Sahabe Anlayışı ve Sahabe Bilinci
..        

“Sohbet arkadaşı” anlamına gelen “Sahabe”, Peygamberimizin sohbetinde bulunmuş, onu dünya gözüyle görmüş, can kulağıyla onu dinlemiş, ona arkadaş ve dost olmuş, ona iman etmiş, getirdiklerine inanmış insanlar gelir.
Peygamberimiz ne söylemişse, ne anlatmışsa, nelerden haber vermişse hepsini tereddütsüz kabul etmişler. “Baş göz üstüne” demişler.
Sahabiler, Peygamberimizi çok sevmişler. Dünyada en çok Peygamberimize gönül vermişler. Onun üstünde bir başka insanı sevmemişler. En yakınlarının sevgisi bile onun sevgisinin önüne geçmemiş.
Sahabiler, Peygamberimizi annelerinden, babalarından, çocuklarından, kardeşlerinden ve bütün insanlardan daha çok sevmişler.
Peygamberimiz (a.s.m.), sahabilere seslendiğinde, “Anam babam size feda olsun! Buyurun yâ Resulallah!” diyerek önüne can atmışlar.
Sahabiler daha önce sıradan birer insandı. Çoğu cahil, vahşi ve kaba saba kişilerdi. Her türlü ahlâksızlığı, çirkinliği ve kötülüğü çekinmeden işlerlerdi.
Kızlarını diri diri toprağa gömecek kadar katı kalpli olan bu insanlar, Peygamberimizi tanıyınca, İslâma girince, artık karıncayı bile incitemeyecek derecede bir merhamet ve şefkate ulaştılar.
Daha önceleri cahil ve vahşi olan bir insan gelir, Peygamberimizin sohbetine katılır, İslâmla şereflenirdi. Daha sonra Peygamberimiz onu Çin ve Hindistan gibi büyük ülkelere gönderir, o da oraya gider, onlara medeniyet dersi verirdi.
Sahabilerin gözü ve gönlü, aklı ve kalbi hep Peygamberimiz’deydi.
Peygamberimizin yanından ve peşinden hiç ayrılmazlardı. Yeni bir âyet inince hemen ezberlerine alırlar, bir hadis duyunca hemen öğrenirlerdi.
Sahabe yalan söylemezdi
O zamanlar iman ile küfür arasındaki, hayırla şer arasındaki, doğruyla yalan arasındaki mesafe Cehennemle Cennet arası kadar birbirinden uzaktı.
Öyle ki, sahabiler küfre düşmekten ne kadar kaçarlarsa; yalan söylemekten, yalana düşmekten de o kadar kaçarlardı.
Çünkü yalan inkârcıların işiydi, yalanı ancak kâfirler söylerdi, Allah'ı ve Peygamberi yalanlayanlar sadece onlardı. Yalancı insan dünyada perişan, âhirette de rezil olurdu. Yalan insanı Cehenneme sürüklerdi.
Sahabe yalan söylemezdi, söyleyemezdi, söylemesi mümkün değildi, söylemek aklına bile gelmez, hayalinden bile geçmezdi.
Onların dünyasına yalan hiç mi, hiç girmemişti, giremezdi de. Ölürlerdi de, yalan söylemeye yanaşmazlardı. Ölmeyi yalana tercih ederlerdi.
Çünkü iman doğruydu, doğruluktu. Yüce Allah hep doğruları haber veriyordu.
Peygamberimiz hep doğruları anlatıyordu. Cennete de ancak doğrular gidebilirdi.
Peygamberimizin en birinci sahabisi, Peygamberimizden sonra en faziletli insan, sahabiler içinde en önde gelen, Allah'ın en çok sevdiği ve övdüğü sahabi Hazret-i Ebû Bekir'in en önemli özelliği, doğru bir insan olmasıydı.
Gerçekten de Hz. Ebû Bekir sözü, özü doğru bir insandı, dosdoğru bir Müslümandı.
Peygamberimiz ne söylemişse, ondan ne duymuşsa hiç tereddüt etmeden inanan bir insandı o.
Bunun için Peygamberimiz ona doğru sözlü anlamında “Sıddık” unvanını vermişti. Hayatında hiçbir biçimde yalana teşebbüs etmemiş, hiçbir şekilde yalan çukuruna düşmemişti.
Sahabenin en büyük özelliği
Sahabilerin en büyük özelliği, her zaman Allah rızasını düşünmeleriydi.
Devamlı olarak “Ne yaparız da Allah bizden razı olur? Nasıl davranırız da Allah'ın rızasına ulaşırız? Rabbimiz bizden ne ister?” derlerdi
Sahabilerin bütün dertleri, merakları, düşünceleri hep buydu, dünyalarında, kafalarında bundan başka bir şey yoktu.
Bu arada onlar da dünyada yaşıyorlardı. İş güç sahibiydiler. Bir kısmı tüccar, bir kısmı çiftçi, bir kısmı işçiydi. Çoğu evli barklı insanlardı. Çoluk çocukları vardı. Çalışıyorlar, çabalıyorlar, iş görüyorlardı.
Ama yaptıkları bütün işlerinde Allah'ın rızasını esas alıyorlardı. Allah'ın razı olmadığı, Allah'ın istemediği, Allah'ın uygun görmediği, Allah'ın yasak ettiği şeyleri yapmazlardı.
Dünyayı Allah'ın eseri olarak sevmişlerdi. Gördükleri her varlık onlara Allah'ı hatırlatırdı. Her varlık onları Allah'a götürürdü. Her şey onları Allah'ın rızasına taşırdı.
Çünkü dünya Allah'ın mülküydü. Her varlık Yaratıcısını tanıtıyor, Yaratıcısını anlatıyor, Yaratıcısını sevdiriyordu.
Bu şekilde dünyaya çalışmak, dünya işleri görmek, Allah'ın mülkünde çalışmaktı.
İbadet ederken nasıl Allah'ı hatırlıyor, düşünüyor ve anıyorsa, işlerini yaparken, çalışırken de aynı şekilde Allah'ı aklından ve gönlünden çıkarmıyordu.
Zaten âhiret dünyada kazanılmıyor mu? Burada ektiklerimizi ve ettiklerimizi Cennette bulmayacak mıyız, Cennette görmeyecek miyiz?
Sahabaye çok şey borçluyuz
Bizler sahabilere çok şey borçluyuz. Onlara minnet borcumuz var, onlara şükran duyuyoruz, kalblerimizde onların apayrı bir yeri vardır.
Onları hiçbir şekilde unutamayız, onları aklımızdan çıkaramayız, onları hep takdir duyguları ile anarız.
Çünkü onlar İslâmın ilkleridir. İlk Müslümanlardır. Allah ve Resûlüne ilk inanan, ilk iman eden insanlardır.
Onlar devamlı en ön safta yer aldılar. Her konuda öncüdürler. Her konuda öncelikleri vardır.
Bundan dolaylıdır ki, dünyanın sonuna kadar gelecek bütün Müslümanların hizmet ve sevaplarının bir misli onların amel defterine yazılır. Çünkü hayırlı bir hizmeti ilk başlatan kişi, o hizmeti yapanların sayısı kadar sevap alır.
İslam dininin kurulmasında, Kur'ân nurlarının yayılmasında en önce onlar görev aldılar. Onlar İslâm ağacının kökü, İslâm sarayının temelidirler. Onların o zamanda yaptıkları hizmetler küçük değil büyüktür, az değil çoktur, bir değil bindir.
Onun içindir ki, kimse sahabeye yetişemez. Sahabeye yetişmek için de sahabe olmak gerekir. Zaten bu da mümkün değildir.
Biz sadece onların İslamı yaşayışlarını örnek alarak onların omuzlamış olduğu mukaddes emanete sahip çıkarak onları sevmiş oluruz.


Bu Yazı 2977 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar