SOSYAL PROJELERİMİZ
..        
İnsan hayatına ilişkin her konuda en akılcı ve doğru çözümleri bahşeden inanç sistemimiz her konuda önemli kurallar da koymuştur. Gerek yüce kitabımızda gerekse efendimizin sünnet-i seniyyelerinde bizlerin uyması gereken düsturlar belirlenmiştir. Diğer dini delillerden de(icma, kıyas-ı fukaha) faydalanıp uygulayabileceğimiz birçok kaynak mevcuttur. İnsani ihtiyaçların hepsine insan lehinde ve faydasına olan kurallar va'zedilmiştir. Ortaya konulan kuralların gündelik hayatın her alanını tanzim etmesi yani uygulanabilir olması ise Cenab-ı zülcelâl hazretlerinin insanı iyi tanımasını ve insana olan merhametini aklımıza getirmelidir. Bazı art niyetli ve önyargılı insanların dediğinin aksine akıl ve mantığa- en uygun kurallar bizim dinimize aittir.
Bizim inanç sistemimize göre herkes birbirinden sorumludur. Aile reisi ,aileden; yönetici, tebaasından; çoban, sürüsünden; amir, memurdan; büyük, küçükten; komşu, komşusundan; akıllı, deliden sorumludur. Komşusu aç iken tokluk içinde olmayı reddeden bir dine inanıyoruz. Yaşadığımız yerde vuku bulacak cenazenin defnedilmesi bile Müslümanlara bir görev(farz-ı kifaye) olarak verilmiştir.
Devr-i saadette, peygamber efendimiz(s.a.v) özellikle komşuluk hakkı üzerinde o kadar önemle durmuştur ki, Hz. Aişe validemizden rivayet edilen bir hadiste "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hz. Cebrail Aleyhisselâm, bana komşu hakkında o kadar aralıksız tavsiyede bulundu ki, komşuyu vâris kılacağını zannettim." (1) demişlerdir.
Yolculukların en kutlusu olan hicret sonrası Medine-i Münevvere'de yaşayan ensar-ı güzin efendilerimizin hicret eden kardeşlerine karşı takındıkları olağanüstü fedakarane edalarını da hafızanızda canlandırmanızı istirham ederim.
Bu uzun girişten sonra, bu bilgilerin günümüze nasıl uygulanabileceğini, daha açık bir söyleyişle pratiğe nasıl dökebileceğimizi birlikte zihin jimnastiği şeklinde ele alalım; şahsen “ çok iyi bir teorisyen olmaktansa kötü bir pratisyen olmayı” tercih ederim. Yapılacak ufuk açıcı çalışmalar ile bu millete reva görülen “İDRAK YOLLARI ENFEKSİYONU” zorlamasını bir nebze olsun azaltmalıyız. Bu şekilde savunduğumuz doğruların gerçek hayatın uzağında olmadığını; yaparak / yaşayarak öğrenmek isteyenlere gösterebiliriz.
Peki, ne yapmalıyız ki başarılı olalım; ne yapmalıyız ki sosyal sıkıntıları azaltıp tüm insanları daha ulvî ve yüce gayelere yönlendirebilelim?
Eskiden, -özellikle taşrada- resmi hüviyeti olmayan ama ciddi anlamda yaptırım gücü olan ve her köyde, kasabada bulunan “ akıl adamlar” diye tanımlayabileceğimiz üç-beş ihtiyar vardı. Gündelik hayatın içinde ortaya çıkan birçok probleme bu akıl adamlar grubu müdahale eder ve mutlaka da çözüm bulurdu.
En basitinden dünür gitme, tarla sınırı anlaşmazlığı, eşler arası geçimsizlik vb. konularda bu insanlar devreye girer ve olayı çözerdi. Böylece küçük problemler kangren halini almadan biterdi. Ayrıca, olaya taraf olan kişiler de verilen karara harfiyen uyar; toplumsal huzur da temin edilmiş olurdu. İçine kapalı ve sadece kendisi için yaşayan bir toplum olduğumuzdan beri “evlenemeyen kızlar- erkekler” adı verilen bu toplumun gülünesi- bir problemi var. Oysa ki Cenab-ı Hak her şeyi çifti(35/11) ile yaratmış. Eskaza tartışan ve geçici bir ayrılık yaşayan çiftler ise “ uzlaştırıcı” yokluğu nedeni ile evliliklerini tamamen bitiriyor. Şundan emin olun ki nefislerine ağır gelmese, birçoğu geri dönecek ve yuvalar yeniden hayat bulacak. Nereden ve nasıl çıktı ise “özel hayat” adlı bir tabu var.(özel hayat tabii ki var ama bu “Komşum neyi yaşarsa yaşasın, beni ilgilendirmez!” şeklinde algılandığı için doğru bulmadığımı da belirteyim.) Ve bu özel hayat sığınağı yüzünden kimsenin kimseden haberi yok. İşin kötü tarafı kimse de bundan rahatsız değil.
Başlarken peygamberimizin hadis-i şerifi ile önemini açıklamaya çalıştığım; ancak günümüzde pek revaçta olan “ komşuluk ve komşu hakkı” ihlalleri ile başlayan ve hızlı bir şekilde yayılan “neme lazımcı” anlayışın izdüşümlerini hayatın her alanında görmek mümkün. Herkes ona kolayca sığınıyor ve komşusunun yaşadığı sıkıntıda kılını bile kıpırdatmadan hayatına devam edebiliyor. Madem şanlı mazimizde komşuluk ve komşu hakkı üzerine güzel örnekler var. Yeniden “geleneğin ihyası” yolunda çalışmalar yapmalı, yerinden çözümler ile sosyal hayatı yaşanabilir hale getirmeliyiz. Bu hepimizin boynuna borçtur. Sosyal meselelerini çözümlemeyen bir toplumun daha ulvi ve yüce gayelere enerjisini harcayabileceğini düşünüyorsak bilin ki bunun sonu inkisar-ı hayaldir.
Güzel işlerin hayat bulmasını ve toplum hayatının o eski güzel günleri tekrar yaşamasını istiyorsak dijital esaretten- kurtulmalı ve -evleri yakın kendileri uzak- komşular olmayı bırakıp gerçek komşular olmalıyız.
Asıl reçete yine âlemlerin rabbine ait: “Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü Allah her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” (4/36)
Dergimizin 11. ve 12. sayılarında Sayın Yard. Doç. Atilla BATUR tarafından sosyal dayanışmanın kültürel dünyamızda en önemli ve yaygın örneği olan vakıf müessesesi ile ilgili olarak zengin içerikli bir yazı yayınlandı. Bu nedenle fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Ancak günümüzde vakıf müessesesinin hayata geçirilmiş örneklerinden olan güzel birkaç organizasyonu da belirtmek zorundayım: Bunlar:
1- İHH (Uluslararası İnsani Yardım Teşkilatı)
2- Deniz Feneri Derneği
3- Kimse Yok mu?
4- Can suyu
(Bu güzel ve örnek kuruluşları -yanılmadı isem- hizmete giriş yıllarına/ daha doğrusu benim haberdar oluşuma göre sıralama yaptım.)
Diğergam insanların gayretli çalışmaları sonucunda sosyal hayatta karşı karşıya kaldığımız yoksulluk ile mücadelede motor görevi üstlenen ve yardımlaşmayı toplumun her kesimine yayan bu güzide organizasyonların her birini takdir etmek zorundayız. Yardım edecek ile yardıma ihtiyacı olanı buluşturmak da güzel bir davranıştır.” Bir hayra delalet eden,onu yapmış gibi sevap kazanır.” (H. Şerif )
Bu kuruluşlar sadece yurdumuzla sınırlı olmayan, dünyanın her yerinde mağdur olmuş, yokluğa düşmüş insanlara hiçbir ayrıma tabi tutmadan- yardım ellerini uzatmış ve “Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş” bir peygamberin yolunda olduklarını teyit etmişlerdir.
Bunlar yeterli değildir diyen insanlara ise “daha iyisini yapmak” düşer. Bizlere düşen ya doğruyu söylemek ya da susmaktır. Tek dileğimiz bu organizasyonların daha uzun soluklu ve geniş çaplı olarak hayatta kalmasıdır. Bu kuruluşların birçoğunda / hepsinde -gönüllü- insanlar çalışmaktadır. Herhangi dünyevi bir beklentiden uzak olarak buralarda görev almak “ gönül erbabı” insanların kârıdır.
Özellikle kış mevsiminin sert geçtiği dönemlerde büyük şehirlerde sıkça rastladığımız “ kimsesiz insanlar” ve onların yaşadıkları dram insani duygular taşıyan herkesi rencide eder ve üzer. Bazı yerel yönetimlerin bu insanlarla ilgili aldığı tedbirlerin sadece şartlar değişinceye kadar sürdüğünü, havalar düzelince onlara sağlanan imkânların kısıldığı yönündeki haberler düşündürücüdür. O yerin mülki idaresi, yerel yönetimi ve mahalle halkı ile birlikte yapılabilecek güzel bir işbirliği bu zor durumda olan insanların tüm ihtiyaçlarını karşılamaya yetecektir.
Bu necip millete önderlik edecek, onu doğruya kanalize edecek ve kendisine inandıracak bir çalışma ile sokakta yaşayan kimsesiz ve sahipsiz onca insana çok geniş imkânlar sunacaktır. Buna en iyi örnek ise anakent insanının nerdeyse büyük kısmına “iftar” verebilecek kadar geniş çaplı ve zor bir organizasyonu, isteyen belediyeler yapmıştır. Belediyelerin yaptığı sadece önderlik etmek, altyapıyı oluşturmaktan ibarettir. İşin maddi boyutunu “ zengin” ama “sadece kendine zengin olmayan” hamiyetli insanlar karşılamaktadır.
Toplumsal dokunun hızla bozulmasını etkileyen önemli faktörlerden birisi, belki de en önemlisi kötü alışkanlıklardır. Sigara, alkol, madde bağımlılığı ve kumar gibi nedenler ile aile yapımızda önlenemeyen bir hızla bozulma yaşandığını sanırım görmeyen kalmamıştır
Çeşitli vakıf, dernek ve cemiyetlerin özellikle gençleri kötü alışkanlıklardan korumak amacı ile kendi imkânlarını gençlere açması ve faydalandırması doğru olur. ( Burada, Şehzade Kültür Merkezi'nin yaptığı güzel çalışmaları örnek göstermek mümkündür.)
Aslında çözüm kolay ve çok yakındır. Bir Alman atasözünde olduğu gibi(Herkes evinin önünü süpürürse caddeler temiz olur!)herkes üzerine düşeni yapsa ve zerrece sorumluluk alsa her şey daha güzel olacaktır.
Eğitimcilerin kullandığı bir öğretim ilkesi (yakından- uzağa ilkesi) yapılacak işlerde yol gösterici olabilir. Bizden uzakta olan ve bizim dışımızda gelişen olaylara kafa yormaktansa ulaşabileceğimiz ve etki oluşturabileceğimiz işlere kafa yorup enerji harcasak daha da verimli olacağız. Herkes en yakınındaki insanla birebir ilişkiye geçmeli ve bir suya atılan taş gibi hareket noktaları oluşturmalıyız. Zamanla genişleyen ve toplumun tüm kesimlerini içine alan bir etki gücüne ulaşmalıyız.
Bu hem insani bir görevdir hem de yaşanabilir ve güvenli bir sosyal hayat için zorunluluktur. Başarılı oluruz/ olmayız bilemem ama üzerimize düşeni yapmış olmanın verdiği hazzı ve gönül rahatlığını yaşabiliriz. Dönüşüm, değişim ve gelişimi yaşayan bir sosyal yapı istiyorsak sosyal proje her yaş, düşünce, zevk ve anlayıştan insana ulaşmalıyız ve bu çalışmaları yapmak zorundayız.
Deneyelim, olmazsa ne kaybederiz?(Niyetimize göre muamele edilir inşallah.) Ya bir de başarılı olursak!

Bu Yazı 1877 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar