Kapak
Paslanmış Alışkanlıklar
04.12.2013        

Paslanmış Alışkanlıklar

Hüseyin TUNÇ

 

 

 

Yüzeysel ve hızlı yaşam tarzına kapıldığımız için olsa gerek, günümüzde her şeyi sıradan görüp, hafife almak iyice yaygınlaştı. Kendi dar dünyamız dışında bir dünyanın varlığını yok saymak neredeyse bir alışkanlık haline geldi. Bu sürecin belki en kötü neticesi, insanların birbirilerini dikkate almaz hale gelmesi. Herkes kendisi çalıp kendisi oynuyor.  Farklı bir şeylerin olabileceğine, gizemli olayların meydana gelebileceğine dair kuvvetli inançlar ve bu konudaki tecrübeler eskilerde kaldı.  Oysa her insan gizemlerle dolu yaratılmış bir varlık. Görmezden gelmeye çalışsak da, hayatımızın tam da içinde, ikide bir kendini hatırlatmaya çalışan sırlı bir atmosfer var aslında. Yüzümüze, sözümüze, gözümüze, gülüşümüze şekil ve muhteva katmak isteyen ulvî bir atmosfer!

Güzel insanların ağzından duyulan güzel sözler irkilmemize neden olmuyor, kötü bir insandan duyduğumuz riyakâr cümleler de irrite etmiyor bizi. Tek taraflı olarak ilan ettiğimiz karşı cephelere sürekli laf giydirmekle meşgulüz. Sözler gürültü kirliliğinden öte bir şey ifade etmiyor. Bu müthiş bir çelişki aslında… Kulakların duyduğu bir sözü veya gözlerin okuduğu bir yazıyı anlık bir zaman diliminde söyleyene veya yazana göre değerlendirip reaksiyon göstermesi ve o reaksiyonun oldukça uzun bir süre beynimize yerleşmesi milyonlarca hücrenin akıl almaz hız ve adette yaptığı işlemlerin bir neticesidir. Bu kadar çok sayıda mucizevi işlemler işlevsizliğe veya kılavuzuna aykırı kullanıma kurban ediliyor. Sadece bu yönüyle bile her birey aynı mucizevi yaratılışta iken, hayat tarzımızla ve paslı alışkanlıklarımızla hem kendimizi hem başkalarını değersizleştiriyor ve iyi bir şey yaptığımızı zannediyoruz.

Bilim insanları, irademizi kullanmayı adet haline getirdiğimiz zaman beynimizin bir amaca odaklanmasında ustalaşacağını söylüyorlar. Bunun tersinden çıkan sonuç; irademizi genel akıntıya bıraktığımız zaman, hayatımızı anlamlı kılacak amaçlardan da uzaklaşacağımızdır. Çoğumuzun sık sık kendimizi boşlukta ve işe yaramaz hissedişimizin en önemli nedeni bu olsa gerek. Eğitim öğretim sistemimizden iş hayatımıza kadar hemen her alanda ve baskın bir şekilde, nitelikli yahut niteliksiz otoritelerle çevriliyiz. Bu otoritelerin ve davranış kalıplarının çoğu yanlış alışkanlıklara mahkum eden türden birer kafese dönüşüyor. Bir anne günde kaç defa çocuğuna “yapma, etme, sus” nidasında bulunuyor ve bunun kaçında haklı acaba? Oysa insanlara kendilerini gösterebilecekleri bir özgürlük alanı bırakılması ve başarılı olma konusunda kendilerini yanıltmayacakları yönünde bir söylem kullanılması halinde, her birimizin kendi hayatımızı daha anlamlı bulması kolaylaşacaktır.

Züccaciye dükkânında dolaşır gibi sürekli teyakkuz halinde olmamızın geçersiz nedenleri var. Hemen her an birilerine hesap vermek zorunluluğunu hissetmemizin de… Bugünkü eğitim, siyaset ve iş ortamları, yönetim biliminin askeri kökenlerinden kaynaklanmakta olup, toplumsal dinamizmi ve içsel tatmini yavaşlatmaktadır. Görüşlerini söylemeye çalışan insanların ağzından çıkan kelimeleri daha soğumadan boğazına geri tıkmak, bir durum değerlendirmesinde hep bardağın boş yanını görerek müzmin bir ekşilik sergilemek, “filan makamda olmak böyle davranış gerektirir” düşüncesiyle çağın değişimini ıskalamak, herkes böyle yapıyor diye anlamsız süreçlerin ve kovalamacaların peşine takılmak, “Allah affetsin yemezsem yem olurum” diyerek bütün omurga kemiklerini katlanabilir hale getirmek bütün taraflar için tatminsizlik ve huzursuzluk kaynaklarından bazılarıdır.

Diğer taraftan yanımızda yeşerip dal budak salıp hızla güneşe doğru uzanan bir fidanın tepesine çelikten çatılar yapmayı fazlaca seviyoruz. O fidanın serpilmesi yerine sararıp solmasından haz alıyoruz. Köşe başlarını tutup “aman kimseler yaklaşmasın” modunda etrafa ateşler saçmaktan değer üretmeye vakit bulamıyoruz. İş yerleri insanların geçim kaynaklarını temin ettikleri bir yerler olmaktan çıkıp, soyut ve ne anlama geldiği çok da bilinmeyen birçok kavramın mekânı haline dönüşmüş durumda. Geleceğinin patronlarının, liderlerinin yahut amirlerinin iki dudağının arasında olduğuna inanan insanlar, her an her şeyin tuzla buz olacağı endişesiyle psikolojik bunalımlar arasında ömür tüketiyorlar.

Özgüven denilince, inanılan gerçekleri ve doğruları söyleyebilme feraseti anlaşılmıyor. Riyakârlıkla ortalıkta gür sesle dolaşmanın prim yaptığı ortamlar kişilik erozyonlarının başlıca nedeni haline geldi. İş ve siyaset dünyasında da üretici yeni bir kültür yerine, tekrarlayıcı kısır alışkanlıklar baskın çıkıyor. Muhalefet – iktidar ilişkileri hiç mi hiç değişmiyor. Köşe başlarını tutanlar birkaç ömür orada kalmak için ne gerekirse yapmaya hazırlar.  Ataletle ve iltimasla yönetilen kurumlarda, kural ve prensipler güneşin alnındaki kar kadar bile dayanamıyor.  

Bazı durumlarda kurumsal alışkanlıklar o kadar kökleşmiştir ki, başlangıçtaki tarihi ve sosyal nedenleriyle hiçbir bağlantısı kalmamasına rağmen söz konusu alışkanlıklar nesiller boyu sürüp gitmektedir. Bize “en iyi” olarak defalarca anlatılmış ve artık hiçbirimizin onun “en iyi” olduğuna kuşku duymadığımız birçok kural, yöntem, şekil belki de kötü sonuçların en büyük nedenidir. Çekişme, didişme, yarış, devre dışı bırakma isteği gibi hayatımızın tadını kaçıran birçok faktör böyle durumlardan beslenmektedir. Gerçekte hiçbir değer ifade etmeyen bazı kavramların, ifadelerin yaygın (moda) kullanılışı, farklı her söylemi hırpalamaya başlamaktadır. Şirketlerin  “Biz bir aileyiz” iddiası bunlardan biridir. Gerçekte hiçbir şirket aile değildir. Hiçbir aile salt ekonomik kriz nedeniyle evden birilerini sokağa atmaz çünkü.

Ailelerin, öğretmenlerin, iş ve siyaset dünyasının vicdan muhasebesi yapan insanlara fırsat vermesi ve herkesin düşüncelerini (en azından belli bir çerçevede) ifade etme hakkının bulunduğunu özümsemesi gerekir. İnsanları hata yapmaktan ve dolayısıyla üretken ve araştırıcı olmaktan korkutan yaklaşımlardan kaçınmak, birilerinin hata yapmasını fırsat bilmekten uzaklaşmakla mümkün olacaktır. İnsanların iradesine saygılı olmak, onların iradelerini kullanmalarının yolunu açacaktır. Bu konuda en büyük sorumluluk ailelere ve eğitim camiasına düşmektedir. İradesini siyasetçisine, liderine, patronuna, hocasına, şeyhine, yöneticisine bırakan bireylerden oluşan toplumun hayalleri hep sınırlı kalacaktır. Hayalleri geniş olmayan toplumların durumları ise ortadadır. Hepimiz neyi niçin yaptığımızı, bireysel ve toplumsal alışkanlıkların kökenlerini ve geçerliliklerini gözden geçirmek faydalı olacaktır. Belki o zaman her birimiz, yaratılışımızdaki mucizeviliği keşfetme fırsatını yakalarız.

 

 

 


Bu Yazı 2244 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • Selahattin 21.12.2013 13:19:48
    Hüseyin Bey kaleminize yüreğinize sağlık. Kitabınızı bir dizide görüp merak edip incelemiştim isminizi ilk orada gördüm.Tesadüfen sitede ki yazıları incelerken isminizi burada da görmek beni memnun etti. Saygılar ve selamlar.