Öz Vatanının Üvey Evladı;Cemil Meriç
..        

12 Aralık 1916'da Hatay'ın Reyhanlı ilçesi'nde dünyaya gelen Cemil MERİÇ, doğruların arayıcısı, alçak gönüllü bir Türkçe sevdalısı, hakiki bir fikir işçisidir. Hayatı boyunca tek amacı fikirlere ve düşüncelere vurulan esaret zincirlerini kırmak ve yalanla mücadele etmek olmuştur.
Kütüphanesinde ve mekanında mütevazi bir üstattır. Fikir sancısını en şiddetli şekilde çeken bir fikir işçisidir. Düşünce dünyamızdaki yangından ve boşvermişlikten canı sıkılan ve bu konuyla ilgili isyanlarda bulunan ender bir şahsiyettir. İçinde yaşadığı öz vatanının üvey evladıdır. Evet üvey evladıdır diyorum çünkü içinde yaşadığı cemiyette çoğu zaman yabancı muamelesi gördü. Bazen Türk bazen şehirli bazen de insan olduğu için her türlü hakarete uğrayan göçmen çocuğuydu. Hafızasında iz bırakan en eski yıllarda sadece itildiğini, istenmediğini, dövüldüğünü hatırlıyor.
Üstat herhangi bir sınıfa ait gösterilmekten hiç de memnun olmazdı. Ona göre bu tür ayrımcılıklar hakikatleri kapamaya yarayan uydurma mefhum- lardır. Yine üstadın kızdığı kelimelerden biri çağdaşlıktır. Ona sorarsanız çağdaşlık masalı, Batının ihraç ettiği baş belası bir kelimedir. Şuuru felce uğratan bir zehirdir. Çağdaşlaşmanın halk vicdanında adı da maskaralaşmaktır.
Üstat "İslam dünyası adaletle hürriyeti baş tacı ettiği müddetçe yükselmişti" der. Hristiyan dünya bu temel değerlere ihanet ettiği için karanlıklarda kalmıştı. Çağdaş Avrupalı, "ya ümitsizlik, ya iman" diyor. Başka yol yok. Zavallı büyücü çırağı…
Ona göre; aydın olmak için önce "insan" olmak lazım. İnsan kutsalı olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz, tercih yapar. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır slogan. Sloganlar ilkelin, budalanın, papağanın ideolojisi... Düşünce ile çığlık bağdaş- maz. Şuurun sesi çığlık olamaz. Yabani bağırır, medeni insan konuşur. Bu çocuklar yıllarca konuşturulmadılar. Şimdi hınçlarını üç beş kelime ile suratımız tükürüyorlar. Kitaba harcadığımız parayı at yarışlarına harcadığımızla kıyaslarsak, yerin dibine girmemiz gerekmez mi? Kitap seven "kitap delisi" oluyor da niçin memlekette hiç at delisi yok. Hiçbir zafer "umulanı" getirmez ve hiçbir bozgun "mutlak" değildir. İnsanın tek hürriyeti kendini aldatmasıdır.
Bu ülkenin bütün ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren İslamiyet olmuştur. Biyolojik bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla. Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. İster siyah derili, ister sarı derili olsun inananlar kardeştir. Aynı şeyleri sevmek, aynı şeyler için ölmek ve yaşamak. Türk'ü, Arap'ı, Arnavut'u düğüne koşar gibi gazaya koşturan bir inanç. Altı yüzyıl beraber ağlayıp, beraber gülmek. Sonra bu muhteşem rüyayı korkunç bir kabusa çeviren korkunç bir salgın: Maddecilik. Zavallı Türk aydını... Batılı dostları alınmasın diye hazinelerini gizlemeye çalışır. Sonra unutur hazineleri olduğunu. Her dudakta aynı rezil şikayet; yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanları nı yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaş- tıranlardır. Bunlar seçme sözler, kime götürseniz altına imza atar. Ancak Cemil Meriç'in yaşadığı devreleri düşünürseniz alacalı bulacalı olanlar da var. O elbette her cümlesinden hikmet sızan bir mürşid-i kamil değil, hoş kendisi de öyle bir iddiada bulunmaz. Meriç kendi halinde bir düşünürdür, icabında bir çöl dolusu kumu eler, bir pırlanta parçası yakalamaya bakar. Bazen emekleri zayi olur gider, uykusuz gecelerden netice çıkmaz. Aklına tabi olan her insan gibi hata da yapar. İlişkileri çelişkilidir, bir bakarsınız Yunus'tan Mevlana'dan söz açar, bir bakarsınız Abdullah Cevdet gibileri över.

Bir gün yine bir mahkemede Marksist olduğunu haykırdığını unutmayız. Ama o zamana kadar hiçbir işçinin elini sıkmış değildi. Sadece namuslu olmak “korktuğu için sustu” dedirtme- mek için haykırış belki de bu yüzdendi. O zamanlar bir sığınaktı marksizm bir kaçıştı, bir yaşama gerekçesiydi belki de. Kitaplardan tanımıştı sosyalizmi, ne kadar anlamıştı anlayabilir miydi? Marksizm gerçekten bir meçhul rüyaya kaçıştı onun için, İnsanları seviyordu ama sığındığı her kale insanlardan biraz daha uzaklaştırıyordu onu.

Marksizmin boş ve gayesiz kurallarından kurtulduğu dönemden sonra ise Bediüzzaman Said Nursi ile ilgili düşüncelerini dile getirmekten çekinmemiştir. Yine “Bu Ülke” adlı eserinde bu konuyla ilgili şu tespitlerde bulunmuştur:

“Said dağ başında va'z eden bir mürşit. Hor görülenler,her şeyini kaybedenler,mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın akın.Nassların yalçın duvarları arasından geliyordu bu ses,tarihin içinden geliyordu.Kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı uyandırdı.Bu hayali insanlar konuştukça gerçekleşti.Yani nurculardan önce kelam var.O konuştukça,laikliğin kartondan setleri yıkıldı birer birer. Kentle köy, çağdaşlık uygarlık düzeyi ile Anadolu, tereddütle inanç karşı karşıya kaldı. Nurculuk bir tepkidir. Kısır ile yapma ve üniversiteye karşı medresenin, küfre karşı imanın, Batıya karşı Doğunun isyanı. Her risalebir çığlık; şuuraltının bir çığlığı. Zulmün ahmakça taarruzu olmasa bu münzevi ses böyle sayhanlaşır mı?

Tanzimat'tan beri her hisarı deviren teceddüt dalgası ilk defa olarak Nur kalesi önünde geriler. Bu emekleyen, bu kekeleyen yığın, devrim yobazları için bir yüz karasıdır. Düşünmezler ki kendi yüz karaları bu. Nurcuları yok farzetmek gaflet. Nurcular adalarında kendi hayatlarına devam edebilirler. Ama kökünden kopmak kimseye mutluluk getirmez. Aydının görevi fildişi kulesini yıkarak bu mazlum kitleyi muhabbetle bağrına basmak, acısını anlamaya çalışmak olmalıdır. Said Nursi, bir kavga adamı. Yalçın bir irade, taviz vermeyen bir mizaç, tefekkürden çok iman. Said'in kavgası; Yogi ile komiserin kavgası.” ( Bu ülke, s.246)

Cemil Meriç, hayatının hiçbir döneminde namussuzluğa yanaşmadı, şakşakçılıktan, yalakalıktan, samimiyetsizlikten, adamsende- ecilikten hoşlanmadı. Para için, makam için eğilip bükülmedi, güçlüden yana oynamadı. İşte böylesi bir bahar günü vefat eden (1987) Cemil Meriç son nefesinde "ALLAH... ALLAH... ALLAH..." diye fısıldar ve "Muhammed (S.A.S) sevgilim" der, gözlerini yumar. Yüce RABBİM öz vatanında üvey evlatlık muamelesi gören büyük üstadın toprağını bol mekanını cennet eylesin. ALLAH'ın salat ve selamı üzerinize olsun. Selam ve dua ile…

Kaynakça: Bu Ülke. ( İletişim yayınları,1979), Mağaradakiler. ( Mahmut Ali MERİÇ )


Bu Yazı 3187 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar