Resmi İdoloji Tartışması
..        
Sivil bir anayasa hazırlanmasına yönelik çalışmaların hızlandığı şu günlerde, “devletin resmi ideolojisi olur muolmaz mı?” tartışmaları da alevlendi. Tartışmalar iki farklı yaklaşım etrafında odaklanıyor.
Çağdaş demokratik değerlere atıfta bulunan pek çok aydın, devletin resmi ideolojisinin olamayacağını, anayasal düzenin bütün ideolojilere eşit mesafede olması gerektiğini, barışçı olmak kaydıyla her türlü inanç ve düşüncenin anayasal düzen içerisinde kendini ifade etme ve iktidara talip olabilme imkanına sahip olması gerektiğini, bir ideolojinin iktidara gelmesinin diğer ideolojileri iktidar yarışından alıkoymaması gerektiğini savunuyorlar. Katı ideolojik yaklaşımların, zamanın gelişen şartlarına göre gerekli değişimi ve gelişmeyi gösteremeyeceği için çağın gerisinde kalınacağına dikkat çekiyorlar.
Son dönemlerde “ulusalcı” olarak da adlandırılan statükocu bazı aydınlar ise, CHP nin altı okundan ibaret olan devletin resmi ideolojisinin mutlaka anayasada yer almasını, ne pahasına olursa olsun mutlaka müessir kılınmasını, bu okları anayasadan çıkarmaya hiç kimsenin gücünün yetmeyeceğini söylüyorlar. Bu grup aydınlar, herkes bizim inandığımız gibi inanacak, bizim düşündüğümüz gibi düşünecek ve bizim istediğimiz şekilde yaşayacak; yani herkes bizim diktiğimiz elbiseyi giyip hazırladığımız kalıplara girecek; kısacası herkes istese de istemese de CHP li olacak ve “altı ok” ideolojisine göre yaşayacak diyorlar. Özellikle devletin üst düzey kadrolarında yer alan ve kamu gücünü elinde bulunduran askersivil bürokratlar resmi ideolojinin/altıokun anayasada yer alması ve müessir kılınması hususunda çok katı ve tavizsiz bir tavır sergiliyorlar.
Tüm bu tartışmalara açıklık getirebilmek için devletin ne olduğuna ve niçin var olduğuna bakmamız gerekir. Devlet bir vatan üzerinde yaşayan insanların bir bayrak altında toplanarak birlikte ve başka milletlerden bağımsız yaşama iradesi ile vücuda getirdikleri bir teşkilattır. Yani devlet, kağıt üzerindeki yazıdır.
Devlet, ferdin diğer insanlarla birlikte yaşama zorunluluğundan dolayı, sosyal hayatı düzenlemek ve muhafaza etmek ihtiyacından kaynaklanmıştır. İnsanlar daha rahat, daha mutlu, daha huzurlu ve güven içerisinde yaşayabilmek için ortak kurallara uymayı kabul etmişler ve devlet teşkilatını vücuda getirmişlerdir. Devletin var oluş amacı insanların mutlu, huzurlu ve güvenli bir şekilde birlikte yaşamasını sağlamak ve başka milletlerin tecavüzünden korunarak bağımsız olabilmektir. Kısacası devlet, insanların huzur, refah ve güvenliği için vardır.
Devletin varlığını koruması ve varoluş amacını gerçekleştirebilmesi için herkesin uyması zorunlu olan kurallar ile bu kurallara uymayı sağlayacak üstün bir otorite ve üstün bir kamu gücü olması gereklidir.
İşte bütün tartışmalar, anlaşmazlıklar bu noktada ortaya çıkıyor. Uyulması zorunlu ortak kuralları kim/kimler hangi esaslara göre belirleyecek/ihdas edecek ve üstün otorite ve kamu gücünü kim/kimler hangi esas ve sebeplerden dolayı elinde bulunduracak? Yani üstün kamu gücü niçin kimin elinde olacak ve nasıl kullanılacak?
Toplumsal hayatın ancak külli bir akıl tarafından vaz edilen (konulan) kanunlar ile mümkün olabileceğine dikkat çeken Bediüzzaman Hz .”…her ferdin aklı, adaleti idrakten aciz olduğundan, külli bir akla ihtiyaç vardır ki, fertler o külli akıldan istifade etsinler. Öyle külli bir akılda ancak kanun şeklinde olur.” (işaretü'l- icaz) demektedir.
Tarihte ve günümüzde çeşitli devlet şekilleri ve yönetim sistemleri, bu külli akıl ve kanun koyma yetkisinin kime ait olduğu sorusuna verilen cevaplardan kaynaklanmıştır. Yani iktidarın kaynağının ne olduğu konusu belirlemiştir devlet şekillerini.
Bazen iktidarın kaynağı maddi güç, yani fiziki kuvvet veya servet zenginliği olmuştur. Güç sahibi kişi veya zümreler sahip oldukları güce dayanarak, kuvvetlerini kullanarak iktidara sahip olmuşlar; kendilerini diğer insanlardan üstün görerek devlete sahip olma ve halkı yönetme hakkınıı kendilerinde görmüşler; güçlü kaldıkları sürece iktidarda kalmayı sürdürmüşlerdir. Monarşiler, aristokrasiler, hanedanlar bu şekilde ortaya çıkmıştır.
Bazen de insanların mutlu, huzurlu ve bir arada yaşamasını sağlayan külli bir akıl olan kanunun ancak külli irade ve sınırsız kudret sahibi Allah tarafından vazedilebileceği kabul edilerek, dini hükümler, uyulması zorunlu ortak ve üstün kurallar olarak kabul edilmiş ve de devlet yönetimi bu inanca göre şekillenmiştir.
İnsanlar çok değişik sistem ve modelleri tecrübe ettikten sonra demokrasi üzerinde uzlaşmışlardır. Toplumu teşkil eden bireylerin yönetime katılması esas alınarak, her türlü inanç ve düşünceye sahip kişi ve grupların sistem içinde barınabilmesi, insanların ortak istek ve tercihlerine göre yönetimin işlemesi, siyasal sistemde herkesin eşit haklarına sahip vatandaş sayılması, kanun karşısında herkesin eşit olması, herkese eşit şekilde uygulanan objektif hukuk kurallarının bulunması ve kanun üstünlüğünün sağlanması, herkesin yönetime katılarak kendini serbestçe ifade edebilmeyi ve tercihini kullanabilmesi ve yaptığı tercihin müessir olması.
Demokratik bir sistemde resmi ideoloji olmaz. Çünkü ideoloji, mutlak doğruluğu ve değiştirilemezliği kabul edilen uyulması zorunlu dogmatik bir düşünce veya inanç sistemidir. Onun için resmi ideoloji ancak faşist devlet yönetimlerinde söz konusu olabilir. Mesela bizde, “Milli Şef Dönemi” olarak isimlendirilen 19381950 arası tek parti İnönü dönemi tam bir faşist yönetim özelliği sergilemiştir. Bu dönem altıokun millete dayatılarak zorla benimsetilmeye çalışıldığı katı bir baskı ve istibdat dönemidir.
Demokratik hukuk devleti döneminde, devletin politikalarını halkın değer yargıları, inanç ve kültürü, yönetime olan tercih ve talepleri yani serbst ve adil seçim sonuçları belirler.
Şimdi millete altıok ideolojisini dayatmaya çalışanlara şu soruyu sormalıyız: Eğer herkes aynı ideolojiye göre yaşayacaksa, acaba ortak değer olarak hangi ideolojiyi esas alacağız? Bir kemaliste göre en iyi ideoloji altı ok olabilir. Fakat bir sosyaliste göre en iyi ideoloji sosyalizm, bir başkasına göre de faşizm olabilir. Bazıları da İslam dininin hükümlerine göre yaşanması gerektiğini savunabilir.
Sana göre en iyi ideoloji seninki olabilir, ama ona göre de en iyi, en doğru ve en güzel ideoloji onunkidir. Şimdi hanginizin ideolojisine göre millet ve devlet hayatını tanzim ve icra edeceğiz. Eğer sen ona göre yanlış ve sakat olan kendi ideolojini ona dayatmaya ve zorla yaşatmaya kalkarsan; ona da kendi ideolojisini sana dayatma ve zorla yaşatma hakkı doğmaz mı? Bu gün sen ona dayatmaya kalkarsan, yarın gücü yetince oda sana kendi ideolojisini dayatmaya kalkar. O zaman zorbalıkta ve müstebitlikte ikinizin hiçbir farkı kalmaz.
Çare; zorbalıkla kendi inanç ve değer yargılarımızı birbirimize dayatmak değil; bir birimize saygı duyup, farklılıklara tahammül edip birlikte yaşamayı öğrenmektir. Laikliği de bu manada anlamak gerekir. Yani her türlü inanç ve düşüncenin korunması, garanti altına alınması olmalıdır laiklik.
Eğer laiklik “dinsizliği meslek ittihaz etmiş bazı çevrelerin dine saldırma hürriyeti...” olarak anlaşılır ve uygulanırsa, sosyal bünyede yaşanan sancılar ve sıkıntılar asla sona ermez. Gerçek manada dirlikdüzen, birlikberaberlik, huzur ve esenlik tesis edilemez.

Bu Yazı 3561 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar