Sadık Yalsızuçanlar İle Söyleşi: İnsan, Allah'tan Gaflet Edince Yalnızlaşır
01.07.2014        

Sadık Yalsızuçanlar :

“İnsan, Allah’tan Gaflet Edince Yalnızlaşır…”

 

 

Sadık Yalsızuçanlar, 1962 de Malatya'da doğdu. 1983 yılında Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Bir süre İstanbul'da bir yayınevinde çalıştı. 1985 yılında Sivas Ulaş Lisesi'ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. 1987 yılında TRT Kurumu'nun açtığı prodüktörlük sınavını kazanarak TRT İzmir Televizyonu'na yardımcı prodüktör olarak tayin edildi. Daha sonra TRT Ankara Televizyonu Eğitim Kültür Programları Müdürlüğü'nde prodüktör olarak görev yaptı.

'Ana' başlıklı ilk öyküsü Yeni Asya gazetesinin kültür sanat sayfasında yayınlandı. Seksenli yılların ilk çeyreğini yazarak ve okuyarak geçirdi. İlk kitabı Şehirleri Süsleyen Yolcu, 1986 yılında Birlik Yayınları arasında çıktı. Ve aynı yıl Türkiye Yazarlar Birliği'nin yılın hikayecisi ödülünü kazandı. Ana yazı uğraşısı öykü olmasına karşın roman, masal, deneme, araştırma ve söyleşi türlerinde ürünler verdi. İkinci öykü kitabı Gerçeği İnciten Papağan 1992 yılında yayınlandı.

 Yalsızuçanlar'ın basılmış kırkı aşkın kitabı bulunuyor. Öykü dışında iki romanı, iki masal kitabı, çeşitli deneme ve araştırma kitapları yayınlandı. Şark klasiklerinden onikisini (Dede Korkut, Bostan, Gülistan, Kelile Ve Dimne, Mem u Zin, Baharistan, Siyasetname vs. gibi) yayına hazırladı. On kitaplık bilgelik öyküleri dizisi derledi ve metinleri yeniden kaleme aldı.

Edebi uğraşlarının yanı sıra Yalsızuçanlar, sinema ve televizyonun doğasına ilişkin kimi eleştirel teorik kitaplar da kaleme almıştır. Bunlar arasında yayınlandığında hayli ilgi toplayan Rüya Sineması, Televizyon Ve Kutsal ile Tarafsızlık Masalı anılabilir. Televizyonun doğasına ilişkin yazılarını topladığı Televizyon Ve Kutsal, iletişim alanında çalışan eleştirmen ve kuramcıların ilgisini çekti, yurt içinde ve dışında kimi master ve doktora tezlerine konu edildi. Sadık Yalsızuçanlar’ın konu odaklı televizyon, anti televizyon gibi sorunlara ilişkin çok sayıda yazıları bulunuyor. Yazarın kimi belgeselleri yurtiçinde ve dışında çeşitli ödüller aldı, festivallere katıldı.

Evli ve beş çocuk babası olan SayınYalsızuçanlar, Ankara'da yaşıyor

Sadık Yalsızuçanlar ile sanat ve edebiyat anlayışı, yazarlık serüveni ve eserleri hakkında konuştuk:

 

Eser sayınızla yaşınızı oranladığımızda günleri 48 saate çıkarmış olduğunuz kanaati hasıl oluyor. 60’ı aşkın eser vermek herkesin harcı değil. Birçok söyleşi serileri yapıyor, üniversitede derslere giriyorsunuz. Bazı sanat merkezlerinde kurmaca metin yazarlığı dersleri verdiğinizi biliyoruz. Neden bunca koşuşturma?

Tabi bu kitaplara ‘eser’ demeyelim dilerseniz. Benim kitaplarımın çoğu, derleme, yeniden yazım veya dergi/gazete yazıları, söyleşilerden oluşuyor. Birkaç hikaye ve roman yazmışım o kadar. Diyeceksiniz, karalama da olsa, bunca kitap nasıl çıkıyor? Bunu da tez canlılığıma, aceleciliğime bağlayabiliriz. Tuşlara seri basmanın da payı var tabi. Derslere, kurslara gelince… Emekli olunca, öteden beri arzu ettiğim üniversitedeki derslere biraz ağırlık verebildim. Orada da, öğretici olarak değil de, öğrenci dostlarımızla birlikte yeni şeyler öğrenebilme umuduyla hareket ettim. Kurslar biraz işin tuzu biberi oldu. Kıramadığım dostlar rica ediyor, haftasonları İstanbul’a gidiyorum zaten, kurmaca metin yazarlığı dersleri böylece gerçekleşiyor.

Genel olarak sizin eserlerinize baktığımızda asıl okur kitlesini gelecek zamanlarda bulacağını düşünüyoruz. Hep son kitap üzerinden konuşulur ama biz ilk kitabınıza gitmek istiyoruz. Bu günlerde yeniden yayınlanan ŞEHİRLERİ SÜSLEYEN YOLCU VE GERÇEĞİ İNCİTEN PAPAĞAN adlı ilk öykü kitaplarınızın gönlünüzdeki izdüşümü nedir? Bu soyut öykülerin çıkışı nasıl bir örüntü sonucudur? Ve o yıllarda okuyucusunu bulmuş mudur? Yeni okuyuculardan geri dönüşler alıyor musunuz?

Söz ettiğiniz iki öykü kitabındaki öyküleri, seksenli yılların ilk yarısında yazmıştım. Şehirleri Süsleyen Yolcu’daki öyküler, Hacettepe Üniversitesi TDE bölümünde okuduğum yıllarda belirmişti. Onlarda Risale-i Nur eserleriyle gözümü açtığım ışıltılı dünyanın etkisi var. Öğrencilik yıllarımda yarı zamanlı olarak çalışıyordum. Ankara Maltepe’deki Barınak Hotel’de tanıdığım yaralanmış, örselenmiş kadınların öyküsü çoğu. İçimdeki dünya ile dış dünya arasında adeta bir uçurum söz konusu idi. Tanık olduğum acılar o öyküleri yazdırdı. Yazarak o acıları onarabildiğimi hissediyordum. Bu yüzden ilk göz ağrım onlar ve aynı zamanda Risalelerden edinmeye çalıştığım imaj evrenini de kurabildiğimi düşünüyordum. Kitaplar yeniden yayımlanınca doğrusunu isterseniz ilk yayımındakine benzer bir heyecan hissettim. Yeni okurlardan da eskileri gibi tepkiler alıyorum. Bu da bana ilginç geliyor.

Kemikleşmiş okur kitlenizin oluşmasında en etkin eserlerden olan YAKAZA’ dan bahsetmeden geçmek olmaz. İlk romanınız olan YAKAZA da okuyucuyu böylesine büyüleyen şey neydi? Bu gün sayısız kitaba imza atmış, bir çok ayrı alanda eser vermiş birisi olarak geriye dönüp bakınca ne görüyorsunuz YAKAZA’ da, sırrınızı bizimle paylaşır mısınız?

Yakaza da, ilk öykü kitapları gibi, bir ‘roman’ olarak ilk göz ağrımdı. Gerçi romandan çok, anılardan oluşan bir ‘anlatı’ idi. Zaten öteden beri, bu tanımları, türleri pek önemsemedim. İçimden geldiği gibi yazmayı yeğledim. Yakaza tuhaf bir biçimde ‘özel’ bir okur kesimi oluşturdu. Bugün hala, bir söyleşi veya imza gününde, birkaç kişi yaklaşıp, Yakaza’yla ilgili ilk izlenimlerinden, anılarından söz eder…

Orada paralel yürüyen, zaman zaman iç içe geçmiş iki ayrı öykü vardır. Biri, özyaşamöyküsel olanı, diğeri, ellili yıllarda bir Anadolu beldesinde yaşanmış gerçek olaydır. Sanırım, dilinin samimi olmasının da, okur üzerindeki etkisinde payı var. ‘Sır’rından nereye kadar söz edebilirim bilmiyorum ama, özyaşamöyküsel öykü, büyük oranda gerçektir.

Bize biraz da yazma sürecinizden bahsedebilir misiniz? Yeni bir eserin geldiğini nasıl anlıyorsunuz? Fizyolojik ve psikolojik açıdan ne tür değişimler yaşıyorsunuz? Eser bittikten sonra neler oluyor, yeni bir yazım sürecine nasıl geçiyorsunuz?

Yine ‘eser’ sözcüğüne itiraz edeyim. Ben, ‘zor’ yazanlardan değilim. Canım çok fena yandığında yazıyorum bir, bir de, bir şey içimde biraz demlendiğinde…Bir ‘belirti’si olmuyor, hiç olmadık bir zamanda oturup süratli bir şekilde yazmaya başlıyorum. Aceleciliğimden olsa gerek, kısa sürede bitiriyorum.

Yazmak ve okumak dışında kendinizi sağaltmak için ne tür çalışmalar yapıyorsunuz? Her sanatçıda olduğu gibi estetik yönünüzün çok kuvvetli olduğu eserlerinizdeki sinematografik anlatımlardan da belli oluyor.Fotograf çekmek, resim yapmak gibi girişimleriniz var mı yoksa sadece iyi bir takipçi misiniz?

Maalesef yok. Liseye kadar resimle aram iyi idi. Ama sürdürmedim. Ortaokuldaki resim öğretmenim, okulda yetinmeyip evde de birlikte çalışmayı sürdürüyordu. O günlerden tek yaprak kalmamış. Ama çok resim yaptığımı hatırlıyorum. ‘Sağaltmak’ bahsine gelince…Çivi çiviyi söküyor bende. Yorgun isem-ki genellikle öyleyim- daha çok yorulmayı sürdürerek dinleniyorum. Bir şeyi en uç noktasına götürme konusunda özel bir yeteneğim var diyebilirim. Tabi bu hem yıpratıcı hem de başına olmadık işler açabiliyor. Ama, evimin bahçesinde dinlenebiliyorum diyebilirim. Toprakla, ağaçlarla meşgul olmak harika bir şey. Bir de sigara ve kahve…

Sinema kuramı ile ilgili çalışmalarınız ve TRT’de yaptığınız belgeseller gösteriyor ki, Türk sinemasının sizin gibi gözünü hakikate dikmiş kişilerin yepyeni soluklarına ihtiyacı var. Bu yönde çalışmalarınız var mı? Hatta bir okurunuz Cinema Paradiso filmini çağrıştıran kendi çocukluğu ile ilgili bir senaryo çalışması yapmayı düşündü mü diye sormamı da istemişti. Sahi nasıl sinemayla aranız?

İyidir. Çocukluğumda –babam sinema işlettiğinden- çok film seyrettim. Üniversitede de sürdü bu. Ama bir süre soğudum. Doygunluk, bıkkınlık gibi bir hal oldu. Yıllar sonra acıktığımı hissedip tekrar döndüm. Günde birkaç film seyrediyordum. Şimdilerde tabi her filmi seyredemiyorum. Ama mesela Avatar’ı dört kez seyrettim. Hala da seyredebilirim. Sinemayla ilişkim, kötü bir seyirci olmanın ötesine pek geçmedi. Yönetmen olmak isterdim ama pek yeteneğim yok. Birkaç senaryo yazdım. Aslında özellikle çocukluk dönemimi konu alan bir senaryo yazmayı hala da istiyorum ama pek halim kalmadı. Cennet sinemasına benzer şeyler yaşadım. Zaten herkesin bir cennet sineması mutlaka vardır.

Yazmak için nasıl bir ortam tercih ediyorsunuz?

Evimde yazabiliyorum. Çalışma odamda… Şükür kendime ait bir oda var. Orada yazabiliyorum. Geçerken, dolaşırken, ne bileyim bir kahvede-cafe’de, trende, parkta, kütüphanelerde yazamıyorum. Hatta size tuhaf gelecek, başka bir bilgisayarda da (eskiden daktilo idi) yazamıyorum. Şimdi siz sorunca fark ettim. Daha önce de söz olmuştu; ama şimdi daha çok fark ediyorum, bir saplantı olabilir, ama böyle.

Yazdıklarınızı kronolojik bir sıraya koyup incelersek dilinizde bariz bir sadeleşme olduğunu söyleyebiliriz. Ama kelimeler renk değiştirse de kalbe dokunan hallerinden bir şey kaybetmiyorlar. Sizce bunun sebebi nedir?

Aslında insan ilk söylediğiyle son söyleyeceğini haber veriyor. Yaşamı boyunca da dönüp dönüp aynı şeyi yazıyor. Öyküler, romanlar ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin bu böyledir. Dilimde bir sadeleşme olduğu yargısına ben de katılıyorum. Bu, yorulmakla, yaşlanmakla ilgili olabilir.

Sizi çağdaşlarınızdan farklı kılan özelliklerden birisi de hem doğu hem batı kaynaklarına hakimiyetiniz. Tabi ki binlerce sayfa eser okuyarak geldiğiniz bu noktadan yazıya sevdalı genç okurlara ne tür tavsiyeleriniz olur?

Okumalarım sandığınız gibi değil. Özellikle üniversite yıllarında çok okudum. Doymak bilmez bir oburdum. Ne bulursam okurdum. Sonra tabi azalmaya başladı. Biraz daha seçici oldum. Şimdilerde bazı müellifler dışında okuyamıyorum. Hem zaman hem takat azalmış. Tabi, Doğuyu Batıyı diğer dünyaları eleştirel olmasa da izlemek gerekiyor. İnsanlığın bir meta hikayesi var. Bütün birikimlerin toplamı bu. Doğuyla Batı arasındaki ilişkileri de öğrenmek lazım. Bunun için insanın ömrü yetmiyor tabi.

Sizi heyecanlandırdığını belirttiğiniz bir çalışmanız da yeni çıkan kitaplarınız arasında yer alan ANADOLU MAYASI. Uzun bir süre emek verilmiş olan bu çalışma, 13 bölümlük bir belgesel ile bir yıldır sürdürdüğünüz söyleşi dizisinin kıymetli bir armağanı gibi. Anadolu Mayası sözcük öbeğinin çekimi etrafında oluşturulan düşünce çemberinden beklenen nihai amaç nedir, bu mayanın tekrar tutması gelecek günler için neyi ifade etmektedir?

Anadolu Mayası’nı değerli dostum Mukaddes Mut TRT için çekmişti. Ben de biraz kıyısından bulaştım. Kitaplaştırma düşüncesi benden geldi. Bütün söyleşiler deşifre edildi, düzeltildi ve H Yayınları okura sundu. Ben de zaman zaman okuyorum. İşlevsel, güzel bir çalışma olmuş. Tabi orada değerli düşüncelerini serdeden hocalarımıza şükran borçluyuz. Özellikle de Anadolu Mayası kitabının yazarı Yalçın Koç hocamıza. Türkiye henüz Yalçın hocanın kitabını fark edemedi. Ama son yıllarda ortaya konmuş çok çok kıymetli fikirlerin yer aldığı bir kitap. Biz, Mukaddes hanımla birlikte o kitaptan hareket ettik. Anadolu’yu Mayalayanlar da o etkiyle gelişti, vücut buldu. Tabi mayalanma sürüyor. Sürecektir de. Yunus Emre diyor ya, ‘her dem yeni doğarız/bizden kim usanası’

Son romanınız Birdenbire ile okurlarınızla yeniden buluştunuz. Birdenbire’nin derdi neydi? Bu kitapla ne anlatmak istediniz?

Dervişlikten söz ettiniz, Birdenbire gerçek bir ‘derviş’in öyküsü… Günümüzde yaşayan, kanlı-canlı, yaşamın içinde, kravatlı bir dervişi anlattım. Karısının, işyerindeki oda arkadaşının dahi dünyasının sırlarına tam olarak vakıf olmadığı birini…

Yıllardır böyle bir hikaye yazmak istiyordum, sonunda nasib oldu. Hikaye büyük oranda gerçek; ama yeniden kurdum. Anlatılabildiği ölçüde anlattım. Kendi öykümün içinden anlattım. O ünlü sözü hatırlayalım: ‘Aramakla bulunmaz, bulanlar ancak arayanlardır.’ Birdenbire bunun öyküsü…

Gerçeği öznel deneyimler sonucu sahiplenebildiğimiz yargısını çok doğru buluyor ve metinlerinizin ne kadar metaforik olsa da tecrübelerinizden doğduğunu ifade ediyorsunuz. Bu noktada şu soru aklıma geliyor, yazar yaşamadığı bir şeyi anlatamaz mı? Yani bir cinayeti anlatmak için katil, bir tecavüzün acıtıcılığını aktarabilmek için mağdur olmak mı gerekir?

Daha kaba bir eğretileme kullanayım. Yumurtadan anlamak, söz etmek için tavuk olmak gerekmiyor. Zaten yaşamamış olsanız bile, yazarken bir tür ruh göçü yaşıyorsunuz. Dolayısıyla zihnen/ruhen dahi olsa yazdığınız şeyi bir anlamda yaşamış oluyorsunuz. Örneğin hiç görmemiş olsanız da, Gazze veya Kaşgar’da zulme maruz kalan bir insanın acısını derinden hissedip anlatabiliyorsunuz.

Bir yazınızda, “Yakınlaştıkça birbirine karşı körleşiyor insanlar” diyorsunuz. Kendimiz dışındaki herkes öteki iken nasıl bir yakınlık kurmalıyız ki ötekiyle körleşme yaşamayalım?

‘Öteki’ tabirine itirazım var. Fiziksel olarak da böyle değil mi? Yaklaştıkça nesneler flulaşır. Tabi bunu bir eğretileme olarak görmek lazım. Olayın içinde insan bazen ölüyor, körleşiyor. İki insan da birbirine çok yaklaştığında körleşme olabiliyor. Bunu önlemek çok güç. Hayreti kuşanmış olmak gerekiyor. Bunun için de çocuk gibi olmalı.

Aşk ve sevgi günümüzde içi boşaltılmış kavramlar haline geldi. Oysa siz “İnsanın kendi doğasının kuytularını görmesine neden olan, ona ruhunun farklı fotograflarını gösteren gerçek aşktır.” diyorsunuz. Acaba ölüm gibi habersiz çıkagelen aşkı nasıl tanıyacağız? Takılıp kaldığımız mecazlardan hakiki aşka nasıl kanatlanacağız?

Hakiki aşk, aşkın doğrultusunun Allah’a olanıdır. Her aşk Allah’tandır ama İlahi olmayabilir. İbn Arabi’nin tabiriyle söylersek, ‘şehvetin ilmi eksik ise’ mecazdan kurtulamıyor insan.

“Sanat yapmaya başlayınca kaybolur, kedi için mırıltı neyse insan için şiir odur” manasında bir aktarımda bulunuyorsunuz. Öyleyse hakiki şiir okuruna ne söyler?

İfade, İsmet Özel beye ait. Şiir tabi ‘devrimci’ bir niteliğe sahiptir. Paz, vahye benzetir onu. Tabi, şiir, bir dehadan çıkmış ise. Hakiki şiir, insanı kelimenin tam manası ile uyarır. Şair, bu anlamda Nietzsche’nin pazarda dolaşan nidacı meczubu gibidir.

İlk kez sizin eserlerinizde karşılaştığım ve çok etkilendiğim bir anekdotta şöyle diyor Ebu zer, “Yalnızlık zor değil mi?” diye soranlara. “İnsanlarla daha zor!” Ne olacak yalnızlığımıza sığışamadıkça sahte beraberliklerde tükettiğimiz yaşamlarımız? İnsan nasıl kurtulur yalnızlıktan, modernite ile kirletilmiş mutsuz bir dünya fotografından, köleleştikçe özgür olduğu sanrısını yaşamaktan?

İnsan, Allah’tan gaflet edince yalnızlaşır. Hani İbn Arabi bir inziva anında, menziline bir dostu ansızın girince irkilir. Ne olduğunu soran dostuna şöyle der : ‘Sen gelene değin Sevgilimle birlikteydim. Sen gelince yalnızlığa düştüm.’

Şöhret zehirli bir baldır der büyükler. Açık Deniz, Uyandırma Servisi ile Geçmiş ve Gelecek adında üç tv programı yapıyorsunuz. Televizyonun yadsınamaz gerçeği olarak programla birlikte mutlaka okur-hayran kitlenizde bir değişim ve artış olmuştur. Egoların şişirildiği günümüzde herkes şöhretin yani zehrin peşinde. Bu konuda siz nasıl bir reçete uyguluyor, egonuzu nasıl kontrol altında tutuyorsunuz?

Egoyu kontrol altında tutmak ne mümkün! Hevanın denetlenmesi öyle kolay bir mesele olsaydı… Ama benim için ‘şöhret’ söz konusu olmadığı için, ‘tehlikesi’ de pek yok gibi…

Bu arada bir örgüt üyeliğiniz de ortaya çıktı. Neydi o?

Sormayın! Tevhid Selam bilmem ne örgütü... Meğer üyeymişim haberim yok. Türkiye yeni bir darbe girişimiyle karşı karşıya. Maalesef Türkiye’nin kendisine güvendiği, sevdiği bir hareketin içine girmiş olan virüs, Türkiye genelini tehdit eder hale geldi. Bu bağlamda uydurma bir örügt üzerinden yüz binlerce insan dinlenmiş, takib edilmiş. Tabi korkunç bir şey. Önümüzdeki süreçte işin arka planı aydınlanacaktır. Yeni yeni ortaya çıkan bilgiler ve belgeler de gösteriyor ki bir darbe planlanmış. Başarıl olsaydı yüzlerce belki binlerce kişi tutuklanacak, yargılanacak, haksız yere cezaevine konulacaktı. Ama Hakk’ın da bir planı var.

Son olarak okumayı ve yazmayı hayatlarının merkezine oturtmuş genç arkadaşlarımıza neler söylersiniz? Gündemi takip etmek, gazete okumak, sosyal paylaşım alanlarında yapılan sanal gezintiler birer vakit kaybı mıdır? Goethe’nin, “Allah’ım! Hayat ne kadar kısa, sanat ne kadar uzun” diye yakındığı söylenir. Milyonlarca kitabın yayınlandığı bir dünyada gönül ülkesinin sahilline ulaşmak isteyenler nasıl bir okuma süreci takip etmelidir?

Bilenlere sormalı. Gerçi bilenler de konuşmuyor pek. Ama seçerek okumalı. Öğrendiğimiz bir hikmeti yaşamadan yenisine talip olmamalı…

 


Bu Yazı 5467 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • ÖZMEN 04.10.2014 13:37:38
    SAYIN VE SEVGİLİ TEFEKKÜR YAZARLARI 04-10-2014 BUGÜN CUMARTESİ GÜNÜ SİZLER ÇOK İYİ BİLİYORSUNUZ AMA BUGÜN KURBAN BAYRAMININ 1.GÜNÜ SİZLERİN VE TÜM MÜSLÜMANLARIN KURBAN BAYRAMINI KUTLAR. EN İYİ DİLEKLERİMLE KUTLARIM VE BÜYÜKLERİMİN ELLERİNDEN ÖPERİM
  • ÖZMEN 20.09.2014 17:42:17
    TEFECİLER ALLAHIN GAZABINA UĞRAYACAKLARINI BİLMİYORLAR KENDİLERİNİ BİR ŞEY ZANNEDİYORLAR HERHALDE.