımış ve ona tarihin akışında gündemi belirleme imkanı sunmuştur. Avrupa’nın diğer ülkeler karşısında elde ettiği bu muazzam konuma paralel olarak Batı dünyasında geliştirilen liberal ve evrimci düşüncelerin, diğer ülkeleri istila/işgal etme ve sömürmede Batı’lı devletlere (akıl merkezli) bir meşrûiyet imkanı sunduğunu da hatırlamamız gerekir.

1699 Karlofça Anlaşması sonrası dönemlerde yapılan savaşlarda Osmanlı ordusunun genel itibarıyla gerileme gösterdiği, bunun ise özellikle askeri alandaki teknik imkanlar ile ilgili olduğu görülür. Mesela 1538 Preveze deniz muharebesi ile ilgili olarak Barbaros Hayreddin Paşa, Hatırât’ında; Bizim gemilerimiz ve askerimiz Andrea Doria’nınkinin yarısı idi. Ancak bizim toplarımızın menzili onlarınkinin iki katı idi. Onların gemileri bize yaklaşmadan bizim toplarımız onları paramparça ediyordu, derken Devlet-i Aliyye 1773 ve 1795’te Mühendishane-i Bahr-i Humâyûn ve Mühendishane-i Bahr-i Humâyûn’u kurmak ihtiyacı hissediyordu.

Zamanla büyük toprak kayıpları, ülke dahilinde bozulan iktisadi dengeler, Devlet-i Aliyye’nin psikolojik açıdan kendini hâlâ ihtişamlı dönemin ağırlığı altında hissetmesi gibi etkenler neticesinde idare mekanizmasında bir takım yeniliklere gidilmesi kendini iyiden iyiye hissettirmiştir. Öyle ki, Sultan III. Selim zamanında Nizam-ı Cedid [yeni düzen] ile yola çıkılacak,  Sultan II. Mahmud önce İlmiye ve Kalemiye sınıflarını yanına alarak Askeriye’ye bir çeki düzen verecek ve daha sonra İlmiye’yi Batılılaşma yönünde şekillendirmeye çalışacaktır. Mesele Abdülmecid zamanına geldiğinde Dede Efendi’nin deyimiyle artık “bu oyunun tadı kaçmış” olacaktır.[i] Buna karşılık Avrupa gerek mali ve askeri ve gerekse fikrî donanımıyla Osmanlı ve İslam ülkelerini istilaya başlayacak ve bunun etkisi günümüze değin sürecektir.

 Avrupa’nın son üç yüz yıldır İslam dünyası ve düşüncesine yönelik saldırı ve nüfuzu, haçlı saldırılarından daha etkili ve kalıcı bir mahiyet arzetmiştir. Zira haçlı seferleri daha çok askeri-siyasi bir görünüm arzederken Osmanlı’nın son döneminde Batı’dan gelen etki sadece askeri, siyasi değil fikrî bir âlem/(dünya) görüşünü de bünyesinde barındırmıştır. Bu da kaçınılmaz olarak Osmanlı düşünürleri arasında sadece askeri-siyasi açıdan batmakta olan bir devleti kurtarma düşüncesini değil bunun nasıl olacağı noktasında farklı dünya görüşleri ortaya koyulmasını da beraberinde getirmiştir. Osmanlıcılık, İttihad-ı İslam, İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık gibi akımların hemen her birinin programı evvel-emirde batmakta olan devlet gemisini kurtarmaya dönüktü.

Batı’dan yayılan milliyetçilik fikirlerinin, muhtelif unsurların bir araya gelmesiyle teşekkül etmiş Osmanlı Devleti’ni tehdit etmesi tabii idi. Özellikle devletin zayıflama dönemlerinde her bir unsurun kendi derdine düşmesi de bunun kaçınılmaz neticesi olmuştur. Dağılmayı önlemek adına ortaya konulan Osmanlıcılık düşüncesi özellikle sözü edilen milliyetçi yapılanmalar ve Balkan savaşları karşısında tutunamamıştır. Bunun akabinde Batıcılık, Türkçülük, İslamcılık gibi akımlar vücut bulmuştur. Her birinin geçmişe dayanan bir mazisi olsa da sözü edilen üç akımın güçlü bir şekilde ortaya çıkışı daha çok 1908 ihtilali sonrasıdır denilebilir. Bunların her birinin kendine özgü bir tavır ve duruşu söz konusudur. Her ne kadar ilerleme, çağdaşlaşma ve muasır medeniyet seviyesine yükselme konusunda hemen hepsi hemfikir görünse de bunun nasıllığı/keyfiyeti konusunda farklılıklar vardır. Amaç devlet gemisini kurtarmak olunca söz konusu akımlardan yeni bir düşünce sistemi inşa etmelerini bekleyemeyiz. Daha çok siyasi kaygıları içeren yeni yorumlar ve açılımları, yeni farklı bakış açılarını içeren bu düşünce tarzı, Hilmi Ziya Ülken’in ifadesiyle ‘amelî’ bir felsefe görünümü arzeder. Mezkûr düşünce yapısında akıl, kuvvet, din, idare şekli, ilimler, tarih algısı, aile-eğitim gibi temel kavramlara dair tartışmaların merkezi bir konum işgal ettiği görülür. Bu kavramların içinde ise ‘din’e dair tartışmalar diğerlerinden daha belirgin ve belirleyici bir durum arzeder. Bunda son dönem Batı düşüncesinde ‘akl’ın belirleyiciliğine mukabil İslam düşüncesinde ‘vahy’in konumunun önem arzetmiş olması dikkate alınabilir. Dolayısıyla Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük akımlarında akıl karşısında vahye yani dine ne şekilde bir konum verileceği tartışması sözü edilen akımların din ve akıl karşısındaki durumları ile doğru orantılıdır.

Bu açıdan Osmanlı’nın son döneminde gerek devletin kurtarılması ve gerekse Batı karşısında takınılması gereken tavır açısından sözü edilen akımların düşüncelerine ana hatlarıyla bakabiliriz. Peyami Safa’nın Türk İnkilabına Bakışlar[ii] isimli eserinde ilgili akımların programları özetle şu şekilde resmedilir :

i)        İslamcıların Düşünceleri: İslam ilerlemeye engel değildir: İlerlemeye engel olan, bize öğretilen İslam anlayışıdır. Dolayısıyla ictihad kapısı açılmalı. Aynı şekilde demokratik ifadelerde yer bulan hürriyet, eşitlik kardeşlik düşüncesi İslam’ın esaslarında mevcuttur. İslam ilerlemeye engel olsaydı bunca ülkelerde islam’ın ihtişamlı müesseseleri ve ilerleme görülemezdi. Muasırlaşma (çağdaşlaşma): ‘Biz Avrupa’nın sadece ulûm ve fünûnunu almaya mecburuz. Çünkü hikmet mü’minin yitik malıdır. Ancak onların âdetlerini, ahlakını, hayat tarzını kabul edemeyiz. Japonlar bu konuda nasıl davrandı ise biz de bunu yapabiliriz. Büyük İslam birliği ideali: Buna göre din ile millet birdir. Said Halim Paşa’ya göre gün gelecek ırk farkı gözetmeden İslam devlet anlayışı tekrar kavimleri bir araya getirecek, onları saadete sevkedecektir. Kadın hakları: Şeriatın emrettikleri faydalı, yasakladıkları zararlıdır. İslam’ın kadınlar için ortaya koyduğu kurallar dahilinde her kadın, ilim tahsil edebilir, ticaret yapabilir, gündelik hayata katılabilir. Çok evlilik (teaddüd-i zevcât) bahsinde İslam’ın öngördüğü ölçüde çok evlilik yapılabilir. Bununla birlikte İslam, evlilikte boşama yetkisinin erkekte olmasını uygun görür. Şer’i mahkemelerin ve medreselerin ıslahı ve muhafazası gerekir. Bu açıdan medreselerin yanına açılan Fransız tipi mektepler ile şer’i mahkemelerin yanına açılan Fransız tipi nizami mahkemeler, milletimize Fransız kadar yabancı kalmıştır. Bunları ‘Osmanlı rönesansı’ diye tavsif etmek doğruyu yansıtmaz.[iii]

 

ii)      Türkçülerin Düşünceleri: Pantürkizm: Büyük Türk birliği ideali. Dilleri, ırkları, âdetleri, hatta bir çoğunun dinleri bile bir olan Asya ve Avrupa’daki Türkler’in birleşmesi neticesinde muhkem ve muhteşem bir Türk devleti kurmak. Bunlar içinde gerek konumu ve gerekse tecrübesi, birikimi itibarıyla Osmanlı ülkesi merkezi bir yer işgal eder.[iv] Türk tarihi ve kültürü: Buna göre Türk tarihi ve düşüncesi sadece Osmanlı’dan ibaret olmayıp eski Türkler’in tarihleri, dilleri, ekonomi anlayışları, düşünceleri, kültürleri incelenecek, yekpare bir Türklük düşüncesi ortaya konulacaktır. Böylece Türkler’in ne kadar önemli bir medeniyete sahip oldukları düşüncesi milli vicdanlara sunulacak ve bu doğrultuda bir şuur tesis edilecektir. Türkçe’de sadeleşme: Bundan böyle Arapça ve acemce (Farsça) kelimeler yerine mümkün mertebe Türkçe ve Türkçeleşmiş kelimeler tercih edilecek. İsimler Türkçe olacak. Bunda İstanbul Türkçesi ölçü alınacak. Ziya Gökalp’e göre; İslam kavimleri arasında müşterek olan Arap harflerini muhafaza etmek, ortak bir ilim terimleri oluşturmak, ortak bir İslam terbiyesi tesis etmek, hicreti esas alan bir Güneş takvimi vücuda getirmek, İslam kavimlerindeki cemaatlerin arasını güçlendirmek, ‘hilal’in kutsiyetini muhafaza etmek gerekir. Şu halde Türkler’in milliyeti Türklük iken, onların uluslar arası durumu İslamlıktır. Muasırlaşma: Türkler için muasırlaşma demek, malumât ve masnuât nokta-i nazarında Avrupa’dan bir şey iktibas ve iştira/satın almak hususunda onlara ihtiyaç duymadığımızda muasır olmuş oluruz, demektir. Asrî olma ihtiyacına binaen biz bugün için Avrupa’dan ilmî ve amelî aletleri ve tekniği almak durumundayız. Buna mukabil dinden ve milliyetten doğan bir takım manevi durumları Avrupa’dan almamız gerekmez. Milli iktisat: Kendimize özgü bir iktisat yapılanması oluşturmalıyız. Milli edebiyat: Bu da halka inmekle olur. Halk dilinin, folklorunun canlandırılması, hece ölçüsünün esas alınması, bunun yanında edebiyatı Arapça ve Farsça’nın tahakkümünden kurtarmak gerekir. Şiir ve nesirde halkın hassasiyetlerini gözetmek esastır.[v]

 

iii)    Batıcıların Düşünceleri: İctihad dergisinde (Kılıçzade) İ. Hakkı imzasıyla neşredilen ‘Pek Uyanık Bir Uyku’ isimli iki yazıda Batıcıların programı liste halinde verilir. Buna göre şehzadelerin eğitimine özen gösterilecek ve genellikle ordu içinde bilgi ve tecrübeleri artırılacaktır. Bundan böyle padişahlar için tek evlilik esas olacaktır. Fes yerine yeni bir serpuş ihdas edilecektir. Kumaş fabrikaları genişletilecek ve insanlar artık yerli kumaş ürünlerinden giyecek, yerli malı kullanımına özen gösterilecektir. Görücü usûlü evliliğe son verilecek, bundan böyle kaç-göç şeklinde bir yaşam tarzı son bulacak ve evlenecek kişiler birbirini görerek ve beğenerek evlenecektir. Kızlar için yeni okullar açılacaktır. Tembellik yuvası haline gelen bütün tekke ve zaviyeler kapatılacak, bütün medreseler kaldırılıp onların yerine Fransız tipi kolejler, teknik okullar açılacaktır. Sarık ve cübbe giyimi sadece ulemaya mahsus olacaktır. Evliyaya adak adamak son bulacak, okuyucu, üfürükçü, sıtma bağcı gibi modern usüller dışındaki tedavi şekillerine son verilecek, insanımızın İslam’a aykırı bir takım inançları tashih edilecektir. Buna göre bir lokma bir hırka inancı yerine dünyanın ve çalışmanın, zengin ve kuvvetli olmanın önemli olduğu anlatılacaktır. Okuma yazma oranı yükseltilecek. Büyük bir Osmanlı lügatı hazırlanacak, Osmanlıca kolay öğrenilebilir hale getirilecektir. Osmanlı halkı hükümetten ve yabancılardan bir şey beklemeden kendi yollarını, köprülerini, kanallarını… kendileri yapacaktır. Bütün kanunlar ıslah edilecek,  şer’i mahkemeler kaldırılacak, nizami (Batı tipi) mahkemeler ıslah edilecektir. Mecelle kaldırılacak veya ıslah edilecektir. Latin harfleri, Avrupa medeni kanunu kabul edilecektir.[vi]

İslamcıların programında görüldüğü üzere daha çok savunmacı ve konumunu tahkim etmeye dönük bir düşünce tarzı göze çarpar. Her halükarda muasırlaşma noktasında Avrupa’da üretilen ilim-tekniğin alınması gerektiği ve Japonlar misali yerli kalınarak bu meselenin üstesinden gelinmesi düşüncesi, üzerinde en çok durulan hususlardandır.[vii] Buna mukabil İslamcı bir dünya görüşünü pratize etmesi bakımından şer’i mahkemeler ve medreselerin ıslahı, İslamcılık düşüncesinde sanki hayat memat meselesi gibi durur.

1911-12 yıllarında kurulan Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Ocağı, iktidardaki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin desteği ile Türkçülük merkezli entelektüel tartışmalarda önemli rol almış. 1913’te İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri Türkçülük ile Osmanlıcılığı bağdaştırmaya çalışmış, Türkler’in milli bir ruh kazanarak imparatorluğu yeniden canlandırmalarının Osmanlı unsurları için yararlı olduğu tezini işlemiş. Ancak Balkan savaşları Osmanlıcılık ideolojisine ağır darbe vurmuştur.[viii] Buna göre Türkçülerin programı İslamcılar ile Batıcıları sentez yapmaya çalışan bir konum arzeder: Yerli kalmak ve fakat İslam’ı Türk yorumuna tabi tutmak.[ix] Ziya Gökalp’in Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak isimli çalışmasında Türkleştirilmiş İslam yani Türk-İslam harsı tezinde İslam’ın Türkleştirilmesi kadar reforma tabi tutulması tezi de önem arzetmiştir.[x]

Batıcılık ise daha çok şeklî planda kendini göstermiştir. Abdullah Cevdet’in ifadesiyle Batı’nın gülüyle dikeniyle alınması düşüncesi şeklinde radikal Batıcılık bunun açık örneğidir.[xi] Peyami Safa’nın işaret ettiği üzere: “Garbcılık bizde bir sistemden ziyade, dini taassuba karşı medenî ihtiyaçların sezilişinden doğma bir terakki iştiyakıdır. (…) Garbcılık sadece dağınık bir güzideler âleminin sistemsiz özleyişi”dir. Kendi içlerinde radikal ve ılımlı Batıcılar şeklinde farklı gruplar taşıyan bu yapı içinde en önde gelenlerden Abdullah Cevdet’e göre dinin (İslam) felsefîleştirilmesi gibi bir teşebbüs de söz konusudur. Denilebilir ki, modernleşme ve bir ölçüde Batılılaşma serüvenimiz gerçekte biraz da din üzerindeki tartışmaların siyasal zeminde cereyan etmiş haline benzer. Batı’nın elinde bulunan ve muasırlaşma meselesinde sıkça üzerinde durulan ‘kuvvet, kuvvetli olma’ vurgusuna[xii] gelince, gerçekte bütün bunlar ilahi kaderin sevkiyle insanlar arasında dönüp dolaşmaya devam etmektedir.

 

Ahmet Çapku

 



[i] Geniş bilgi için bkz. Ebubekir Bagader, Modern Çağda Ulemâ, çev. Osman Bayraktar, İst. 1991, İz Yay., sf. 29-61; Ahmet Rasim, Osmanlı’da Batışın Üç Evresi –III. Selim, II. Mahmut, Abdülmecit-, hzl. H.V. Velidedeoğlu, İst. (1987), III. bsm., Evrim Yay., 252 sf.; Bülent Aksoy, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Musiki ve Batılılaşma”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi içinde, cilt 5, sf. 1227.

[ii] Peyami Safa, Türk İnkilâbına Bakışlar, İst. 1999, 4. bsm., Ötüken Yay., 217 sf.

[iii] Peyami Safa, a.g.e, sf. 64-69.

[iv] Zamanla Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin gizli yazışmalarında “Adriyatik Denizi’nden Çin hududuna kadar’ olan memleketlerin tek bir din ile mütedeyyin olmasa da tek bir lisan ile mütekellim oldukları ve ‘Türk cinsinden olanlar ittihat etseler dünyanın en şevketli hükümetini teşkile muktedir olurlar” düşüncesi ayrıca önem arzeder. Hanioğlu, “Türkçülük” mad. Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt 41, sf. 553.

[v] Peyami Safa, Türk İnkılabına Bakışlar, sf. 54-58; Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’te dile getirdiği Osmanlı devletinin önündeki seçenekler olarak Panislamizm, Osmanlıcılık ve ırk esaslı Türk milliyetçiliği şeklinde ortaya koyduğu yazı Türk milliyetçiliği üzerinde fevkalade etkili olmuştur. Bkz. Şükrü Hanioğlu, “Türkçülük” mad., Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt 41, sf. 553; Türkçülük programı hakkında bkz. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, hzl. Mehmet Kaplan, İst. 1976, Milli Eğitim Basımevi, sf. 105-181.; yine bkz. Ziya Gökalp, Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak, hzl. İbrahim Kutluk, Ankara 1976, Kültür Bakanlığı Yay., sf. 10-13, 53-56.

[vi] Peyami Safa, a.g.e, sf. 59-63; (Kılıçzade) İ. Hakkı, “Pek Uyanık Bir Uyku”, İctihad dergisi, sayı 55, sf. 1226-28, sayı 57, sf. 1261-64.

[vii] İslamcıların önde gelenlerinden biri olan Said Halim Paşa’ya göre Batı’yı körü körüne taklit oldukça tehlikelidir ve yıkım getirir. Bkz. S. H. Paşa, Buhranlarımız, hzl. M. Ertuğrul Düzdağ, İst. 1998, 3. bsm., , İz Yay., sf. 39, 57-58; Bu durum Mehmet Akif’te de Avrupa’nın ilim ve tekniği alınmalı şeklindedir. Bkz. Safahât, hzl. M. Ertuğrul Düzdağ, İst. 1991, İz Yay., sf. 170-176, 432-433.

[viii] Hanioğlu, “Türkçülük”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt 41, sf. 553.

[ix] Bu konunu tenkidi için bkz. Ahmed Naim [Baban], İslam’da Dava-yı Kavmiyet”, Sebilürreşat, sayı 293. 10 Nisan 1330 (1914). Bu yazının bir değerlendirmesi için bkz. İsmail Kara, Din ile Modernleşme Arasında –Çağdaş Türk Düşüncesinin Meseleleri-, İst. 2003, Dergah Yay, sf. 290-295.

[x] Hanioğlu, “Türkçülük”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt 41, sf. 554.

[xi] Abdullah Cevdet’in Batıcılık ve din-bilim-felsefeye dair düşünceleri için bkz. Ahmet Çapku, “Batıcılık Düşüncesi Çerçevesinde Abdullah Cevdet’te Din-Bilim-Felsefe İlişkisi”, Kutadgubilig, sayı 24, sf. 167-195.

[xii] İsmail Kara, İslâmcıların Siyasi Görüşleri, İst. 1994, İz Yay., sf. 25-27.


Bu Yazı 3376 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar