Ramazanların Değişmez Geleneği:MAHYA
..        

Ramazan ayı geldiğinde, hep eski ramazanları anlatır, günümüzle mukayesesini yapar, fıkralar-la hatıralarla yâd eder dururuz. O zamanlardan günümüze gelememiş adetlerin yanı sıra günümüzde devam eden adetler, uygulamalar adeta ramazan ayında konuşulması gerekli konular haline gelir, eski ramazanlar adı altında ayrı bir sohbet ve anma konusu olur.
İşte bunlardan birisi de Ramazan aylarında kurulan “mahya”lardır. Büyük camilerimizde, geceleri gökyüzüne minareler arasına ışıkla yazılmış güzel sözlerle dikkatimizi çeken mahyalar, eskiden olduğu gibi bugün de, verdiği güzel mesajlarla bizlere modern bir nostalji yaşatmaktadır
Eskilerin “camilere kaftan giydirmek” dediği mahya'yı en basit tarifiyle , başta ramazan ayı olmak üzere mübarek gecelerde, cami minareleri arasına kurulan ışıklı yazı, ya da şekiller olarak ifade edebiliriz. Bu kurma işlemi geçmişte, iki minare arasına gerilen ipler üzerine kandillerin dizilmesi ile başlamış, günümüzde de teknolojik imkânların artması ile elektrik ve elektronik kolaylıklarla devam etmektedir.
Eskiden mevcut olan, mübarek gecelerde kandil yakma geleneğinin gelişmiş bir devamı olarak mahya, İstanbul'da bir san'at olarak ortaya çıkmıştır. Rivayete göre Sultan I. Ahmed döneminin meşhur hattatlarından Fatih Camii müezzini Hafız Kefevî, padişaha bir levha sunar. Bu levhayı çok beğenen padişah, Hafız Kefevi'den bu levhanın ışıklandırılarak, kendi yaptırdığı Sultan Ahmet Camiinin minareleri arasına asılmasını ister. Bu şekilde ilk mahya ortaya çıkmış olur. Böylece selatin camileri minareleri- ne mahya kurma geleneği de başlamış olur. (Bilindiği üzere padişahların ve ailelerinin yaptırdıkla- rı, külliye şeklindeki camiler, iki ve daha fazla minareli olur ve sultanların camileri anlamına gelen selâtin camileri denir).
Günümüzde cami minarelerindeki ışıl ışıl elektrikli mahyalara karşılık , Osmanlı dönemin- deki mahyalarda , henüz elektrik icat edilmemiş olduğundan, kandiller kullanılırmış. İçinde bal mumu ve zeytinyağı yanan bu kandiller, cami minarelerinin şerefeleri arasına gerilen kalın iplerin üstünden makaralı iplerle aşağıya sarkıtı- lırmış. Kandil, yuvarlak büyük bir kutu içinde, ipin alt ucunda olur, ipin üst ucunda da, ip üzerin- de yürümeyi sağlayan bir makara bulunurmuş.

Her akşam bu makaralı ipler vasıtasıyla kandiller yakılıp iki şerefe arasındaki yerlerine yürütülerek bir minareden diğerine doğru gönderilmek suretiyle mahya yazısı veya şekli tamamlanırmış.. Tabi bu, çok zor ve san'at isteyen bir iş olup, yazılacak yazı veya şeklin plânlanması ayrı bir san'atı ve onun tatbikide ayrı bir maharetti mukakkak.
Bütün kandillerin aynı anda yanıp sönmesi, şekillerin oluşması için ise her bir kandilin içindeki yağ miktarının çok iyi ayarlanması ve aynı zamanlarda tükenerek görüntü bozukluğu- nun olmamasını icap ederdi.
O devirlerde mahyacılar, yazı veya şekli önce kareli kağıt üzerinde plânlar, her bir kareye isabet eden çizgiye göre yapılacak ip düğümlerini hesap lar, sonra da ayrı ayrı iplere kandilleri dizerlerdi. Tabi bu konudaki bir takım incelikler de, bir sır olarak saklanır, böylece mahyacılar bir birileri ile yarışırlardı.
Tarihi kaynaklara göre, mahyacılar arasında her gece yeni bir mahya kuranlar olduğu gibi, teravih namazından önceki mahyasını, teravihten sonra yeni bir mahya ile değiştirme ustalığına sahip, mahyacılar dahi varmış.
Mahya yazıları ramazanın on beşine kadar yazı, on beşinden sonra da resim olurmuş. "İnna fetahna leke fethan mübina", “ Ya Gani”, “Ya Mabut”, “Ya Kafi”,, “Ya Şafi”, “Ya Kerim”, “Maşallah”, , “Tebarekallah”, “Bismillah”, “Leyle-i Kadir”, son gecelerde “el-firak” yazıları yazılmış. Birinci Dünya savaşı sırasında, üzerinde hilâl olarak "Hilâl-i ahmeri unutma”, “Hubbü'l-vatan mine'l-iman”, İstiklal savaşı sonrasında; “Yaşasın istiklâliyet”, “Tayyareyi unutma”, “Yaşasın Gazimiz”, “Yaşasın Misak-ı Milli”, “Eytama yardım” gibi cümleler de mahya olarak yapılmıştır.
Mahyalardaki şekillere gelince: Kızkulesi, kayık, vapur, köşk ve fıskiye, köprü, iki minareli ve kubbeli cami, küçük köprü ve kayık resimlerin kullanıldığı görülmektedir.
Ramazanlar mahyalarda “Hoş geldin ya şehri Ramazan”la karşılanır ve "Elveda ya şehri Ramazan” ile uğurlanırdı.
Mahyalar genelde minareler arasına kurulur- sa da, geçmişte Ayasofya, Sultan Ahmed, Nuruosmaniye gibi bazı selâtin camilerde “iç mahya” olarak camilerin içine, kubbenin ön tarafına da kurulurmuş. Yine bazı camilerde kadir ve arife gecelerinde külâhından şerefelerinin alt kısmına kadar minareler aydınlatılarak kaftan giydirmek tabirindeki “kaftan mahyalar” yapılır- mış.
Bir de, teravih namazından sonra minareler- den kandiller uçurtularak, avluya toplanan cemaatin seyretmesinin sağlandığı “uçurtma mahyalar” varmış ki, bunlar camiden camiye uçurtulduğu gibi ramazanın geldiğini de ilân edermiş.
Geçmişte, yalı önlerine, meydanlara, bina üstlerine ve denize dikilen direkler arasına ipler gerilerek kurulan süslü mahyalara “şehrayin mahyaları”, caddelerde fener direkleri arasına kurulan mahyalara da “yer mahyaları” denildiğini yine tarihi kaynaklarda görüyoruz.

Günümüzdeki lâzerli ışıklandırmaların yanın da pek sönük kaldığını düşünenler olsa bile, halâ etrafa nurlar saçan mahyaların gönüllerimize verdiği ilâhi aydınlıkla mukayesesinin kabul edilemeyeceği aşikârdır. Minarelerimizden ezan sesleri, mahyalarımızdan nurlu aydınlıklar eksik olmasın.


Bu Yazı 3251 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar