Risale-i Nur’da Hz. Mevlana
..        

Hoşgörü ve insan sevgisinin timsali olan Hz. Mevlana, müslüman ve veli kulların medhini kazanması şöyle dursun, insana saygılı olan ehl-i küfrün bile hürmetini celbetmiştir. O Kur'an'dan hakiki bir şekilde istifade etmiş, insanların da sağlam bir bakış açısı kazanması için hayatını mum gibi eritmiştir. İşte böyle bir islam ve insanlık fedaisinin ardından gelen ve davasını işitenlerin hepsi ondan elbette bahsetmiş ve insanlığa tanıtmaya çalışmıştır. Çünkü O'nun davasının güzelliği bir aynadır, onda İslam'ın ve İmanın güzelliği temessül etmektedir.

Mevlana bir aşk insanıdır. İlahi aşka insanları ulaştıran bir maneviyat kahramanıdır. Onun yoldaşları ve dava arkadaşları olan tüm Allah dostlarıyla kalben ve ruhen beraberdir. O İslam aleminin çoğunluğuna göre zamanının müceddidi idi. Müceddidler kendi asırlarının ihtiyaçlarına ve insanların hastalıklarına göre Kur'an'ı adeta konuşturur. Böylece muhtaç ve hasta insanlar, İslam'ın ruhundan istifade eder ve tedavi olurlar. Her insanın anlayışı, kabiliyeti ve ihtiyacı farklı olduğu gibi, ayrı mekanlarda ve asırlarda yaşayanla- rın da elbette farklı ihtiyaçları olacaktır. Ama ezeli güneşimiz Kur'an her insan tabakasını doyurmakta ve ışıklandırmaktadır. Herkes Kur'andan hakkıyla istifade edemeyeceğinden, asırların muallimleri olan müceddidler, bu vazifeyi hakkıyla icra ederler.

Müceddidlerin vazifeleri ile alakalı, hadislerde oldukça aydınlatıcı bilgiler mevcuttur. Peygamber Efendimiz (a.s.m) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir." (Ebu Davud, Melahim,1) İslam tarihi içeirisinde bu peygamberi müjde ve haberi hizmetleriyle ortaya koyan ve teyit eden çok değerli isimler ortaya çıkmıştır. Bazılarına göre her asırda sadece bir müceddid gelir, bazı alimlere göre ise, müceddid'den maksad bir kadro ve cemaattır. Çünkü hadiste geçen (men) kelimesi mevsule oldu- ğundan hem tekil hem de çoğul için kullanılabilir. (Keşfül Hafa c. l, s. 243) Dolayısıyla bazı asırlara sadece bir müceddid gelmiş ise de, bazı asırlarda birden çok müceddid gelmiş ve İslam alemini nurlandırmışlardır. Bunlar Mehmet Akif'in dediği gibi “ İlhamlarını doğrudan doğruya Kur'an'dan almış, asrın ihtiyaç ve idrakine göre İslam'ı söyletmişlerdir.”

İşte siyaset ve idare alanında Ömer b. Abdulaziz ve Yavuz sultan Selim Han, Fıkıh alanında İmam-ı azam, İmam Şâfiî, İmam Ebu'l-Hasan el-Eş'arî, İmam Maturidi, İlim alanında Ahmed İsferanî, İmam Gazalî, Fahruddîn Razî, Takyuddin b. Dakîki'l-Iyd ve İmam Bulkînî, Celaleddin Suyuti tasavvuf alanında Abdulkadir Geylani, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbani, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Mevlana Halid-i Bağdadi, Ahirzaman'ın muhtaç olduğu iman ve itikat alanında da Bediüzzaman Said Nursi gibi zatlar bu vazifeyi hakkıyla ifa etmişlerdir.

Bu zatlardan evvel gelenlerin bazısı sonradan gelenleri işareten haber verebildiği gibi, sonra gelenler elbette kendilerinden evvel gelenlerden alıntılar yapmış, istifade etmiş ve onlardan bahset- mişlerdir. Elbette Bediüzzaman hazretleri de bu ge- nel kaideye dahil olmuş kendinden evvel gelen vazi- feli zatları yeni nesile tanıtmıştır. Bediüzzaman'ın bahsettiği kişilerden birisi de kendi zamanının Bediüzzaman'ı olan Hz. Mevlana'dır. Bediüzzaman- ın gerek Risale-i Nurlar'da kaydettiği gerekse talebelerinin hatıralarında naklettiği bazı ifadeleri aktarmaya ve gücümüzün yettiği kadarıyla da yorumlarını yapmaya çalışalım.

1-Bediüzzaman Hazretleri, Müceddidlerin hizmet tarzlarının veya eserlerinin nasıl olacağına kendilerinin değil, dinin sahibinin karar verdiğini ifade eder. Bu nedenle kendisinin bu asırda dünyaya geldiği için asrın ihtiyacı olan Risale-i Nurlarla İman hakikatlerini izah etme tarzını yüklendiğini, Diğer müceddidlerin de kendi asırlarının ihtiyacı olan tarzda dine hizmet ettiklerini hatıralarında şöyle nakleder: “Hazret-i Mevlana benim zamanımda gelseydi, Risale-i Nur`u yazardı. Ben Hazret-i Mevlana zamanında gelseydim, Mesnevi`yi yazar- dım. O zaman hizmet Mesnevi tarzındaydı. Şimdi Risale-i Nur tarzındadır.” (Son Şahitler, 1/318)

2-Bediüzzaman kendisinden evvel gelen her müceddid için “Üstadlarım” tabirini kullanmaya azami gayret etmiştir. Abdulkadir-i Geylani, İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali gibi muhakkikler için kullandığı bu tabiri Hz. Mevlana için de kullan- mıştır. (6. Mektub)

3-Bediüzzaman, Mevlana Hazretlerinin Mesne- visinin çok şerif ve kutlu olduğunu, Kur'an güneşi- nin yedi renginden birisine mükemmel bir ayna hükmünde olduğunu ilan etmiştir. Risale-i Nurların da aynı Mesnevi-i Şerif gibi Kur'an güneşine ayna olduğunu, fakat tek bir cephesini değil, tüm şubelerini yansıttığını şöyle ilan etmektedir. “ On Dördüncü Nükte: Kardeşlerim, Kalbime ihtâr edildi ki; nasıl ki, Mesnevi-î Şerif, şems-i Kur'ân'dan tezâhür eden yedi hakikattan bir hakikatın âyinesi olmuş, kudsî bir şerâfet almış; Mevlevîlerden başka daha çok ehl-i kalbin lâyemut bir mürşidi olmuş. Öyle de, Risâle-i Nur şems-i Kur'âniyenin ziyâsındaki elvân-ı seb'ayı ve o güneşteki renk renk, çeşit çeşit yedi nûru birden âyinesinde temessül ettirdiğindeninşâallahyedi cihetle şerîf ve kudsî ve yedi Mesnevî kadar ehl-i hakikata bâkî bir rehber ve bir mürşid olacak.” (28. Lem'a)

4-Bediüzzaman çektiği sıkıntılar ve musibetler karşısında nefsini ikna etmek için Hz. Mevlana'nın nefisni ikna metodunu kullanıyor. Kendisi Altıncı Mektub'da bu konuda “Hem üstadlarımdan Mevlâ- nâ Celâleddin'in nefsine dediği gibi dedim: Cenâb-ı Hak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediğinde “evet, Sen bizim Rabbimizsin” dedim. “Evet” demenin şükrü nedir? “Belâ” çekmektir. Belânın sırrının ne oldugunu bilir misin? O, fakr ve fenâyı bilerek Cenâb-ı hakkın kapısını çalmaktır. (Dîvân-ı Kebîr, s. 157, Gazel 251.) Böyle bir dersin neticesinde Bediüzzaman “O vakit nefsim dahi "Evet, evet. Acz ve tevekkülle, fakr ve iltica ile nur kapisi acilir, zulmetler dagilir. Elhamdü lillâhi alâ nûri'l-îman ve'l-İslâm? Dedi.?” diyerek nefisinin bu ders karşısında ikna olduğunu ifade ediyor. (6. Mektub)
5-Bediüzzaman insanın en ulvi halinin Allah ile beraber olmak olduğunu ifade etmekte ve bu fikrine delil olarak ta yine Hz. Mevlana'yı kendisine delil olarak getirmektedir. 6. Mektub'da “İşte, kardeşle- rim, karanlıklı bu gurbetler, çendan nur-u imanla nurlandılar; fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler ve şöyle bir düşünceyi verdiler: “Madem ben garibim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim. Acaba şu misafirhanedeki vazifem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözleri tevkil etsem ve bütün bütün alâkamı kessem” fikri hatırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki, “Acaba yazılan Sözler kâfi midir, noksanı var mı? Yani vazifem bitmiş midir? Tâ ki rahat-ı kalble kendimi nurlu, zevkli, hakikî bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlânâ Celâleddin- 'in dediği gibi “Semâ'ın ne olduğunu bilir misin? O, şahsî varlıktan vazgeçip; mutlak yokluk içinde bekâyı zevk etmektir.” deyip, ulvî bir gurbeti arayabilir miyim?” diye sizi o suallerle tasdî etmiştim.” diyerek sistem olarak farklı olsa da mahiyet olarak aynı olan dünyayı terk mesleklerin- de ikisinin de aynı olduğunu ilan etmektedir. Sema ile Nur hizmetinin mahiyet olarak aynı olduğu vurgulanmaktadır.

6-Bediüzzaman Said Nursi, kendisi gibi kainatın sırlarına vakıf olan Hz. Mevlana sistemiyle mevcuda tın dış yüzlerinden ziyade iç yüzlerine nazar edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bediüzza- man’a göre her bir varlık ilahi koroya iştirak eden bir ney konumunda olduğu gibi, Hz. Mevlânâ'nın mevcudattan işittiği manevi sesler de, ney sesidir. O'nun üfledigi ney ise kâinattaki ilahi koroya bir istiraktir. “Her bir varlık ilahi koroya iştirak eder de, insan bundan nasıl geri kalır” diyerek kendinden geçip ilahi koronun mümessili derecesine yükselmiş tir. Bu koroya melekler ve ruhaniler de eşlik etmektedirler. 17. Söz'de “Hayal ise görüyor: Güya şu ağaçların müekkel melâikeleri içlerine girip herbir dalında çok neyler takılan ağaçları ceset olarak giymişler. Güya Sultan-ı Sermedî, binler ney sadâsıyla muhteşem bir resm-i küşatta onlara onları giydirmiş ki, o ağaçlar câmid, şuursuz cisim gibi değil, belki gayet şuurkârâne, mânidar vaziyetleri gösteriyorlar.” denilmektedir.

7-Bediüzzaman, Mevlana'nın derin bir aşk mertebesine sahip olduğunu da ifade etmektedir. O derecede ki, O'na göre varlıkların bu dünyadan gitmesi elem veren bir ağlama ve şikayet hükmün- dedir. Oysa hakikat mesleğine göre o ayrılıklar bir şikayetten ziyade, Cenab-ı Hakkın Rahmaniyetine karşı bir teşekkür ve Rububiyetine karşı bir medih ve alkışlamadır. Burada Hz. Mevlana'nın iyice okunma sı ve idrak edilmesi gerekir. O'ndaki derin ilahi aşk her varlığa sirayet etmiş, adeta varlıklarda kendisini hissetmiştir. Yine 17. Söz'de şöyle denilmektedir: “İşte, o neyler, semâvî, ulvî bir musikîden geliyor gibi sâfi ve müessirdirler. Fikir, o neylerden, başta Mevlânâ Celâleddin-i Rumî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârâne teşekkiyât-ı firâkı işitmiyor. Belki, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma karşı takdim edilen teşekkürat-ı Rahmâniyeyi ve tahmidat-ı Rabbâni- yeyi işitiyor.”

8-Bediüzzaman varlıkların müstakil bir varlık olarak düşünülmemesi gerektiğini, aslında onların ilahi cemal ve kemale ayna olup, Allah'ı gösterdiğini ilan etmektedir. Bu nedenle insanların bir kısmı bu ayna tuzağına takılıp Allah'ı bulamazken, bir kısmının ise aynada görülen ilahi isimleri görüp ona bağlandığı, Şualar isimli kitabta güzelce izah edilmektedir. Üstad bu ulvi hakikati izah ederken yine ilahi cemalde fani olan Hz. Mevlânâ'dan delil getirerek konuyu şöyle bağlamaktadır. "Evliyaya tuzak olan hayaller, ilahî bahçelerin ay yüzlü güzellerinin akisleridir." sırrıyla, bir ayine-i cemâl-i İlâhî olur.” (2. Şua)

9-Bediüzzaman hazretleri, yüksek makama çıkamayanların “Vahdet-ül Vücut” mesleğinde gitmelerinin yanlış olduğunu savunuyor. “Allah'tan başka bir varlık yoktur” diyenlerin arşın arkasına geçen bir ruha sahip olması gerektiğini, yoksa varlıkların içerisinde veya arkasında duran kişilerin böyle bir fikir savunmaları kendilerini ciddi bir tehlikeye atacağını risalelerin çok yerlerinde izah ediyor. Ayrıca tüm seslerin sahibinin Allah olduğunu ilan etmek masiva dediğimiz varlıkları, birer ayna hükmünde görmekle mümkündür. Hz. Mevlana gibi muhakkiklerin de bu yüzden yüksek bir makamda olduğunu şöyle belirtmektedir. “Evet, vahdetü'l-vücuddan bahseden, fikren serâdan Süreyyaya çıkarak, kâinatı arkasında bırakıp nazarını Arş-ı Âlâya diken, istiğrâkî bir surette kâinatı mâdum sayıp herşeyi doğrudan doğruya kuvvet-i imanla Vâhid-i Ehadden görebilir. Yoksa, kâinatın arkasında durup kâinata bakan ve önünde esbabı gören ve ferşten nazar eden, elbette esbab içinde boğulup tabiat bataklığına düşmek ihtimali var. Fikren Arşa çıkan, Celâleddin-i Rumî gibi diyebilir: “Kulağını aç! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonoğraflar gibi, Cenâb-ı Haktan işitebilirsin.” Yoksa, Celâleddin gibi bu derece yükseğe çıkama- yan ve ferşten Arşa kadar mevcudatı âyine şeklinde görmeyen adama “Kulak ver, herkesten kelâmullahı işitirsin” desen, mânen Arştan ferşe sukut eder gibi, hilâf-ı hakikat tasavvurât-ı bâtılaya giriftar olur.” (Lem`alar, s. 272)

10-Bediüzzaman hazretleri, Celaleddin-i Suyuti, İmam-ı Rabbani ve Mevlana Celaleddin hazretlerinin manen çok yüksek seviyelere çıktıklarını ve yüksek ruhlara muhatab olmak isteyenlerin bu gibi zatları taklit etmeye çalışmaları gerektiğini şöyle tavsiye etmektedir: “Evet, dinden gelmeyen, belki felsefenin hassasiyetinden gelen celb-i ervah da, hem hilâf-ı hakikat, hem hilâf-ı edep bir harekettir. Çünkü a'lâ-yı illiyyînde ve kudsî makamlarda olanları esfel-i sâfilîn hükmündeki masasına ve yalanların yeri olan oyuncak tahtasına getirmek tam bir ihanettir ve bir hürmetsizliktir. Âdetâ bir padişahı kulübeciğine çağırıp getirmek gibidir. Belki ayn-ı hakikat ve edep ve hürmet ve istifade odur ki, Celâleddin-i Süyûtî, Celâleddin-i Rumî ve İmam-ı Rabbânî gibi zatların seyr ü sülûk-u ruhanîleri gibi seyr ü sülûk ile yükselerek o kudsî zatlara yanaşmak ve istifade etmektir.” (Emirdağ Lâhikası )
11-Üstad Bediüzzaman, Mevlana Celaleddin hazretlerinin akıl ve kalb ittifakıyla hakikatleri anladığını ve neşrettiğini ifade ediyor. Oysa bu mertebeye çıkmak kolay bir iş değildir. Çünkü bazıları kalb ağırlıklı yola devam ederken, bazıları da hakikatleri akıl ağırlıklı aramaktadır. Böyle olunca hakikatlere Kur'an dışı bazı renkler karışabilmektedir. Bu renkler Kur'an güneşinin safiliğini ve hakiki güzelliğini gizleyebilmektedir. Sadece Kur'an endeksli bir eğitim sistemi ise herkese nasip olmamaktadır. Üstad kendisinin de böyle bir mertebeye ihsan- ilahi eseri ile çıktığını şöyle ifade etmektedir. “BİRİNCİ NOKTA: Kırk elli sene evvel, Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için, hakikatü'l-hakaike karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünkü, aklı, fikri hikmet-i felsefiyeyle bir derece yaralıydı, tedavi lâzımdı.

Sonra, hem kalben, hem aklen hakikate giden bazı büyük ehl-i hakikatin arkasında gitmek istedi. Baktı, onların herbirinin ayrı, câzibedar bir hassası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Rabbânî de ona gaybî bir tarzda "Tevhid-i kıble et" demiş. Yani, "Yalnız bir üstadın arkasından git" O çok yaralı Eski Said'in kalbine geldi ki:

"Üstad-ı hakikî Kur'ân'dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur" diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garip bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatıyla onu mânevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazâlî (r.a.) Mevlâna Celâleddin (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi kalb, ruh, akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrâkın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, Kur'ân'ın dersiyle, irşadıyla hakikate bir yol bulmuş, girmiş. Hattâ "Herbir şeyde Allah'ın bir olduğuna delâlet eden bir delil vardır." hakikatine mazhar olduğunu, Yeni Said'in Risale-i Nur'uyla göstermiş. (Mesnevi-i Nuriye)

12-Bediüzzaman ömrünün sonlarına doğru, Kur'anı neşir mesleğinde yoldaşı olan Hz. Mevlana'yı ziyaret etmek ister. Bu nedenle Konya'ya doğru yol alır. Selimiye Camiinde namaz kıldıktan sonra, emniyet yetkililerine “Mevlânâ'yı ziyaret edeceğim.” diyor. Fakat “Müze kapalı!” cevabını alır. Mevlânâ'nın torunlarından müze müdürü Mehmet Önder: “O vazife bana ait, ben hususi olarak gezdireceğim.” diyerek araya girer. Asrın mücahidi, selefi ve iman hizmetinde meslektaşı olan Mevlana'ya ziyaretini yalnız yapmak istiyordu. Halk ve sivil görevliler ise onu yalnız bırakmaya niyetleri yoktu. Türbenin içine girdi ve Mevlânâ'nın sandukasının olduğu yere doğru ağır ağır yürüdü. Sandukanın yanında kıbleye döndü, derin bir teveccühle dua ederken bir taraftan da ağlıyordu. Türbeden çıktığında emniyet görevlisine şunları söyledi: “Ben size teşekkür ediyorum. El öptürmek bana azaptır, buna engel oldunuz. Siz maddî olarak bu memleketin emniyet ve asayişine hizmet ediyorsunuz; ben ise mânevî olarak hizmet ediyorum. Onun için bize bir vazife arkadaşı olarak bakın.” (Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzza- man Said Nursi'yi Anlatıyor, C: 4, s.125126.)

13-Bediüzzaman'ın bazı kural dışı hareketleri- nin ne kadar isabetli olduğu ile alakalı Eski Fetva Emini Ali Rıza bey'in getirdiği delil, yine meslektaşı olan Hz. Mevlana'nın hayatından bir kesittir. Şöyle ki, “bazılarının sakal bırakmamaklığına itirazları münasebetiyle, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî'nin pederleri olan Sultanü'l-Ulema'nın bir kıssasıyla onu müdafaa edip, demiş:
“Bu misüllü, Bediüzzaman'ın dahi elbette bir içtihadı vardır. İtiraz edenler haksızdır” Eski Fetva Emini Ali Rıza; (Kastamonu Lahikası).
Ali Rıza efendinin Üstad Bediüzzaman için getirdiği kıssa hakkında farklı yorumlar yapılmakta dır. Bu yorumlardan birisi de şudur: Mevlana hazretlerinin babası, oğlu Mevlana'yı küçük yaşın- dan itibaren hep arkasından yürüyerek takip edermiş.
Çevresindekiler ise bu davranışı kınarlarmış. Bu saldırı ve tenkitlere mukabil, Mevlana'nın babası her defasında şu cevabı verirmiş; "Siz zamanla benim bu hareketimin doğruluğunu anlayacaksınız..."
Dolayısıyla Bediüzzaman Hazretlerinin sakal bırakmamasını tenkit edenler, zamanla onun haklılığını ve doğruluğunu anlayacak ve tasdik edeceklerdir.

14-Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Din-i İslam'a hizmet edenleri daima alkışlayıp, iltifat eylemiştir. Bu asırda İslam'a hizmet eden ve Ehl-i dalalete tokat vuran ve onları susturan guruplardan birisinin de “Mevleviler” olduğunu Mustafa Kırıkçı ağabeyimi- zin Son Şahitler kitabında geçen aşağıdaki hatıratın- da görüyoruz.

"İlk ziyaretlerimde; bu acizi de talebeleri içine aldığını ve dualarına dahil ettiğini tebşir ile, 'Ben talebelerimin yalnız kendilerini değil, onların ana babalarını ve diğer yakınlarını da dualarıma alıyorum' buyurmuştu.

"Birkaç defa, Said Gecegezen'le beraber gittik. Üstad bizi omuz omuza beraber görünce çok sevinirdi. Bir defasında, Müfessir Mehmet Vehbi- nin, Risale-i Nur'u çok takdir ettiğini söyleyerek, ahfadından olanlar selâm gönderdi. Başka bir vakitte Emirdağ'da, 'Mevleviler, ehl-i dalâlete mütemadiyen tokat vuruyorlar. Konya'da bulunan Mevlevilere selâmımı söyle' demişti. (Son Şahitler kitabının, üçüncü cildinden derlenmiştir...)


Bu Yazı 5400 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar