Peygamber Efendimizin Şahsiyetinin Mahiyeti
..        
Hz. Muhammed'in (sav) yüksek şahsiyeti ile İslam dinini yaymakta ve hayata geçirmekteki başarısı konusunda herkes hemfikirdir. O'nun muhteşem bir zat olduğunu herkes kabul etmektedir. Herkes tam bir ittifakla O'nun büyük ve başarılı bir şahsiyet olduğunu ifade eder. Ancak O'nun şahsiyeti ve davasının, hizmetinin mahiyeti; başarısının altında yatan faktörlerin mahiyetinin ne olduğu hususlarında farklı yaklaşımlar, tartışmalar ortaya çıkmıştır.
Aydınlanma felsefesi denen materyalist felsefe akımlarının yaygınlaşmaya başlaması ile birlikte Peygamber Efendimiz hakkındaki tartışmalar alevlenmiştir. 19. yüzyılın başlarından itibaren batıda Hz. Muhammed (sav) hakkında çok sayıda kitap yayınlanmıştır. Bilimsel esaslara dayalı tarafsız çalışma olma iddiasındaki bu yayınların ortak özelliği; İslam'a karşı duyulan nefretin belirgin bir şekilde ortaya çıkması ve Hz. Muhammed'i dünyevileştirme gayretleridir.
Bu dönem şarkiyatçıları, Hz. Muhammed'i dünyevileştirmek, O'nun gerçek bir peygamber değil, dünyevi bir lider olduğunu ortaya koyabilmek için büyük çaba sarf etmişlerdir… Yine bu dönemde İslam konusunda objektif olmaya çalışan bazı şarkiyatçılar, Hz. Muhammed'i “Avrupa'yı etkilemiş, görüşleri berrak, kendinden emin bir kahraman” gibi seküler nitelikleri ön plana çıkararak tanımlamaya çalışmışlardır. Batılı şarkiyatçılardan etkilenen bazı Arap yazarlar da Hz. Muhammed'in Peygamberliğini göz ardı ederek mucizelerine ve nübüvvetine değinmeden; O'nun sosyal, siyasal ve askeri başarıları ile büyük bir insan olduğunu söyleyerek kahramanlığına ve dehasına vurgu yapmışlardır.
Bazı İslam âlimleri, bu yaklaşımın “Nübüvvetin yerine dehayı ikame etmeye çalışan sinsi bir oyun'' olduğuna dikkat çekmişlerdir. Çünkü bu üslup; “Hz. Muhammed Peygamber şeklinde ortaya çıkmış bir kahramandan ibarettir.” iddiasını yaymaya hizmet etmektedir. Burada ustaca ortaya konulan sinsi yaklaşım ile Hz. Muhammed methediliyor gibi görünerek; aslında Hz. Muhammed'in risaleti ve şahsı manevisinin mahiyeti nazarlardan saklanmakta ve inkâr edilmektedir. Hâşâ Peygamber Efendimizi, “ sıradan bir insan, hatta yüz bin defa hâşâ peygamberim diyerek insanları kandıran siyasi bir deha” olarak yalancı konumunda gösterme gayreti vardır.
Bazı Hıristiyan yazarlar ise Hz. Peygamberin hem bir ideoloji hem de bir devlet kurucusu olduğunu, onun için manevi boyutunun bulunmadığını ve dünyevi yönünün ağır bastığını ortaya atarak Hz. İsa ile kıyaslanamayacağını, belki Ben-i İsrail Peygamberleri ile mukayese edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu yaklaşımda ise; Hz. Muhammed'in Peygamber olduğu kabullenilmekle birlikte, manevi/peygamberlik derecesinin Hz. İsa'dan aşağıda olduğu, manevi yönünden ziyade dünyevi yönünün ağır bastığı iddia edilmektedir. Bu düşüncede, İslam'ın getirdiği taze ve güçlü iman hakikatleri ve İslam ahlakı karşısında Hıristiyanlık dinini muhafaza edebilme, hala geçerli üstün dinin Hıristiyanlık olduğunu savunabilme endişesi gözlenmektedir.
Bazı Hıristiyan yazarlar da Peygamber Efendimizin evliliklerini ve savaşlarını dikkate vererek, şahsiyetini (hâşâ) sönük gösterme cüretine girmişlerdir.
Batıda, Peygamber Efendimizin risaletini göz ardı ederek onu sadece dünyevi bir lider olarak lanse etmeye çalışan İslam aleyhtarı yayınların yanı sıra; İslam âleminde de Hadis ve Sünnet-i seniyye aleyhtarı bazı akımlar ortaya çıktı. İslam ülkelerinde yaşayan, Müslüman milletlere mensup ve Müslüman olduğunu söyleyen bazı çevreler, “Hz. Muhammed de bizim gibi bir insandı, O'nun sözleri bizi bağlamaz, biz Kuran'a uymakla yükümlüyüz. Dini kaynak Kuran'dır. Biz Kuran'ı okur uygularız. Hadis okumak uygulamak zorunda değiliz.” türü fikirleri Müslümanlar arasında yaymaktadırlar. Bu yaklaşımın sahipleri de sinsi bir şekilde iman ve İslam düşmanlığı yapmaktadırlar. Zira Kur'an-ı Kerim de Hz. Peygamberi sevmek ve O'nun sünnet-i seniyyesine uymak emredilmektedir. Allah'ı gerçekten seven birisinin Resulullah'ı sevmemesi düşünülemez. Burada Resulullah'ın şahsını ve Hadislerini sönük ve sıradanmış gibi göstermekle Allah ve Kur'an düşmanlığı yapılmaktadır.
Batıda veya Doğuda, Hz. Peygamber aleyhtarı düşünce ve yayınlara karşı; İslam âleminde de Hz. Peygamber (sav) muhabbeti ile pek çok yayınlar yapılarak; hem Hz. Peygamberin büyüklüğü ispatlanmaya, hem de yöneltilen gizli veya açık tenkitlere cevaplar verilmeye çalışılmıştır. Müslüman müellifler tarafından yayınlanan bu eserler genellikle Peygamber Efendimizin hayatını anlatan siyer kitabı mahiyetinde idi.
Ancak, Bediüzzaman Said Nursi, çok farklı ve orijinal bir yaklaşımla nübüvvet konusunu izah ederek; Peygamber Efendimizin şahsı manevisinin mahiyetine, davasının yüceliğine, hizmetinin ihtişamına ve muvaffakiyetinin sırlarına dikkat çekmiştir. Risale- i Nur'da On dokuzuncu Söz ve On dokuzuncu Mektup gibi eserlerde Hz. Muhammed'in (sav) şahsı manevisinin büyüklüğü, ihtişamı gösterilerek; Nübüvvet müessesesi ve Hz. Muhammed'in risaleti, akli ve mantıki delillerle kesin bir şekilde izah ve ispat edilmiştir.
Efendimiz(s.a.v.)in Şahsiyeti:
Hz. Muhammed (sav), hiç şüphesiz yaratılmışların en mükemmeli, mahlûkatın en şereflisi ve tarihin kaydettiği en mümtaz şahsiyettir. O'nun nübüvvetinden önceki devirler cehalet dönemi, O'nun risaletinin dönemi ise saadet asrı olarak anılmıştır.
Kâinatın Sultanı Allah c.c. tarafından âlemlere rahmet olarak gönderilen ve “Sen olmasaydın âlemleri yaratamazdım.” hitabına mazhar olan Hz. Muhammed'in (sav) şahsı manevisi, o kadar büyük ve manevi makamı o kadar yüksektir ki; eğer bütün akıllar birleşip tek bir akıl olsalar, yine de onun şahsı manevisinin büyüklüğünü ve ihtişamını idrak edemezlerdi. Çünkü O, zülcenaheyn(iki yönlü) muhteşem bir Zat'tır: Kâinat ağacının yaratılış sebebi, çekirdeği ve en mükemmel meyvesi olan Hz. Muhammed(sav), bir yönüyle Allah'ın en güzel, en mükemmel eseri, Esma-i ilahiyenin en temiz ve en parlak aynası, Allah'a kulluk görevini en güzel yapan kulluk dairesinin reisi ve bütün kulların yüce Mevla'ya karşı temsilcisidir. Diğer taraftan da; Kainatın Sultanı ve Alemlerin Rabbi olan yüce Allah'ın kullarına gönderdiği memuru, elçisi, yaver-i erkemi, kainat sarayının mihmandarı ve bütün insanlığa ve cinlere kainatın yaratılış gayesi ve sırlarını, kulluk adabını yani Halik-ı Zülcelal'in emir ve yasaklarını öğreten rehber-i azam, en büyük öğretmen ve Allah'ın Resulü'dür.
Hz. Muhammed(sav)in şahs-ı manevisinin ihtişamını Bediüzzaman Hazretleri şöyle tasvir eder:
“O burhânın(Hz. Muhammed'in) şahs-ı mânevîsine bak:
-Sath-ı Arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber... O bürhân-ı bahir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatib, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkeb bir halka-i zikrin serzâkiri... Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki; herbir dâvasını, mu'cizâtlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine itimad eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar. Zira o, “LE İLAHE İLLALLAH” der, dâva eder. Bütün sağ ve sol, yâni mâzi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nuranî zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ' ile mânen "Sadakte ve bil-hakkı natakte" derler.” (Sözler/On dokuzuncu Söz'den)
Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye isimli eserinde ise Peygamber Efendimizin Şahsiyetinin mahiyetini şöyle anlatır:
“İ'lem Eyyühel-Aziz!
Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (A.S.M.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.
Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.
Eğer dünya mücessem bir zihayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur.
Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.
Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî onun andelibi olur.
Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, Nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezelîn makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyle âsâr-ı san'atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münadi ve teşrifatçı olur.
Bütün insanları davet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san'atları, hârikaları ve mucizeleri tarif ediyor. Halkı o saray sahibine, sâniine îmân etmek üzere cazibedar, hayret-efza davet ediyor.” (Mesnevi-i Nuriye/Habbe)
Hazreti Peygamberin büyüklüğü ve başarılı bir zat olduğu konusunda görüş birliği bulunmakla birlikte; Efendimiz(s.a.v.) şahsiyeti ile ilgili tartışmaların cereyan ettiği alan, “deha” mı, “nübüvvet” mi değerlendirmeleridir. Yani Hz. Muhammed(sav), Avrupa filozoflarının ve bazı Asya münafıklarının iddia ettiği gibi “bizim gibi sıradan bir insan, zeki ve dahi bir komutan ve devlet adamı” mıdır; yoksa İslami kaynaklarda belirtildiği ve İslam alimleri tarafından ifade edildiği gibi “Allah'ın en mükemmel şekilde yarattığı, en güzel ve en üstün seciyelerle donattığı, bizzat Allah'ın terbiye ettiği, fıtratında bütün güzellikleri bulunduran, Allah'ın görevli bir memuru mu “ dur?
Bediüzzaman Hazretleri, Mesnevi-i Nuriye isimli eserinde;
“…Nebiy-yi Zişan (asm) tecelliyatı ilahiye mazhar ve makesdir; mastar ve menba değildir. Çünkü, O zat yalnız abddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek bu kadar görünen terekkiyat, kemalat onun zati malı değildir. Ancak hariçten verilen Rahman-ı Rahimin tecellileridir…” demektedir.
Bu ifadelerde Peygamber Efendimizin üstün seciye ve meziyetleri ile muvaffakiyetinin sonradan elde edilen insani kazanımlar değil; bizzat Allah tarafından yaratılmış Rabbani tecelliler olduğu belirtilmektedir.
Bediüzzaman Said Nursi, Peygamber Efendimiz'in sahip olduğu üstün seciye ve meziyetleri ile güzel ahlakına ve muvaffakiyetine, kendi zatına aitmiş gibi; yani mana-i ismi ile bakarsak bunun bizi yanlış sonuca götüreceğini, bu nedenle mana-i harfi ile yani onun üstün seciyelerine ve muvaffakiyetine, o meziyetleri ve başarıları veren Zat (Allah) namına bakmamız gerektiğine dikkat çekmektedir. Yani, Resulü Ekrem, bir eser ve görevli bir memurdur. Eğer sadece şahsına ve beşeri yaşantısına bakarsak onun şahsı manevisinin ihtişamını, O'nun büyüklüğünü anlayamayız. Anlayamayınca da haşa “O da bizim gibi bir insandı” diyerek saçmalamaya başlarız.
Peygamber Efendimiz hakkındaki eksik ve yanlış değerlendirmeleri, Bediüzzaman verdiği bir misal ile ilzam etmektedir:
Yumurtadan çıkarak gelişen ve süzüle süzüle gökyüzünde uçmaya başlayan çok güzel bir tavus kuşunun güzelliğini, gelişme ve ilerlemelerini, mükemmelliğini, yerdeki kırık yumurta kabuğuna bakarak, yumurta kabuğunda görmek mümkün değildir. Çünkü gökyüzünde uçan tavus kuşu, o kabuğun içindeki nutfe değildir. Kabuktan çıkmış çok değişim ve gelişmeler geçirmiş ve mükemmel bir hal almıştır.
Aynı bu misalde olduğu gibi Peygamber Efendimizin hayatının ilk evrelerine dünyevi ve yüzeysel bir bakışla göz atan kişi, O'nun şahsı manevisinin büyüklüğünü göremez, “Ben bir harikalık göremiyorum, O da bizim gibi sıradan bir insanmış.” diyebilir.
Fakat tavus ve yumurta misalinde olduğu gibi Hz. Muhammed'in dünyevi, cismani ve insani yaşamına ince bir kabuk nazarıyla değil; asıl o kabuk içerisinden çıkan ve kâinatı aydınlatan adeta nurani bir ağaç olan şahsı manevisine bakılmalıdır.
“O kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tüba gibi şecere-i Muhammediye (as) çıkmıştır. Ve feyz-i ilahiyle sulanmış ve fazlı Rabbaniyle tekâmül etmiştir.” (mesnevi-i Nuriye hubab)
Bu konuda, Risale-i Nur Külliyatından 19. Mektup olan Mucizat-ı Ahmediye Risalesinde harika bir izah yer almaktadır:
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ahvâl ve evsafı, Siyer ve Tarih suretiyle beyan edilmiş. Fakat o evsaf ve ahvâl-i galibi, beşeriyetine bakar. Hâlbuki o Zat-ı Mübarek'in şahs-ı manevîsi ve mahiyet-i kudsiyesi o derece yüksek ve nuranîdir ki; Siyer ve Tarihte beyan olunan evsaf, o bâlâ kamete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvafık düşmüyor. Çünkü ESSEBEBÜ KEL FAİL sırrınca: Her gün, hattâ şimdi de, bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir azîm ibadet sahife-i kemalâtına ilâve oluyor. Nihayetsiz rahmet-i İlahiyeye, nihayetsiz bir surette, nihayetsiz bir istidat ile mazhar olduğu gibi, her gün hadsiz ümmetinin hadsiz duasına mazhar oluyor. Ve şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinat'ın tercümanı ve sevgilisi olan o Zât-ı Mübarek'in tamam-ı mahiyeti ve hakikat-ı kemalâtı, Siyer ve Tarihe geçen beşerî ahval ve etvarasığışmaz. Meselâ: Hazret-i Cebrail ve Mikâil, iki muhafız yaver hükmünde Gazve-i Bedir'de yanında bulunan bir Zât-ı Mübarek; çarşı içinde, bedevi bir arabla at mübâyaasında münâzaa etmek, bir tek şahid olan Huzeyfe'yi şahid göstermekle görünen etvarı içinde sığışmaz. İşte yanlış gitmemek için; her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibariyle işitilen evsaf-ı âdiye içinde başını kaldırıp, hakikî mahiyetine ve mertebe-i risalette durmuş nuranî şahsiyet-i maneviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer.
Şu sırrı izah için şu temsili dinle: Meselâ bir hurma çekirdeği var. O hurma çekirdeği toprak altına konup, açılarak koca meyvedar bir ağaç oldu. Hem gittikçe tevessü' eder, büyür. Veya tavus kuşunun bir yumurtası vardı. O yumurtaya hararet verildi, bir tavus civcivi çıktı. Sonra tam mükemmel, her tarafı kudretten yazılı ve yaldızlı bir tavus kuşu oldu. Hem gittikçe daha büyür ve güzelleşir. Şimdi o çekirdek ve o yumurtaya ait sıfatlar, haller var. İçinde incecik maddeler var. Hem ondan hasıl olan ağaç ve kuşun da, o çekirdek ve yumurtanın âdi küçük keyfiyet ve vaziyetlerine nisbeten, büyük âlî sıfatları ve keyfiyetleri var. Şimdi o çekirdek ve o yumurtanın evsafını, ağaç ve kuşun evsafıyla rabtedip bahsetmekte lâzım gelir ki; her vakit akl-ı beşer, başını çekirdekten ağaca kaldırıp baksın ve yumurtadan kuşa gözünü tevcih edip dikkat etsin. Tâ işittiği evsafı onun aklı kabul edebilsin. Yoksa "Bir dirhem çekirdekten bin batman hurma aldım." Ve “Şu yumurta, cevv-i âsumanda kuşların sultanıdır."dese, tekzib ve inkâra sapacak.
İşte bunun gibi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beşeriyeti; o çekirdeğe, o yumurtaya benzer. Ve vazife-i risaletle parlayan mahiyeti ise, Şecere-i Tuba gibi ve Cennet'in Tayr-ı Hümâyûnu gibidir. Hem daima tekemmüldedir. Onun için çarşı içinde bir bedevi ile niza eden o zâtı düşündüğü vakit; Refref'e binip, Cebrâil'i arkada bırakıp, Kâb-ı Kavseyn'e koşup giden Zât-ı Nuranîsine, hayal gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir. Yoksa ya hürmetsizlik edecek veya nefs-i emmaresi inanmayacak.
Bütün bu izahlardan anlaşılacağı üzere, Hz. Muhammed (sav) bizler gibi sıradan bir insan ve deha sahibi bir dünyevi lider değildir. İnsanlara örnek ve rehber olmak üzere Allah cc. tarafından en üstün meziyetlerle ve en yüksek seciyelerle haiz olarak yaratılmış; Allah tarafından terbiye edilmiş ve tebliğ ettiği dava Allah tarafından kendisine öğretilmiştir. Yani Resul-i Erkemin ilim ve ahlakı sonradan kazanılmış (kesbi) dünyevi değerler değildir. İlim ve güzel ahlakı ona Allah tarafından verilmiştir (vehbidir).
Hz. Muhammed (sav) hem bir kul hem de bir Resuldür. Kulluğu ve risaleti cihetiyle farklı görevleri vardır.
Öncelikle her insan gibi O da bir kuldur. Halık-ı Zulcelal'e ubudiyetini yapmaktadır. Fakat Peygamber Efendimiz Allah tarafından diğer insanlara karşı bir Hüsn-ü misal / güzel örnek olarak yaratılmıştır.
Mesela bir fabrika veya atölye üretim yapacağı zaman önce bir model yapar, sonra o modele göre üretim yapılır. Aynı bunun gibi, sonsuz merhamet sahibi Rabbi Rahim, kullarının yaşamaları gereken hayat tarzını göstermek için Hz. Muhammed'i yaratmıştır. O bir örnek yani numune-i misaldir. Kullara denmektedir ki ; “Allah'ın sevdiği, beğendiği, istediği, razı olduğu hayat tarzı Hz. Muhammed'in yaşadığı hayattır. O'nu örnek alın. O'nu takdir edin. O'na benzemeye çalışın. O'nun size anlattığı gibi yaşayın !”
Kullar O'nu örnek alıp, O'na benzeyebildikleri, O'nu taklit edebildikleri oranda Allah'ın Rızasına uygun bir hayat yaşamış olacaklardır.
Cenab-ı Hak ; “De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” buyurmaktadır. (Al-i İmran Suresi-31)
Bu Ayet-i Kerimeyi Bediüzzaman, Lemalar adlı eserinde şöyle tefsir etmektedir:
Şu Âyet-i Kerime der ki: "Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa, Habibullah'a ittiba edilecek. İttiba edilmezse, netice veriyor ki: Allah'a muhabbetiniz yoktur." Muhabbetullah varsa, netice verir ki: Habibullah'ın Sünnet-i Seniyyesine ittibaı intac eder. Evet, Cenab-ı Hakk'a iman eden, elbette ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâ-şüphe Habibullah'ın gösterdiği ve takip ettiği yoldur. Evet bu kâinatı bu derece in'âmat ile dolduran Zat-ı Kerim-i Zülcemal, zîşuurlardan o nîmetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir. Hem bu kâinatı bu kadar mu'cizat-ı san'atla tezyin eden o Zat-ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette bilbedahe zîşuurlar içinde en mümtaz birisini kendine muhatab ve tercüman ve ibâdına mübelliğ ve imam yapacaktır. Hem bu kâinatı hadd ü hesaba gelmez tecelliyat-ı Cemal ve Kemalâtına mazhar eden o Zat-ı Cemil-i Zülkemâl, elbette bilbedahe sevdiği ve izharını istediği Cemal ve Kemal ve Esmâ ve san'atının en câmi ve en mükemmel mikyas ve medârı olan bir zata, her halde en ekmel bir vaziyet-i ubûdiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine nümune-i imtisal edip herkesi onun ittibaına sevkedecek, tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.” (11.Lema 5.Nükte )
Cenab-ı Hak, Kur'ân-ı Kerim'de “Hiç şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzerindesin.” (kalem-4) buyurmaktadır.
Hz. Aişe (r.a.) da, Peygamber Efendimizin ahlakını “Hulukuhu'l-Kur'ân / Kur'ân Ahlakı” olarak tarif etmiştir. Yani Kur'ân'ın ifade ettiği güzel ahlak, Hz. Muhammed'in ahlakıdır. O, Kur'ân ahlakının yaşayan misalidir. (bknz 11.Lema)
Hz. Peygamber, fıtrat olarak en mutedil vaziyette ve en mükemmel bir surette yaratılmıştır. Onun için bütün tavır, söz ve hareketleri itidal ve istikamet üzere olmuştur.
Kur'ân-ı Kerim'de Fatiha Suresinde güzel ahlak, Sıratı Müstakim / doğru yol olarak tasvir edilmektedir.
Bediüzzaman Said Nursi, İşaretü-l İcaz isimli eserinde Kur'ân ahlakı ve Hz. Peygamberin güzel ahlakı olan Sıratı Müstakimi şu şekilde açıklamaktadır: İnsanın fıtratında üç kuvvet ihdas edilmiş ve imtihan sırrıyla bu üç kuvvete şer'an bir sınır çekilse de fıtraten herhangi bir sınır konulmamıştır. Bu nedenle bu kuvvetlerden her birisinin tefrit (normalden aşağı olma, tersine aşırılık), vasat (orta yol, denge, itidal, adalet) ve ifrat (aşırıcılık, ileri gitme, haddi aşma) olmak üzere üç mertebesi bulunmaktadır.
Birinci kuvvet: Menfaatleri celp ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye (hayvani şehvet gücü) dür. “ Kuvvet-i şeheviyenin tefrit mertebesi hamuddur ki, ne helâl ne de harama şehveti ve iştihası yoktu. İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir (şehvet duygusunun haramdan uzak ve yalnız helali için kullanılması) ki helaline şehveti var, harama yoktur… Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.
İkinci kuvvet: Zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye ( gazap ve öfke duygusu) “ kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi, cebanettir ( aşırı korkaklık ) ki korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür (sonunu düşünmeden öfkeyle davranma) ki ne maddi ne manevi hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdatlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdü. Vasat mertebesi ise şecaattir (yiğitlik, cesaret) ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canın feda ede; meşru olmayan şeylere karışmaz. Üçüncü Kuvvet: Ne'f ( fayda ) ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz ( ayırmak ) için kuvve-i akliye-i melekiye (akıl kabiliyeti) dir. “ Kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabavettir (ahmaklık, anlayışsızlık ) ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir (akıl ve zekayı doğruyu yanlı, yanlışı doğru gösterecek şekilde kullanma) ki, hakkı batıl, batılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekaya malik olur. Vasat mertebesi ise hikmet (fayda ve maksada uygun olarak akıl duygusunun yerli yerinde kullanılması, hakkı hak bilip uymak, batılı batıl bilip kaçınmak) ki, hakkı hak bilir imtisal eder ( emre uyar ); batılı batıl bilir içtinap eder (sakınır). İnsan fıtratındaki bu üç kuvvetin haiz olduğu dokuz mertebe içerisinde Allah Resulünün yolu, yani sünnet-i seniyyesi Kur'ân da “ Sırat-ı Müstakim “ (dinin belirlediği dosdoğru yol; adalet ) olarak tabir edilen vasat mertebesi; yani “ şecaat, iffet, hikmet mezcinden (bütünleşmesinden ) ve hülasasından olan adl ve adalettir. “ Burada adalet kavramına da açıklık getirilmektedir. Demek ki adalet; insan fıtratında bulunan kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliye duygularının ifrat ve tefrit'e düşülmeksizin, Kur'ân da tarif edildiği üzere vasat mertebesinde muhafaza edilmesidir.
“ İtikatta da ta'til ( Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatlarını reddetme ) ifrattır; teşbih ( Cenab-ı Hakkı yaratıklara benzetme, maddi olarak tasavvur etme ) tefrittir ; tevhid ( her şeyin bir olan Allah'a ait olduğunu bilme ve inanma ) vasattır . Sonuç olarak; insan fıtratında mevut olan ve fıtri olarak sınırlanmayan bu üç kuvvetin vasat mertebesinde kullanılması “ edeb “ dir ki bu da Allah Resulü ( s.a.v.) in Sünnet-i Seniyyesidir. Güzel ahlak ise edeb dir, sünnettir.
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hilkaten en mutedil bir vaziyette ve en mükemmel bir surette halk edildiğinden, harekât ve sekenatı, itidal ve istikamet üzerine gitmiştir. Siyer-i Seniyyesi, kat'î bir surette gösterir ki: Her hareketinde istikamet ve itidal üzerine gitmiş, ifrat ve tefritten içtinab etmiştir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, FESTAKIM KEMA UMİRTE emrini tamamiyle imtisal ettiği için, bütün ef'al ve akvâl ve ahvâlinde istikamet, kat'î bir surette görünüyor. Meselâ: Kuvve-i akliyenin fesad ve zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabavet ve cerbezeden müberra olarak, hadd-i vasat ve medâr-ı istikamet olan hikmet noktasında kuvve-i akliyesi daima hareket ettiği gibi; kuvve-i gazabiyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve tehevvürden münezzeh olarak, kuvve-i gadabiyenin medâr-ı istikameti ve hadd-i vasatı olan şecaat-ı kudsiye ile kuvve-i gadabiyesi hareket etmekle beraber; kuvve-i şeheviyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan humud ve fücurdan musaffa olarak, o kuvvenin medâr-ı istikameti olan iffette, kuvve-i şeheviyesi daima iffeti, âzamî mâsumiyet derecesinde rehber ittihaz etmiştir. Ve hakeza... Bütün Sünen-i Seniyyesinde, ahvâl-i fıtriyesinde ve ahkâm-ı şer'iyyesinde, hadd-i istikameti ihtiyar edip zulüm ve zulümat olan ifrat ve tefritten, israf ve tebzirden içtinab etmiştir. Hatta tekellümünde ve ekl ve şürbünde, iktisadı rehber ve israftan kat'iyyen içtinab etmiştir.” (11.Lema-3.mesele )
Kâinatın En Büyük Hadisesi:
Kâinatın güneşi Hz. Muhammet(sav), bu âleme teşrif etmeden önce kâinat karanlıklara gark olmuş bir matemhane-i umumi, genel yas mekânı havasına bürünmüştü. İnsanlık ise küfür, şirk ve ahlaksızlık bataklığına saplanmış, koyu bir cehalet çukuruna düşmüştü. Peygamber Efendimizin risaleti, Kâinatın en büyük hadisesi ve insanlık tarihinin en büyük inkılâbıdır. Çünkü O, kâinat kitabının öğretmeni ve insanlığın rehberidir. O'nun risaleti ile kâinat kitabı okundu, masnuat bilinmezlikten kurtuldu ve kıymet kazandı, insanlar ve cinler Allah'ı tanıdı, Allahın emir ve yasaklarını nasıl yerine getireceklerini, Allah'ın rızasını nasıl kazanabileceklerini öğrenerek; cehennem azabından kurtulup ebedi cennet saadetine mazhar oldular. Onun bu âleme teşrifi, bütün yaratılmışlar için rahmet oldu.

Bu Yazı 5121 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar