SEVGİYİ SEVMEK
..        
Hemen her eylemimiz aslında içten içe sevgiye dönük...
İtiraf etse de, etmese de herkes sevgiyi arıyor...
Ama sadece bazıları bu arayışın şuurunda. Ayrıca sadece bazıları aradığı şeyin adını koyacak kadar cesur. En büyük İlâhi ve beşeri aşkların yaşandığı bu ülkede aşktan söz eden neredeyse ayıplanır, bu yüzden aşk “sevgi” sözcüğü ile yumuşatılmış, buna rağmen yine de sevgiden söz etmek, hele de sevgiyi itiraf etmek zaaf sayılmıştır.
Bu yüzden kimimiz “başarı” koymuşuz aşkın adını, başarıya kilitlenmişiz; kimimiz “para” demişiz aşkın adına, para kazanmayı aşk zannetmişiz...
Kâh “Leyla” olmuş aşkın adı, kâh “Mecnun”; ya da Yunus, Mevlâna adında simgelenmiş.
Leyla'lar, Mecnun'lar sadece masallarda yaşadı belki, ama hiç ölmediler: Çünkü âşıktılar. Aşkın ölümsüz olduğuna bundan daha iyi bir örnek bulunabilir mi?
Biraz dikkatle hayata bakarsanız, yanıbaşınızda nice Leyla, Nice Mecnun'lar görebilirsiniz. Belki ismi Mevlâna'dır o an, belki Yunus, belki Yesevi, belki Bediüzzaman, belki Süleyman, belki Zahit, Zakir'dir...
Allah ve Muhammed (sav) de olabilir!
Yani şu ya da bu şekilde; sevgi daima vardır ve her yerdedir. Bir şekilde de kendini simgelemektedir. Fakat bunu “adavete muhabbet”i (düşmanlığı sevmeyi) esas alanlar değil, sadece “muhabbete muhabbet” edenler, yani sevgiyi sevenler fark edebilir. (Tabir Bediüzzaman'a ait)
Sevmeseydi, insan, çalışır da üretir miydi?
Yazı yazar, resim yapar mıydı?
Sevmeseydi insan, düşünür müydü, nice zorlukları göze alıp düşündüğünü açıklar mıydı, hayatı kavramaya ve açıklamaya çalışır mıydı?
Kısaca söylemek gerekirse, sevmeseydi insan, varlığıyla var olmuş şeylerden hiçbirini yapamaz, bir anlamda da yaşamazdı.
Sevmeseydi, Allah, insanı yaratmazdı!
Ve arı sevmeseydi, yarım kilo bal yapmak için üç milyon 750 bin sorti (iniş-kalkış) yapmaz, onca zahmete katlanmazdı. Bildiğimiz balarısı, sadece yarım kilo bal yapabilmek için, meğer tam üç milyon 750 bin çiçeğe konup kalkıyormuş. Ayrıca, balarıları bir peteği doldurabilmek için yüz milyon civarında çiçeğin nektarını emiyor ve yüz bin kilometre kanat çırpıyorlarmış. Gördüğünüz gibi, arı çiçeğe çok büyük bir sevdayla tutkun! Yani “bal” (aslında aşktır) dediğimiz şifa ve gıda kaynağının özünde bile “sevgi”, “muhabbet” ve “aşk” var.
Bence çok şey yerine esasta “tek şey” öğretmeliyiz, çocuklarımıza: Dengeli biçimde sevmeyi... Dengeli sevmeyi öğretebilirsek, inanmayı, güvenmeyi, başarmayı, yardım etmeyi, hoş görmeyi; özetle düzgün yaşamayı kendisi öğrenecektir.
Düzgün (sevaplı) yaşamanın da özü sevgi değil mi? Dini düşüncenin mantığında sevgi yok mu? Allah da insanı sevgisinden yaratmadı mı? Ve insana kendisini (Allah'ı) sevmesini öğretmedi mi? “Rahmetim gazabımı aşmıştır” müjdesi başka ne anlama gelir?
“Bazı sevgiler insanı pişman eder” miş...
Eder, doğrudur; buna rağmen sevgiden gelen pişmanlıklar sevgisizlikten gelen pişmanlığından iyidir. Öyleyse sevmeye devam.
On yaşındaki dünyalar tatlısı kızını toprağa teslim eden bir anne tanırım. Ağlarken, bir yandan da “İyi ki vardı, iyi ki doğdu, iyi ki bana anneliği tattırdı, evlât sevgisini öğretti” diye şükrediyordu. Sonuç itibariyle acı gibi gözüken bazı sevgilerin içinde bile var olan mutluluğu o zaman fark ettim.
O zaman öğrendim, acıyla bitebilecek sevgilere ulaşmanın erdemini. Çeşitli kuşkular ve korkular yüzünden hiç sevmemekten, sevememekten bu çok daha iyidir.
Bence aile içi sorunları çözmenin sihirli anahtarı da sevgidir.
Mutluluğa ulaşmanın yolu da sevgiden geçer.
Ayrıca başarıya çıkan merdivenin basamakları sevgiden örülmüştür.
İnsan pervane, sevgi ışık: Mevlâna misal dönüşlerle, yanma pahasına ışığı tavaf etmek, belki de hamlıktan olgunluğa geçişin tek çaresidir!
“Dinimiz sevgi dini, Efendimiz rahmet Peygamberidir” diyenlerin sevgisizlik ve merhametsizlik gibi lüksleri olabilir mi?
Dinimiz “sevgi dini”, evet! Peygamberimiz “Rahmet Peygamberi”, bu da doğru.
Peki biz “sevgi dini”ne mensup Müslümanlar olaraktan “sevgi insanı” mıyız? İnsanları gerçekten seviyor muyuz? Dindaşlarımızı “kardeş” olarak görüyor muyuz?
Muhammed ümmeti olarak, tıpkı Peygamber-i âlişân Efendimiz gibi, merhametli, hamiyetli, şefkatlimiyiz!
Böyleysek, şu bencilleşmiş, paylaşımsız, acımasız dünya kimin dünyası?
Bu dünyada şefkat yok, merhamet yok, insan yok, izan yok, hakperestlik yok, tevazu yok, yardımlaşma yok...
Tıpkı kapitalist dünya görüşüne kilitlenmiş tek dünyalılar gibi kendi eksenimize kilitlenmiş, sırf kendimiz için yaşıyoruz.
Bu da terörü besliyor. Çünkü bir tarafın her şeyi var, bir tarafın hiçbir şeyi yok. Hiçbir şeyi olmayanlar, normal yoldan elde edemedikleri şeylere ulaşmak için, o imkânı sembolize eden ikiz kuleleri berhava ediyorlar.
Bediüzzaman bir kez daha haklı çıkıyor:
“Kalb-i insaniden (insan kalbinden) rahmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet daha onu durduramaz, anarşist olur, bir semm-i katil (öldürücü zehir) hükmüne geçer.”
İnsanın gerçekten insan olması, bir başka deyişle “adam gibi adam” olabilmesi için kalbinde rahmet ve merhamet taşıması lâzım. Rahmet ve merhamet sevgi eksenlidir. Demek ki, insanın gerçek insan olabilmesi için diğer insanları ve tabi kâinatı sevmesi lâzım.
Ancak durduk yerde insan insanı sevemez. İnsanın insanı sevebilmesi için, o mükemmel varlığın Yaratıcısını kavraması lazım.
Ancak Yaratıcıyı kavrayabilir, idrak edebilirse, “Eşrefi mahlûkat” (yaratılmışların en yücesi, en şereflisi) olarak yarattığı en müstesna varlığı da (insanı da) sevebilir.
Yani işin başı yine Allah sevgisi...
Yunusleyin bir deyişle, “Yaradan'dan ötürü, yaradılanı hoş görme” san'atıdır.
Oysa biz hâlâ Yaratıcı Kudreti kavrayamadık. Onu kavrayamadığımız için de insanı sevmeyi öğrenmedik...
Hâlâ “benim inancım, benim mezhebim, benim milletim, benim tarikatım, benim cemaatim, benim siyasetim, benim partim, benim liderim, benim takımım, benim hemşehrim” mantığındayız...
Farkında olmadan bölücülük yapıyoruz!
Bizim kültürümüz devlet, para, ya da eşya eksenli değil, insan merkezlidir.
Çağını aşan devletler kurmuş bir milletin çocuklarıyız.
Edebali'nin Osman Gazi'ye öğütlerinin bir cümlesi aynen şöyledir:
“Oğul Osman, insanı yaşat ki, devlet yaşasın!”
Osman Gazi bu öğüdü tuttuğu, arkadaşlarına değer verdiği için çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde civarındaki Bizans kalelerini feth edip Selçuklu'nun “Ucbeyi” oldu.
Sadece Osman Gazi değil, ondan sonra gelenler de Şeyh'in öğüdünü tutmuş, devleti insan merkezli bir temele oturmuşlar. Ve devleti bir “Şefkat Devleti”ne, “İnfak (yardım) Devleti”ne, açıkçası tümüyle büyük, devasa bir hayır kurumuna dönüştürmüşler.
Osmanlı Devleti, asker” zaferlerinin yanı sıra, siyasal, ekonomik ve medeni başarılarını da bu anlayışına borçludur.
“Önce insan”. Bu bizim hem dini, hem de milli kültürümüzün ön şartı.
Çünkü kutsal kitabımız Kur'an, herşeyi insan ekseninde, insanın hayrı için değerlendiriyor.
Milli kültürümüzün temelinde de, aynı anlayış var: “Oğul Osman, insanı yaşat ki, devlet yaşasın!”
Çünkü insan hayatın kıblesidir. Kâinatın kıblesi hayat, hayatın kıblesi insan, insanın kıblesi Kâbe'dir!
İnsanı salt sözle yaşatamazsınız. Onun öncelikle kendini özgür hissetmesi lâzım. İnançta özgür, itikatta özgür, ibadette özgür, kıyafette özgür, seyahatte özgür, ticarette özgür olmalı...
Yanı sıra karnı doymalı. Bunun için de çalışabileceği iş alanları açılmalı.
Huzur içinde korkusuzca seyahat edebilmeli, (asayiş) mal alıp satabilmeli.
İnsan en önemli şeydir. Çünkü hayatın merkezidir. Her şey insanın rahatına, huzuruna yöneliktir.
Bediüzzaman'ın ifadesiyle, “Hayat insana musahhardır.” (yardımcıdır, hizmetçidir-Sadece insan kendi hayatını zorlaştırmak, dünyasını cehenneme çevirmek için çabalar ki, bu apayrı bir konudur. İnsan o kadar değerli ki, Allah, yarattıkları içinde sadece onu muhatap almış. Cennet'i sadece onun için halketmiş. Tabi” Cehennem'i de? İnsan ikisi arasında tercih yapma hakkına sahip (irade-i cüz'i).
Yani insanın Cehenneme gitme özgürlüğü de var.
Sevmediğimiz, umursamadığımız, yardım elini uzatmadığımız varlık işte böylesine komplike, âdeta kutsal bir varlıktır.
“Hayatın merkezi” derken de zaten bunu kastediyordum.
Böyle bir varlığa yardım eli uzatılmaz mı?

Bu Yazı 3481 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar