PEYGAMBERİMİZİN AHLAK GÜZELLİKLERİ
..        
Peygamberimiz Kur'ân'ın ifadesiyle en üstün ahlaka sahipti, en mümtaz bir seciyeye malikti ve en mükemmel bir karakteri taşıyordu.
Onun her hali güzeldi, bütün davranışları ideal anlamdaydı, bütün hareketleri mana ve hikmet dolu, her sözü ve kelamı incelikler ve zarafetle iç içeydi.
Sevgili Peygamberimizin ahlakı Allah vergisiydi. Yani mucizeydi. O sahip olduğu bütün güzel vasıfları çalışıp, emek vererek bir çaba sonucu kazanmış değildir. Onun ahlâkı Allah tarafından ihsan edilmiş, ikram edilmiştir. Yüce Allah onu insanların örnek alacağı kusursuz, eksiksiz ve seçkin bir şekilde yaratmıştır.
Peygamberimiz dünyaya gözünü açıp kapayıncaya kadar hep aynı seciye ve ahlâk üzerinde yaşadı. Ondaki güzel vasıflar yaratılışında bulunuyordu. Onu eğiten, edep ve ahlâkın en üstün özellikleriyle süsleyen Yüce Rabbidir.
Bundan dolayıdır ki, onu kendisine örnek kabul eden insan, onu ne kadar taklit edebilirse, o kadar istifadesi fazla olur, o nurdan aldığı feyiz o nisbette çoğalır.
Peygamberimizin ahlâkının en belirgin özelliklerinden birisi de, yaratılışta var olan, fakat birbirine zıt ve ters huyları en mükemmel şekilde bağdaştırıp, bütün duyguların ideal noktasını bulmasıdır. Hiçbir şekilde aşırılığa kaçmadan, orta yola, doğruya ulaşmasıdır.
Peygamberimiz, herkesin arzu edip de bir türlü ulaşamadığı en üstün değerleri ve olgunluğu mükemmel bir şekilde hayatı boyunca ümmetine göstermiş, bütün insanlığın gözleri önüne sermiştir.
Bazı anlar olmuş, en cesur bir fedâi, gözü pek kahraman olarak, düşmanın sayıca ve kuvvet bakımından kat kat üstünlüğüne hiç ehemmiyet vermeden ve aldırmadan, binlerce düşman gücüne karşı tek başına dimdik durmuş ve meydan okumuştur. Ama bu halinde bile yumuşak kalpliliğini, merhametini ve engin şefkatini ihmal etmemiş, esirgememiştir.
Meselâ bir savaş sonrası, öldürülmüş olarak gördüğü düşman çocuklarına o kadar acımıştı ki, düşman da olsa çocukların öldürülmemesi gerektiğini, çünkü onların suçsuz ve Cennetlik olduklarını haber vermişti.
Peygamberimiz sadece kendisine iman edenlerin değil, bütün insanlığın kurtuluşu için çalışmış, en büyük insanlık olan İslâmın dünyaya yayılması gibi yüce bir gaye için zihnini yormuştur. Ama bu arada binleri bulan ve Arabistan'ın her tarafına dal budak salan ümmetinin halini ve işlerini ihmal etmemiş; çevresinde bulunan yoksul ve fakir Müslümanları hiçbir zaman unutmamış; kendi çoluk çocuğunun eğitim ve ihtiyaçlarını da gözardı etmemiştir. Birincisini büyük görürken, öbürünü küçümsememiştir.
Bu kadar ağır ve sorumluluk isteyen bir görev üzerinde bulunduğu halde, o yine kendisini Rabbine vermiş, günün büyük bir kısmını ibadet, tefekkür ve zikirle geçirmiştir.
Kalbi her an Allah'a bağlıdır. Bu haliyle dünya ile ilişkisini kesmiş gibi görünse de, yine o dünyanın içindedir. Bütün işlerinde Allah'ın rızasını gözetmiştir. Allah'tan başka kimsenin beğenisini ve takdirini düşünmemiştir.
Peygamber Efendimiz, dâva arkadaşları olan sahibilerini gözü gibi korumuş, onlara ana-babalarından bile görmedikleri şefkat ve yakınlığı göstermiş, kendi şahsına yapılan kötülüğü affetmiş, intikam almayı düşünmemiştir. Kendisini öldürmek için tuzak kuranları yakaladığında serbest bırakmış, ama Allah düşmanlarını asla bağışlamamış, onların yakasını bırakmamıştır.
İçi bozuk, dıştan Müslüman gibi görünen münafıkların kalbine devamlı Cehennem korkusunu vermiş, âhiretteki acı hallerini hatırlatmıştır.
İslâm toprakları, güneyde Yemen'e, kuzeyde İran ve Suriye sınırına dayandığı sırada Peygamberimiz, Arapların sultanı, Arabistan'ın hakimi idi. Savaş sonrası düşmanın bırakıp gittiği mallar ve ganimetler mescidin içini doldururken, en kıymetli mallar Müslümanların eline geçtiği halde, yine o basit bir hasır üzerinde yatacak kadar engin ruhlu; içi ot dolu bir yastığa yaslanacak kadar mütevazı; her türlü imkân mevcutken, açlık sıkıntısı çekecek kadar kanaatkâr ve tok gönüllü idi.
Hz. Ömer'in “Bizans kralı ve İran şahı dünya nimetleri içinde yüzerken, Resulullah kuru hasır üstünde yaşıyor” diyerek ağlaması üzerine, Sahabisinin gönlünü hoş tutan yüce Peygamberimiz:
“Yâ Ömer, varsın, Kisra ve Kayser dünya nimetlerinden zevklerini alsınlar, keyif sürsünler. Âhiret nimeti bize yeter” diyerek tevekkül ve rızasını dile getiriyordu.
Peygamberimizin ahlâkı bir meleke halindeydi, öz olarak mevcuttu. Güneş nasıl ışık saçar, çiçekler nasıl rengi ve kokusuyla ortalığı Cennete çevirip burcu burcu kokular saçarsa; ağaçlar nasıl türlü türlü meyveler verir, yaratılışlarında var olanları ortaya çıkarırsa; Resul-i Ekrem Efendimizin ahlâkî hayatı da o şekilde normal bir seyir içinde cereyan ediyordu.
Öyle ki, her gören, Peygamberimizin o faziletle birlikte yaratıldığı kanaatine varırdı. Hiç kimse ondan o fazilete aykırı bir şeyin görüleceğine inanmazdı.
O her zaman muhtaçlara yardım eder; zayıfları korur; tatlı sözlü, güler yüzlü bulunur; izzet ve vakarını muhafaza eder; tevazu ve hoşgörüsünü hiç kimseden esirgemezdi.
Güneş nasıl ki, Allah'a inananın da, inanmayanın da üzerine doğarsa, Peygamberimizin dünyayı kaplayan şefkati de küçük-büyük, genç-ihtiyar, Müslüman olan ve olmayan herkese aynı şekilde yayılırdı.
O parlak, berrak ve aydınlık bir aynaydı. Herkes ona bakarak kendine çekidüzen verirdi. Sahabilerin her biri ondan bir öz ve özellik almıştı. Kimisi cömertlikte ilerlemiş, kimisi kahramanlıkta yücelmiş, bazısı ilim ve fazilette öne çıkmış, bazısı da adalette, hayâda ve şefkatte zirvelere çıkmıştı.
Hanım sahabiler de erkeklerden geride kalmıyordu. Kur'ân okumada, hadis öğrenmede, takvada, iffette ve el açıklığında parmakla gösterilir hale gelmişti. Bir Ümmü Seleme'siz bir Âişe'siz, bir Fatıma'sız, hatta bir Ümmü Eymen'siz ve Ümmü Süleymsiz olarak Asr-ı Saadeti düşünmek mümkün değildir.
Böylece Peygamberimiz cömertçe Yüce Rabbinin kendine verdiği bütün özellik, güzellik ve ahlaki değerleri sahabilere yansıtmış, dağıtmış; onların da İslamın yüce ahlakıyla süslenmelerini temin etmiştir.
Asırlar boyu onları takip ve taklit eden, izinden ve dizi dibinden ayrılmayan ulema ve mana büyükleri de ahlakta ve edepte örnek olmaya hassasiyet göstermişler, ümmetin halini ve yaşantısını güzelleştirmişlerdir.
Bize düşen kendi halimizle onları karşılaştırıp ne seviyede, hangi konumda ve durumda olduğumuzu fark edip kendimizi ahlakta zenginleştirmektir.

Bu Yazı 2799 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar