Psikiyatriste Kendiniz gidin, Çocuğunuzu Götürmeyin
17.07.2013        

PSİKİYATRİSTE KENDİNİZ GİDİN,ÇOCUĞUNUZU GÖTÜRMEYİN


ALİ ERKAN KAVAKLI

 

 

Paris’te bir konferans verdim. 28 Mayıs 2011 yılıydı.

Kalabalık bir dinleyici kitlesine hitap ediyordum. Şimdiki Taşkent müftüsü, o zamanın Arjanteu din ataşesi Ahmet Demirel, gayretiyle epey bir dinleyici toplamıştı. Yurt dışında vatandaşlarımızın en güçlük çektiği konu, çocuk eğitimi. Onlara dilimin döndüğünce akıllı, ahlaklı ve başarılı çocuk yetiştirmek için kullanmamız gereken eğitim metotlarını anlattım. Oldukça verimli ve zevkli bir konferanstı.

Taaa o soru kâğıdı gelinceye kadar…

Konferansın sonuna doğru birisi elime bir soru kâğıdı tutuşturdu. Konuşmaya ara vermeden kâğıda bir göz attım. Konuyu ezbere bildiğim gibi, konu etrafında sorulabilecek soruları da ezbere bildiğimi sanıyordum.

Kâğıda bakar bakmaz soruyu tanıdım. Defalarca sorulan sorulardan biri:

“13 yaşında bir çocuğum var. Kendisine ulaşamıyorum. Sanki tanımadığım bir çocuk. Kapıları, pencereleri, kapı kollarını kırıp döker. Evdeki kapı kollarının hiçbir yok. Kırdı. Yenilesek yine kırar. Benden uzaklaşıyor. Geceleyin bile evden çıkıp arkasına bakmadan caddede yürür gider, evden uzaklaşır. Peşinden koşmak zorundayım. Sinirlenince diklenir, masayı yumruklar. İnat mı inat bir çocuk. Başa çıkamıyorum. Ne yapmalıyım? Psikiyatriste mi götürmeliyim?”

Soruya şöyle üstün körü bir bakış attım ve söyleyeceklerimi toparladım. Sonra da konuyu soruya getirdim ve kendimden son derece emin bir tavırla şöyle dedim:

“Bana ulaşan bir soru var. 13 yaşındaki bir gençle anne arasında problem var. Tipik bir durum. Ergenlik çağı sendromu dediğimiz süreçte gençler genele olarak şu davranışlar görülür:

1. Kendilerini büyümüş olarak görürler ve yetişkin kabul ederler.

2. Boyları uzar, sesleri kalınlaşır, erkeklerde sakal-bıyık terler, kızlarda vücut gelişir…

3. Bu süreçte gençler kendi kimlik ve kişiliklerini ararlar.

4. Kendilerini büyümüş kabul ettikleri için kendi kendilerine karar almak isterler. Kendi göbeklerini kendileri kesmeye karar verirler.

5. Daha bağımsız olmak isterler.

6. Anne ve babadan uzaklaşırlar, arkadaş çevrelerinde daha fazla vakit geçirirler.

7. Kızlar odalarına kapanırlar, erkekler arkadaşları ile sokakta daha uzun süre kalırlar, eve geç gelmeye başlarlar.

8. Nasihatten hoşlanmazlar, sorulan sorulara kısa cevaplar verirler.

9. Bazen olmadık yer ve zamanda bağırarak konuşurlar. Annelerine karşı gelirler, onlara bağırarak cevap verirler. Gözleri keserse babalarına karşı da diklenirler.

10. Kızdıkları zaman kapıları çarparlar.

Bunlar, tipik ergenlik çağı davranışlarıdır. Esasında problem, gençlerin kendi kimliklerini bulma problemidir. Problem anne ve baba ile genç arasında değildir. Genç, anne-babayla problemli görünse de asıl problem kendi kişiliğini bulma problemidir.

Böyle bir durumda anne ve baba endişeye kapılmamalı, gence karış olabildiğince hoşgörülü davranmalıdırlar.  Çocuklarımız hayatlarının hiçbir döneminde ergenlik döneminde olduğu kadar hoşgörü ve şefkate muhtaç değildirler. Onları anlayışla karşılamalı, olgun davranmalı, serkeşlikliklerini, baş kaldırılarını, itirazlarını ve yüksek sesle konuşmalarını olgunlukla karşılamalıdır.

Onların hobilerini takip etmeli, zevkle yaptıkları şeyleri birlikte yapmayı denemelidir.

Çocuklarımızın zevkle yaptıkları spor, kitap okuma, bulmaca doldurma, film seyretme, tv izleme gibi etkinlikleri birlikte yapmayı denemeli.

Yemekleri mutlaka birlikte yemeli.

Namazları birlikte kılmalı, ibadet ve duaları birlikte yapmalı.

Çocuklarımıza bol bol dua etmelidir.

Anne ve babanın evladına duası makbuldur.

Sevgili Peygamberimiz (sav) duanın önemli olduğunun altını çizer ve şöyle buyurur:

“Babanın evladına duası, peygamberlerin ümmetlerine duası gibidir.”

Çocuklarınıza beddua etmeyiniz, buyurur.

Almanlar, armut dibine düşer, derler.

Çocuk, büyüyünce anne ve babasına benzer.

Çocuklar, bizi taklit ederler.

Davranışlarımızla örnek olduğumuz takdirde endişe etmeye gerek yoktur. İki çocuk babasıyım. Bende çocuklarım ergenlik çağına girince endişelendim çünkü yadırgadığım şeyler yapıyorlardı. Şu türlü davranışları beni endişeye sevke etti:

  1. Ergenlik çağında çocuklarım da benden uzaklaşmak istediler.
  2. Nasihatlerimi dinlememe eğilimi gösterdiler.
  3. Söylediklerimi önemsemez gibi davrandılar.
  4. Oğlum evden uzaklaşmak için yatılı fen lisesine gitti. Hâlbuki İstanbul’da özel bir liseyi burslu olarak okuyabilecekti, lisenin açtığı sınavı kazanmıştı.
  5. Kendi başlarına hareket etmeye, birçok konuda bizden fikir sormamaya başladılar.

Örnekler çoğaltılabilir.

Evimizde okuma saatimiz vardı. Bu saatte ailece bir kitap okur, kitabın konusu etrafında sohbetler ederdik.

Salih Suruç’un yazdığı Kâinatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı kitabını birlikte okuduk. Sonra çocukların seviyesine uygun kitaplar seçtik. Çocuklar olgunlaştıkça Sözler, Lemalar, Mektubat, Mesnevi-yi Nuriye gibi Üstat Bediüzzaman’ın kitaplarını okuduk. Çocuklar küçükken okuduğumuz resimli masal ve hikâye kitaplarını buraya yazmayayım.

Okumak soylu bir erdemdir, çocuklarımız bizi kitap okurken görmeli. Onlara okuma alışkanlığı kazandırmalıyız.

Çocuklarımız bizim okuduğumuz görmeli, kitap okumalarını tavsiye etmeliyiz ve güzel davranışlarını ödüllendirmeliyiz.

Ergenlik çağına kadar çocuklarıma okudukları kitap başına ödül verdim. Normal harçlık vermek yerine kitap okudukları zaman onları ödüllendirdim. Kitabın fiyatı kadar bir parayı çocuklarıma ödül olarak verdim.

Zaman zaman ihtiyaç durumuna göre daha fazla verdiğim de olmuştur.

Para kazanmak isteğiyle çocuklarım kitap okudular. Ergenlik çağından sonra böyle bir uygulamayı gerek görmedik. Bende okudukları kitap için para istemediler. Kitap okuma ödüllerinin onlara okumayı sevdirmek için yaptığımız bir davranış olduğunu anladılar.

Sonraları onlara ihtiyaçlarına göre harçlık verdim.

Çocuklarımıza gerekli harçlığı vermeliyiz. Onları dilenci ve hırsız yapmamalıyız.

Ama okumayı ve güzel davranışları ödüllendirmek iyi bir eğitim metodudur.

Ödül en iyi öğretme metodudur.

Konferansı bitirdim. Kendimce sorulara iyi cevaplar vermiştim. Konferanstan sonra kitap imzaladım. Dostlarla sohbet ettik. Resim çektirdik. Konuşma oldukça verimli geçmişti.

Ertesi gün Ahmet Bey sabah kahvaltısına davet edildiğimizi söyledi.

-Gider miyiz hocam?

-Bizi adam yerine koyup davet edenlere karşı naz edemeyiz. Gidelim.

Yola düştük. Bizi genç bir çift karşıladı. İki katlı, bahçeli güzel bir evleri var. Çekik gözlü, elma yanaklı, dik saçlı, üç güzel çocukları vardı. Ev sahibimiz genç bir hanımdı. Kazakistanlı bir mühendisle evliydi.

Hoş-beşten sonra kahvaltı masasına davet edildik. Tanışma faslından sonra konu dünkü konferansa geldi. Ev sahibimiz beni şaşırttı:

-Hocam, 13 yaşındaki çocukla ilgili soruyu ben sormuştum. Çocuk 13 değil, 3 yaşında. Şu afacan, görüyorsunuz.

-Baltayı taşa vurmuşuz desenize…

Çocuğa baktım. Zeki bakışları, çekik gözleri, diken gibi saçları, masum yüzü ile dikkatimi çekti. Kucağıma alıp sevmek istedim ama yanıma gelmedi. 1.5 yaşında bir kardeşi, kendisinden iki yaş büyük abisi vardı.

Küçük kardeşini kıskanıyor olmalıydı. O yüzden problem çıkarıyor olabilirdi.

Hanımın gözlerinde huzursuzluk ve yüzünde tedirginlik vardı. Ev hanımı annelerde olan dinginlikten eser yoktu.

 -Hocam, bu çocuk üç yaşında. Evdeki bütün kapı kollarını kırar. Bakın, kapıların kolları yok.

Hakikaten kapı kolları kırıktı. Nasıl şaşırdığımı anlatamam. Benim çocuklarım üç yaşlarında iken kucağımdan inmezlerdi. Bu yaştaki çocukların sevimliliğine bayılırım. Onlarla oynamak en büyük zevkim. Öylesine masum ve sevimlidirler. Peygamberimiz (sav), cennet kokusu almak isteyen çocuklarını koklasın, buyurur. Benim çocuklar, kucağımdan inmezken bu kadıncağız üç yaşındaki çocuğuna nasıl ulaşamaz, anlaşılır şey değildi. Şimdilerde üç yaşlarında bir torunum var. Bizim eve gelince beni karışsında görmezse ilk sorusu şu olur:

“Dede nerde?”

Bütün evi arar, kucaklaşır ve koklaşırız. Çoğu zaman omzuma alır, onunla oyunlar oynarız. Bu hanım, üç yaşındaki melek yavrusuna nasıl ulaşamaz? Şaşırıp kaldım.

Hanımefendi devam etti:

- Kırılabilecek başka ne bulursa onları da paramparça etmekten çekinmez. Kızdığı zaman masayı yumruklar, sandalyelere tekmeler.

-Allah Allah! Bu melek yüzlü çocuk…

-Geceleyin kızarsa kapıyı çarpar, sokağa fırlar. Arkasına bakmadan yürür gider. Ona yetişmek için koşmak zorundayım. Bir gün yetişemeyeceğim diye ödüm kopuyor.

Çocukların masum olduğunu düşündüm. Onlar etrafını gözler, her şeyi çevrelerinden öğrenirler. Kötü niyetli olmaları düşünülemez. Hele kötü senaryolar yazdıklarını ve kötü roller oynadıklarını tasavvur edemeyiz.

Ahmet Demirel Hoca araya girdi ve şöyle dedi:

-Çocuk bu davranışları bir yerden öğreniyordur.

-Sahi, dedim. Bu çocuk televizyonlarda şiddet filmi seyrediyor mu?

Hanım efendi başıyla evet dedi.

-Beyim şiddet filmleri meraklısıdır, hem seyreder hem de koleksiyonunu yapar.

-Tamam, kapı kollarını kırmayı filmlerden öğreniyor.

-Hiç aklıma gelmemişti.

-Kızdığınız zaman siz masaya vurur musunuz?

Hanımefendi başını salladı.

-Zaman zaman öfkemi kontrol edemediğim olur. Geceleri sadece iki saat uyurum. Bu yüzden tam olarak dinlenemiyorum. Sinirli bir anneyim.

-Anladım. İyice sinirlendiğiniz zaman kapıyı vurur, sokağa çıkar, arkanıza bakmadan yürür müsünüz?

Kadıncağız yine başını salladı.

-Çocuk, şikâyetçi olduğunuz bütün davranışları sizden öğreniyor. Başka yerde sorumlu aramanız boşuna.

Sohbet sırasında uzun süre sessizlik oldu.

Sonra ev sahibemiz:

-Ne yapayım hocam? Bu çocuğu psikiyatriste götüreyim mi?

Hayır anlamında başımı salladım.

Psikiyatristler, çoğu zaman insanları dinlendirici, uyuşturucu, plasabo ilaçlar yazarlar. Tıbbi anlamda tedavi edici ilaç vermezler. Çoğu ilaçlar, ilaç endüstrisi için çok faydalıdır, hastalara pek faydası yoktur.

Bir süre düşündükten sonra şöyle dedim:

-Size uykunuzu düzene koymanızı, iyi dinlenmenizi ve dingin bir kişiliğe bürünmek için çaba sarf etmenizi tavsiye ederim. Öncelikle iyi dinlenin. İki saatlik uyku çok az. Vücut dinlenemez, sinirleriniz rahatlamaz. Onun için de sakin bir kişi olmanız zorlaşır. Çocuklarınızı sevin. Üç yaşındaki çocuğunuz sizin kucağınızda inmemeli. Onu kucaklayın, sevin, öpün.

-Hocam, çocuğa ulaşamıyorum. Onu bir psikiyatriste götüreyim mi?

Başımı hayır anlamında salladım. Çayımdan bir yudum aldım. Sonra:

-Siz düzenli bir uyku sistemine sahip olup dingin bir anne olana kadar faydası olacağını sanmam ama illa da bu evden biri psikiyatriste gidecekse psikoloğa kendiniz gidin.

Armut dibine düşer.

Çocuğumuz bize benzer.

Kendimizi düzeltmeden çocuğumuzu düzeltemeyiz.

Netice:

Kendimizi düzeltmeden çocuğumuzu düzeltemeyiz. Eğitime kendimizden başlamalıyız.

 

Beyin Vitamini: Çocuk eğitimi konusunda tecrübeli yazar ve pskiyatrist Prof. Sefa Saygılı’nın Hayat yayınları arasında çıkan “Ruhen ve Bedenen Sağlıklı Çocuk Yetiştirmek” adlı kitabı ile “Evde Okulda Başarılı Eğitimin Sırları” isimli kitapları tavsiye ederim. Tel. 444 24 14

 


Bu Yazı 4082 Defa Okunmuştur.

Yazıya Ait Fotoğraflar

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar