SULTAN II. ABDULHAMİD HAN DEVRİNİ TEFEKKÜR EDERKEN...
..        
Osmanlı Devleti tarihinin en çok dikkat çeken bir dönemi ve o dönemin yine en çok dikkat çeken ve hakkında en çok yazılıp konuşulan bir padişahıdır o. Dönem, Avrupalı Devletlerin “hasta adam” gözüyle baktıkları ve bu toprakları paylaşmak için fırsat kolladıkları, Osmanlı'nın son dönemi… Tahtta; kimilerinin “Ulu Hakan” ya da “Cennetmekân” diyerek övdükleri, kimilerinin de “kızıl sultan” diyerek yerdikleri bir padişah olan Sultan II. Abdulhamid Han görülmekte. Bu siyasi dehaya neden kızıl sultan ya da ulu hakan denildiğini anlayabilmek için hayatını uzun uzun okuyup araştırmak gerekmektedir. Osmanlı tarihini seven ve ilgi duyan biri olarak hakkında en çok kitap okuduğum ve araştırma yaptığım bir padişahtır II. Abdulhamid Han. Okuduklarım ve araştırmalarım sonucunda ona “Ulu Hakan” diyenlerin ne kadar haklı, “kızıl sultan” diyenlerin de ne kadar öfke dolu olduklarını çok rahat gördüm. Onu övenler, ondaki dehayı ve devlet yönetimindeki kabiliyetini görüp, bu özelliği sayesinde Osmanlıyı 33 sene daha nasıl ayakta tutma başarısını gösterdiğini fark edebilenler. Onu yerenler ise, Osmanlı üzerine hain planlar kuran ve iştahla bu planı gerçekleştirmeyi bekleyenler. Ancak bekledikleri Onun döneminde olmuyor ve Abdulhamid'in siyasi dehasına takılıp kalıyorlar. Tıpkı örümcek ağına takılıp kalan bir av gibi… Bu durumdan kurtulmak ya da en azından onu kötülemek için karalama kampanyaları başlatıyorlar. Ne yazık ki kendi torunları bile bunlara aldanıp onu kötülüyor, resmine yumurtalar fırlatıyorlar. Bütün bunları düşünürken içim titriyor ve üzülüyorum. Aklıma birden II. Abdulhamid Hazretlerinin İstanbul Çemberlitaş'da bulunan kabrini ziyaret edişim geliyor. Belki benim dememle olmaz ama ruhaniyeti karşısında bir Fatiha okuduktan sonra kendisinden özür diliyorum. Onu kötü bilen torunları adına ve kendi adıma, onu ve şanlı ecdadı insanlara layıkıyla anlatamadığım için. Derken, kendisine karşı en çirkin ve şiddetli muhalefeti göstermiş bulunanların bile, zamanla ve onun ardından gerçekleşmiş olan faciaların ikazıyla uyanarak pişmanlık hislerini dile getirişleri aklıma takılıyor. Bunlardan biri olan filozof Rıza Tevfik'in de kulaktan kulağa yayılıp meşhur olmuş bulunan “Abdulhamid-i Sânî'nin Ruhaniyetinden Istimdâd” isimli şiirini de dikkatlerinize sunduktan sonra yazıma geçmek istiyorum. Nerdesin şevketli Abdülhamîd Han? Feryadım varır mı bârigâhina? Tarihler adini andığı zaman; Sana hak verecek ey koca Sultan! / Bizdik utanmadan iftira atan; Asrin en siyasî Padişahına! Padişah hem zalim hem deli dedik; ihtilâle kıyam etmeli dedik; Şeytan ne dediyse biz "beli" dedik; Çalıştık fitnenin intibahına... / Divane sen değil, meğer bizmişiz;Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz;Sade deli değil, edepsizmişiz;Tükürdük atalar kiblegâhina!.. Bu pişmanlık dolu şiir sanırım her şeyi açıkça ifade ediyor.
Sultan II. Abdulhamid Han, Osmanlı padişahlarının 34.sü ve İslam halifelerinin 99.su olup 21 Eylül 1842'de dünyaya gelmiştir. Babası, Abdülmecid Han; Annesi, Tir-i Müjgan Sultan'dır. 18761908 yılları arasında tahtta kalan padişah, 10 Şubat 1918'de vefat etmiştir. Ulu Hakan İstanbul Çemberlitaş'da bulunan türbesinde medfundur.
Genç yasta dinî ve fennî ilimleri mükemmel bir şekilde öğrenmiştir. Sâzeliyye tarikatı şeyhi Mehmed Zâfir Efendi ve Kâdiriyye tarikatı şeyhi Ebu'l-Hudâ Efendi'den dersler almıştır. Daha genç yasta zekâsı ve siyâsî kâbiliyetleriyle dikkat çekmiş ve amcası Sultân Abdülazîz Han, Mısır ve Avrupa seyâhatlerinde O'nu da yanında götürmüstür. Çok nâzik idi. Herkesin gönlünü almasını bilirdi. Fevkalâde bir zekâ ve hâfızaya sâhibdi. Bir defa gördüğü veya sesini işittiği kişiyi aslâ unutmadığına dâir kaynaklarda sayısız misâller vardır. Alman birliğini kurmuş olan Prens Bismark rivayete nazaran: "Dünyada yüz gram akil varsa, bunun doksan gramı Abdülhamîd Han'da, beş gramı bende, kalan beş gramı da diğer dünya siyasîlerindedir..." demiştir. O'nun en büyük talihsizliği, devleti çok kötü şartlar altında eline almış olmasıdır. Buna rağmen hiç yılmadan, bıkmadan müthiş bir zekâ, sabır ve büyük bir mahâretle devleti, otuz üç sene ciddî bir kayba uğratmadan idâre etmiştir.
Dâhilde İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenleriyle , hariçte ise Avrupa ve Siyonist Yahudilerle uğraşan II.Abdulhamid'in dönemi çok hareketli ve sorunlu geçmiştir. Bu meselelerin her birini anlatmak sayfalar süreceğinden burada kısaca bahsedeceğiz.
Osmanlı Devleti'ni yıkılıştan kurtarmak amacıyla “İslamcılık” fikrini benimseyen padişah, Halifelik sıfatını da kullanarak İttihad-ı İslam'ı gerçekleştirmeye çalışmıştır.Bundaki bir başka amaç ise, milletlerarası platformda İslam dinine ve Peygamberine yönelik alçaltıcı durumlara müdahalelerde bulunmak istemesidir.
Sömürge hareketlerinin hızlanmasından sonra işgale uğrayan İslam ülkeleri, bundan sonra gözlerini hilâfeti temsil eden Osmanlı Devletine çevirmişlerdir. Şöyle ki, II. Abdülhamit tahta çıktığı zaman ülkenin içteki ve dıştaki durumu pek iç açıcı değildi. Balkanlarda Rusya himayesinde Balkan devletçikleri kurulmuş, Avrupa devletlerinin gittikçe artan müdahaleleri sonucunda gayri müslim halk arasında ayrılıkçı fikirler hız kazanmıştı. Dış siyasette ise Osmanlı Devleti giderek yalnızlığın içine itilmekte idi. Nitekim bu durumu 2. Abdülhamit şöyle ifade eder: “Dünya'da yalnızız. Düşman vardır, fakat dost yoktur. Salib(Avrupalı devletler) her zaman müttefik bulabilmekte, fakat Hilal her zaman yalnız kalmaktadır. Osmanlı Devleti'nden menfaat bekleyenler dost görünmekte, umduklarını bulamadıkları zaman hemen düşman kesilivermektedir.” 2. Abdülhamit, ülkeyi içinde bulunduğu bu durumdan kurtarmak ve dünya Müslümanlarının birlik ve beraberliğini sağlamak için sahibi olduğu Hilâfet makamını güçlendirerek İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya gibi “Düvel-i Muazzama(Büyük Devletler)” ile mücadele edebileceğine kani idi. İngiliz tarihçi Prof. Dr. Arnold Toynbee'nin de ifadesiyle “bugün dahi uykuda olduğu fakat uyanacak olursa İslam'ın birleştirici/ kaynaştırıcı özelliği nedeniyle hesaplanamayacak derece de psikolojik tesirler yapacağı bilinen II. Abdülhamit'in Panislamist siyaseti başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupa Devletlerini ve Rusya'yı endişeye düşürmüştür. Zira o dönemde Avrupa Devletleri'nin ve Rusya'nın sömürgesinde yaklaşık 250 milyon Müslüman yaşamaktaydı.
II. Abdülhamit, Müslümanların kurtuluş ümitlerini Allah'a ve halifeye bağladıklarını düşünüyordu. Kendi ifadesiyle: “Halife'nin bir sözü Müslümanları harekete geçirmeye kâfidir. Hilâfet müessesesinin varlığı nedeniyle sömürgelerinde milyonlarca Müslüman bulunan İngiltere, Fransa, Rusya ve Hollanda karşısında kuvvetli durumdayız.” Bu çerçevede Sultan; Hicaz, Basra, Yemen,Mısır, İran, Hindistan, Orta ve güneydoğu Asya ve Çin'de bulunan Müslüman âlemiyle ilişkilerde bulunmuştur. İslam dünyasıyla kurulan bu ilişkilerin en büyük örneklerinden biri de Abdulhamid Han'ın Bağdat Demiryolu projesidir. II. Abdulhamid düşmanlarının devamlı ileri sürdükleri gibi bu projenin amacı halife lehine puan toplamak değildir. Bu projenin teknolojik, sanayi, ticari ve ulaşım yönünden askeri ve stratejik açıdan sayısız faydası vardır. Bundan dolayı hatıralarında "Hicaz Demiryolu inşası benim en eski hülyamdır. Bu yol devletimiz için sadece iktisadi bakımdan büyük fayda etmekle kalmayacak ayni zamanda oradaki kuvvetimizi sağlamlaştırmaya da yarayacağından askeri bakımdan da çok ehemmiyetli olacaktır" diyen II. Abdulhamid isin fevkalâde şuurundadır. Sultan hazretleri bu projenin gerçekleştirilmesi yolunda başta kendi şahsi servetinden 2,5 milyon altın bağışlamış ve İslam dünyasının da bu konuda desteğini almıştır. Mısır'dan Hindistan'a kadar pek çok İslam devleti bu projeyi maddi- manevi desteklemişlerdir.
Başta İngiltere olmak üzere hilafetin bu gücünden çekinen Avrupa devletleri ve Rusya, Osmanlı Devleti'ne olan baskılarını artırmıştır. 2. Abdülhamit bu baskıların sebebini o güne kadar uygulanan yanlış politikalarda görmekteydi. Ona göre devletin belli bir dış politikası yoktu. Avrupa'da oluşmakta olan yeni dengeler yakından takip edilememiş, Türk hariciyesi haysiyetli, bilgili ve tutarlı bir politika izleyememişti. Devletin yüce menfaatleri bu yanlış politikalar sebebiyle heder edilmişti. 2. Abdülhamit'in tahta geçer geçmez karşılaştığı bu ağır şartlar, O'nu yeni, şahsiyetli ve onurlu bir politika arayışına itti. Temsilcisi olduğu hilâfet makamını etkin bir şekilde kullanarak gerçekleştirdiği bu politikanın adı “İttihad-ı İslam” “Panislamizm”dir. 2. Abdülhamit'in bu konudaki amaçlarını üç esasta toplayabiliriz: Devletin devamını sağlamak, İslam dünyası'nın birliğini sağlamak ve Haçlı ruhunu ve sömürgeciliği mümkün olduğunca frenlemek.
Bundan başka Ermeni meselesi, İngiltere ve daha birçok sorunla uğraşan II.Abdulhamid'in en önemli sorunu Yahudiler ve onların Filistin toprakları üzerindeki emelleri doğrultusundaki çalışmaları olmuştur. Yahudilerin, Filistin'e yönelik yerleşme, yurt ve bağımsız ülke kurma operasyonları Temmuz 1882'lerde resmen başlamıştır. Önceleri Batılı Yahudi zenginlerin Filistin'den para ile Yahudiler için Osmanlı'dan toprak satın alma girişimleri ile başlayan bu operasyonlar, siyonizmin lideri Theodore Herzl'in 18961902 yılları arası tam beş defa İstanbul'u ziyaret ederek amacına ulaşmak için yaptığı girişimlerle yeni bir boyut kazanmıştı.1 II. Abdulhamid Theodore Herzl'in her teklifini -vaat ettiği para ve medya desteğine rağmen- kesin bir dille reddetmiş, padişah, arkadaşı Newlinski aracılığı ile Theodore Herzl'e şu ültimatomu göndermişti:
''Eğer Bay Herzl, senin arkadaşın ise ona söyle, bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim, Suriye ve Filistin alaylarımın askerleri birer birer Plevne'de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi bile geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletinindir. Ben onun hiç bir parçasını veremem. Bırakalım Musevi'ler milyonlarını saklasınlar; benim imparatorluğum parçalandığı zaman Filistin 'i karşılıksız ele geçirebilirler.Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak, bu ülke taksim edilebilir. Ben, canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına asla müsaade edemem.”
II. Abdulhamid, sadece Siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış, onlara karşı Filistin'e yerleşmemeleri için etkin önlemler de almıştı. Bu nedenle de büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunulmuş, Musevilerin Siyonistleşmesini engellemeye çalışmış, Siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin'den Yahudilerin arazi satın almalarını yasaklamıştı. Bu arada hususan Filistin'e yerleşmek isteyen Musevilerle ilgili de, Osmanlı ülkesine girişleri ve, yerleşmelerini engelleyici ciddi önlemler alınmıştı. II. Abdulhamid yönetimi, bu konuda bölgeden gelen şikayetleri de göz önünde bulundurarak, 1892 sonbaharında bir dizi yeni önlem almak zorunda kalmıştır. Yerli ve yabancı kim olursa olsun Yahudilerin taşınmaz mal almalarını yasaklanması, mahalli kadastro ve halka bildirilmişti.Bu yıllarda Osmanlı ülkesinde yabancılara toprak satmak “hem vatan hainliği hem de ahiret azabının” nedeni olarak görülüyor, Padişahın (II. Abdulhamid'in) özel izni olmadan yabancılara toprak satma ve okul, hastane açma gibi misyonerlik kurumlarıyla ilgili haklar kesinlikle verilmiyordu.Sultan II. Abdulhamid, toprağını satmak zorunda kalan Filistinli Arapların topraklarını “Hazine-i Hassa” adına kendisi satın alıyorduBunlar gibi daha uzun dönem ve çeşitli şekilde bu bölgede misyonerler ve Siyonistlerle uğraşan II.Abdulhamid Han yeni uygulama ve kararlarla Siyonizmin en azından kendi döneminde Ortadoğu'da yerleşip yeşermesini önlemeye çalışmıştır.
Yıllar geçtikçe haklılığı daha iyi anlaşılan Sultan II. Abdülhamid, bir yandan kurtlarla dans edip ülkeye zaman kazandırmaya, öbür yandan yetersiz altyapısını hazırlamaya ve insan gücünü yetiştirmeye ayırmıştı mesaisini. İlk denizaltı gemilerimizi donanmaya kazandırması da, imparatorluk sathında binlerce okul açması da bunun yansımalarıydı. O, ülkeyi gelecekteki büyük kapışmaya hazırlamaktaydı; daha doğrusu, bir dünya savaşı kıyametine...
Devam edecek olsak daha ne satırlar yeter ne de sayfalar bu konuya. Konuyla ilgili yazılan doğru kaynakları okumanız ve istifade etmenizi dilerim. Bu değerli Osmanlı Sultanının torunları tarafından daha iyi anlaşılması ve kıymetinin bilinmesi temennilerimle, Allaha emanet olun sayın tefekkür okuyucuları.
Selam ve dua ile…..

Bu Yazı 2611 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar