Sahabenin İhtilaflarının Kaynağı: Adalet-i Mahza ve Adalet-i İzafiye
17.01.2014        

Sahabenin İhtilaflarının Kaynağı:

Adalet-i Mahza ve Adalet-i İzafi Kavramları

Prof. Dr. Bünyamin Duran

 

 

Sahabe Çevresi, Hz Peygamberi gören onunla tevhidî düzlemde buluşan mü’minler ve Hz. Peygamberi görmediği halde Sahabî mü’minlerin irşad ve eğitim faaliyetine katılan “Tâbiin” topluluğundan oluşur.

Sahabeler, Risalet Çevresi’nden aldıkları ders ve eğitimle “insan-ı kâmil”in tüm vasıflarını kazanmışlardı. Sahabe ortamı bireye "dıştan fazilet sağlayan" bir nitelikteydi. Çünkü o zamanda Risalet çevresinin inşa ettiği sosyal ve kültürel hayat tamamıyle Allah'n rızası ve muradını anlamak üzere dizayn edilmişti. Bütün zihinler, Allah'ın rızasına uygun mekanizmalar üretmeye yönelmişti. Bütün kalpler, "Allah'ımız bizden ne istiyor?" sorusunu cevaplamaya çalışıyordu. Bütün akıllar, kâinattaki Esma-i İlahiyye’nin sırlarını çözmeyi merak ediyordu. Cereyan eden olaylar, kişiler ve toplumlararası ilişkiler, bu çizgi üzerinde yer aldığından her oluş fertlere yeni bir idrak ve irfan kazandırıyor, kişinin kabiliyet ve fikrini geliştiriyor ve tenvir ediyordu. Her fert belli yaşa geldiğinde önemli bir birikime sahip olarak sanki yüksek bir bilim ve düşünce adamı düzeyine ulaşıyordu. Bir de bu alanda çalışmalara girmişse, çevrenin sağladığı "dıştan yararlar"la çok kısa zamanda ciddi bir "müçtehid" olabiliyordu. En önemlisi o zamandaki her bir Sahabi her şeyini Allah yolunda feda etmekten geri durmayacak bir fedakârlık düzeyine sahipti. Hem mallarını, hem canlarını İ’la-yı Kelimetûllah uğrunda feda edebiliyordu.

Sosyal-siyasal çevrenin meydan okuması Sahabede ekonomik hayatta adalet, hikmet ve dayanışma; sosyal hayatta rengi, dili, soy ve sopu ne olursa olsun görülmemiş bir kardeşlik ve arkadaşlık; dini hayatta, tevhid, ubudiyet, iman, zikir, tefekkür, marifet, aşk, ihlas ve samimiyet gibi “insan-ı kâmil”in tüm vasıflarını hayatlarında müesseseleştirmelerine ortam hazırlamıştır. İman, ibadet, ve eylem planında Sahabe olağanüstü bir performans göstererek yeni bir medeniyetin çekirdeğini oluşturmuşlardı.

Burada şunu hemen vurgulayalım ki; Sahabeler de beşerdi. Onların da beşerîlikten kaynaklanan arzuları, ihtirasları ve içtihadları vardı. Bu eğilimlerin her zaman çakışması ve aynı düzlem üstünde buluşması mümkün olmuyordu. Zaten olması da doğal değildi. Bundan dolayı aralarında İ’la-yı Kelimetullah sürecine ulaşma konusunda ve yönteminde görüş ve içtihad farklılıkları doğabiliyor, hatta bu farklılıklar kılınçlarla çözümleme yoluna kadar bile varabiliyordu.

Sahabenin ihtilaflarını ‘Adalet Mahza’-‘Adalet-I İzafi’ kavramları yoluyla inceleyebiliriz.

ADALET-İ MAHZA’YA DAYALI SİYASET

İslam’ın insanlık tarihine en büyük armağanlarından biri insanların ırkları, renkleri, dinleri ve mensup oldukları sınıf ve statüleri nedeniyle ayrıcalık elde etmelerini önlemesi; her bireyi hukuk önünde eşit kabul etmesidir. Gerçekten İslam’ın tertemiz bir oksijen gibi, mazlum, ezilmiş, itilmiş ve sömürülmüş toplumlar arasında sür’atle yayılmasının nedenlerinden biri sahabe çevresinin anti-ırkçı, adil ve insana değer veren kişiler olmasıydı denilebilir.

İslam’ın yönetim tarihinde uygulandığı şeklini dikkate alarak Bediüzzaman adaleti; ‘adalet-i mahza’ ve ‘adalet-i izafi’ olmak üzere ikiye ayırır. Adalet-i mahza, kişi hakkının tüm cepheleriyle garanti altına alınmasıdır. Bu, basitliği, önemsizliği, ihmal edilebilirliğine bakılmaksızın hakkın hak olarak dikkate alınması ve mutlaka yerine getirilmesini ifade eder. Kamu hakkı, toplum hakkı, ulus hakkı, insanlık hakkı da olsa, bu haklar kişi hakkını ortadan kaldırıyorsa, kişi hakkına öncelik verme ilkesine dayanır. Bediüzzaman bu ilkeyi "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez" (En’am/164) âyetine dayanarak geliştirir. Ona göre her insan kanun önünde sadece kendinden ve kendi yaptığından sorumludur. Kardeşi, aşireti, partilisi de olsa, kimse başkasının işlediği suça ortak sayılmaz. Sayılsa bile sadece bir nevi taraftar sayılabilir, tarafgirliğin cezası da bu dünyadaki mahkemeler değil, ahiretteki mahkemelerdir.

Oysa Bediüzzaman’a göre çağımızda eski çağlardaki zulümlere taş çıkartacak zulüm ve haksızlıklar edilmekte, bu zulümler de "kamu yararı" adına yapılmaktadır. "...Vahşet ve bedeviliğin dehşetli bir kanun-i esasisi [anayasası] olarak kabul ettikleri.. şimdikilerin de siyasetlerinin nokta-i istinadı şudur ki: ‘Cemaatın selameti için fert feda edilebilir. Vatanın selameti için eşhasın hukuku nazara alınmaz. Devletin siyasetinin selameti için cüz’î zulümler nazara alınmaz’ diye bir tek cani yüzünden bir köyü mahvetmekle bin masumun hakkını nazara almaz. Bir tek caninin yüzünden bin adamın kılınçtan geçirilmesini caiz görür..." (Emirdağ Lahikası II. Kur’an ise haksız yere bir insanın öldürülmesini tüm insanları öldürmeye eş tutar. (En’am/164). Bediüzzaman’ın Kur’an’dan elde ettiği adalet anlayışı şöyle özetlenebilir: "Bir adamın cinâyetiyle başkaları mesul olmaz. Hem bir masum, rızası olmadan, bütün insanlığa da feda edilemez—kendi ihtiyarıyla, kendi rızasıyla kendini feda etse, o fedakarlık bir şehadettir ki, o başka meseledir." (Emirdağı Lahikası II)

Adalet-i mahza’nın başka bir ilkesi insanların kul olarak Allah ve kanun önünde eşit statüde olmalarıdır. Devlet başkanı, orduların komutanı, mahkemelerin reisi, ulemanın şeyhi de olsa, hiç kimsenin kanun önünde zerre kadar imtiyazı ve önceliği olamaz. Kanun önünde değil, fakat sosyal olarak insanların üstünlüğü, mensup olduğu ırk, sahip bulunduğu renk, ait olduğu sınıftan değil, sadece fazilet ve "takva"sından kaynaklanır. En adil, en şefkatli, en yardımsever, en imanlı, en fazla Allah’tan korkan, toplumsal itibar açısından en değerli ve en faziletli kişilerdir. Yine bu ilkeye göre suçlar keyfî ve subjektif usullerle değil, doğrudan, somut ve objektif usullerle belirlenmelidir. Ne devlet başkanının, ne de ahlâkçının kendi temayül ve düşüncesine göre suç icad etmesi mümkün değildir. Bu yaklaşıma göre suçlar kesin ve somut delillerle isbat edilinceye kadar insanların temiz, suçsuz ve kusursuz olduğu kabul edilir. Potansiyel suç ve suçlu diye bir kavram yoktur. Devlet başkanı da olsa kimsenin insanların özel hayatını kontrol etme, merak etme ve denetleme hakkı yoktur. İnsanlar özel hayatlarında sadece Allah’a karşı sorumludur. Bu görevi Allah adına kimse kullanamaz. Dolayısıyla kişinin özel hayatıyla ilgili, Allah dışında kimseye hesap verme zorunluluğu yoktur.

Adalet-i mahza: yaşanan ilke

Bu ilkeler sadece kağıt üzerinde kalan ilkeler olmamış; sahabiler tarafından önemli ölçüde uygulanmıştır. Gerçekten sahabiler adalet-i mahza’yı ilk olarak günlük hayatlarında bir kültürel norm haline getirmişler ve bunu dalga dalga hayatın tüm cephele-rine yaymışlardır. İlk İslam çağında sosyo-politik hayat doğrudan adalet-i mahza’ya dayalı olarak dizayn edilmiştir. Raşid Halifelerden her biri, ilk olarak kendi nefislerinde bu ilkeyi yaşamış, daha sonra da toplumu o ilkelerle yönetmeye çalış- mışlardır. Bu ilkenin ilk ve en çarpıcı yansıması her halifenin kamu malından haksız olarak zerre miktar yememe konusunda aşırı duyarlı davranması olayı olarak değerlendirilebilir. Günümüz insanının mantığını çatlatacak birkaç olay zikredelim:

Hz. Ebu Bekir halife seçilmiş ve devlet başkanı olmuştur. Henüz hazineden para almamaktadır. Geçimini daha önceki işini sürdürmekle sağlamaktadır. Hz. Ömer yeni halifenin para kazanmak için pazara gittiğini görür ve Ebu Bekir'i kamu işleriyle daha fazla ilgilenmesinin daha uygun olacağı konusunda uyarır. Fakat halifenin günlük geçimine bir çözüm bulmak amacıyla da şura meclisine hazineden belli bir maaş bağlanmasını teklif eder ve bu teklif kabul edilir. Halifeye orta halli bir insanın ihti-yacını temin edecek miktarda maaş bağlanır. (Kandehlevî, c. 2, s. 419).

Hz. Ebu Bekir halife olduğu iki yıl boyunca hazineden aldığı sekiz bin dirhem maaşı öleceği zaman tekrar hazineye geri ödenmesi için varislerine vasiyet eder. Vefat ettiği zaman da kızı Hz. Âişe o parayı yeni halife Hz Ömer’e gönderir. Hz. Ömer’in bu olaya tepkisi ilginçtir: "Allah Ebu Bekir’e rahmet eylesin. Kendisinden sonra gelenlere çok ağır bir yük bıraktı" diye mırıldanır. Hz. Ebu Bekir, varislerine bir kuruş bırakmadan tüm servetini hazineye devrederek vefat eder.

Benzer olay Hz. Ömer döneminde de yaşandı. Devlet başkanına verilen maaş başkanın ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyordu. Hz. Ömer maddi sıkıntı içine düşmüştü. Bunun üzerine şura heyetinden Hz. Osman, Ali, Zübeyr ve Talha kendi aralarında istişare ederek Hz. Ömer’in maaşının yükseltilmesi gerektiğine karar verdiler. Fakat bunu Hz. Ömer’e nasıl anlatacaklardı? Bir formül buldular. İlk olarak konuyu Hz. Ömer’in kızı Hafsa’ya açacaklar, o da uygun bir dille babasına aktaracaktı. Hafsa kabul etti ve bir ara fırsat bulunca babasına teklifi açtı. Bunu duyar duymaz Ömer’in yüzü kıpkırmızı oldu ve sert bir şekilde "Bu teklifi sana kim getirdi?" diye sordu. O da "Bana isimlerini vermememi söylediler" diyerek isim vermedi. Bunun üzerine Ömer Hafsa’ya "Bu teklifi getirenlerin kim olduğunu bilseydim, onların yüzlerini tokatla karartırdım" dedi. Aynı zamanda Hz. Peygamber’in dul eşi olan Hafsa’yı da ikna etmek istiyordu ve ona şu ilginç ve ibretli soruları sordu:

"Kızım, Rasulullah’ın giydiği en güzel elbisesi nasıldı?"

Hafsa: "Rasulullah’ın bendeki en güzel elbisesi kırmızı toprakla boyanmış iki parçadan ibaret bir takım elbiseydi. Bunu sadece yanına yabancı heyetler geldiğinde ve bir de cuma namazına giderken giyerdi," dedi.

Ömer: "Rasulullah’ın yediği en iyi yemek neydi?"

Hafsa: "Ona arpa unundan ekmek yapardık ve ekmek daha sıcakken üstüne tulumun altında kalan yağdan biraz dökmek suretiyle ekmeği yumuşatıp önüne koyardık. O da bunu iştahla yerdi" dedi.

Ömer: "Ya seninle beraber yattığı zaman en iyi yatağınız nasıldı?" diye sordu.

Hafsa: "Bizim kalın bir çulumuz vardı. Yazın onu iki kat yaparak üstünde yatardık. Kışın da bir tarafını altımıza serer, bir tarafını da üstümüze örterdik," dedi. Bunun üzerine biraz yumuşayan

Ömer: "Kızım onlara söyle! Rasulullah ve onun halifesi nasıl kanaat ile geçindi ise, ben de öyle geçineceğim; onların tekliflerini kabul etmiyorum" diyerek son noktayı koydu. (Kandehlevi, c. 2, s. 420-421)

Sahabe çevresi tüm sosyo-kültürel politikalarını adalet-i mahza ilkeleri çerçevesinde belirlerken dış dünyadaki yönetimler ise egemenlikleri altındaki insanları ezdikçe eziyordu. İslam’ın toplumlar arasında süratle yayılmasının nedenlerinden biri sahabenin uyguladığı adalet-i mahza politikası ise, diğeri de sözkonusu dönemde varolan sosyo-politik şartlardı. Siyasal karmaşa, ahlâkî başıbozukluk ve dinsel yozlaşmayla birlikte boy gösteren sınıf ayrıcalıkları kitleleri İslâm devrimine kucak açmaya hazırlamıştı. Yönetimin, siyasal sistemin, dinsel hiyerarşi ve ruhbanlık düzeninin, toplumsal yapının kökünden değişmesi, o dönemde herkesin umutla beklediği birşeydi.

Gerçekten İslâm da, tam vaktinde, Yakın ve Ortadoğu'nun iki büyük imparatorluğunun uzun savaşlar içinde birbirlerini tükettikleri bir çağda doğmuştu. Bizanslılar, ağır ve baskıcı vergi
düzeni ve muhalif kiliselere karşı uyguladıkları keyfî zulümler yüzünden Semitik ve Koptik [Sâmi ve Kıptî] uyruklarını ezdikçe ezmişler, bu toplumların aşırı nefretini kazanmışlardı. Pers imparatorluğu için de durum aşağı yukarı böyleydi. Devletçe benimsenen Zerdüştîliğe karşı olanlar, aşırı baskı ve zulüm yüzünden çoğu yerde başkaldırıyorlardı. Bu nedenle, dönemin her iki süper gücü de gücünü insanlara baskı ve zulüm olarak gösteriyordu. Her iki büyük gücün sınır bölgelerinde de yıllarca bunların baskısı altında inleyen, kurtulmak için fırsat arayan halklar yaşıyordu. Bizans sınırları içinde Ortodokslarla Monofizitler arasındaki ortak unsurlar yeterli bir güç ortaya koymaktan çok uzaktı.
Müslümanların Bizans ve Pers imparatorluklarına karşı gerçekleştirdikleri fetihlerin sür’at ve önemine dikkat çekerek, A. Guillaume şöyle yazar: "Eğer halk fetihlere karşı tepki gösterseydi, bu zaferlerin hiçbirisi gerçekleşemezdi". Ona göre "En kolay fethedilen ülke Mısır olmuştu. Burada halk, Bizans yönetimine karşı başka hiçbir yerde görülmemiş ölçüde derin bir yılgınlık içindeydi." Bu psikolojik ortamdan dolayı "... 640 yılında, onbin kişiden daha az bir kuvvet bütün Aşağı Mısır'ın çok kısa süre içinde fethedilmesine yetti" (İzzetî, 1984, s. 197).

Ne var ki, İslâm'ın yayılmasını, Müslüman fetihlerini, bütünüyle negatif etkenlere, bölgedeki süper güçlerin, yaygın dinlerin çöküşüne bağlamak doğru değildir. Muhakkak ki, İslam'ın yayılmasında, bizzat İslam'ın yapısında taşıdığı, Müslümanların kişiliğini yansıttığı pozitif nitelikler büyük rol oynamıştır. Bizans ve Pers yönetiminin buyruğunda, hâlâ, düzenli, disiplinli silahlı güçler vardı; Roma savaş geleneği henüz bütünüyle gücünü kaybetmemişti. Persler ise hâlâ Roma ordularını bile bozguna uğratıp kaçıran zırhlı süvari alaylarına sahipti. Bu nedenle, mevcut şartlar, Araplar için fetihleri kolaylaştıracak nitelikler taşıyor olsa bile, İslâm'ın yayılmasını sağlayan başlıca etken, Müslümanların adil ve dürüst politikalar uygulamış olmalarıdır. Bu değerler çağdaş insanı şaşırtacak kadar şanlı ve anlamlıydı.

Burada bir olayı zikretmekte fayda vardır: Heraklius'un asker toplayıp, kendilerine karşı yürüdüğünü haber alan Müslümanlar, Hums sakinlerinden aldıkları cizyeyi geri ödediler ve bunu yaparken onlara: "Şu anda size destek olamayacak, sizi koruyamayacak kadar meşgulüz. Siz kendi başınızın çaresine bakın" dediler. Hums halkı onlara şu cevabı verdi: İçine düşeceğimiz zulüm ve baskı şartlarına, sizin yönetim ve adaletinizi tercih ederiz. Sizin yardımınızla muhakkak ki, Heraklius'un ordusunu püskürtebiliriz". Gerçekten Hums halkı, şehrin kapılarını kapayarak bütün güçleriyle kenti savundular. Müslümanlara teslim olan diğer şehirlerin sâkinleri de aynı şeyi yaptılar. Müslümanların zafere ulaşmasından sonra, şehirlerinin kapılarını açarak onları şarkılarla, çalgılarla karşılayıp cizyelerini ödediler. (İzzetî, 1984).

Sahabe çevresinin adalet, şefkat ve merhameti sadece yakın çevrelerine değil, aynı zamanda uzak insan yığınlarına, hatta hayvan varlığına da idi. İnsanların özel hayatları her türlü müdahaleden arındırılıyor, toplumsal değerlerine aşırı önem veriliyordu. Aynı şekilde vergi konusunda beyanları esas alınıyor, devlet gücü kullanılarak zorla malları ve mülkleri ellerinden alınmıyordu. Modern devletlerin bile oldukça despot ve dayatmacı politikaları karşısında sahabe çevresinin son derece esnek, toplumsal değerlere saygılı, insanların beyanlarına güven duyan yaklaşımları ancak Tevhid-duyarlılıktan kaynaklanabilirdi.

Hz. Ali derin bir şefkat ve saygı insanıdır. Kamu ajanları tarafından insanların rahatsız edilmemesi, özel yaşantılarına müdahale edilmemesi, mahremiyetlerine girilmemesi, doğallıklarına dokunulmaması, misafirlik gibi yeni külfetlerle karşı karşıya bırakılmaması, sert ve fevri davranışlarla korkutulup ürkütülmemesi, Hz. Ali’nin tavsiyeleri arasındadır. Bu tavsiyeler, tek kelimeyle, insana ve insan şeref ve haysiyetine saygıdır. İnsanlara değer verme, onları şerefli birer varlık olarak algılamadır.

Hz. Ali’nin şefkat ve merhamete dayalı politikası sadece saygıyla da bitmemektedir. Büyük halife, insanların beyanının esas alınarak kendilerine güvenilmesi; vergi toplama konusunda zor ve dayatmalara başvurma yoluna gidilmemesi gerektiğini de vurgular. Aynı duyarlılığın hayvan varlığına da gösterilmesini ister. Zekat hayvanlarını merkeze getirecek çobanların yavrulu olanlarının sütünü sağarak yavrularını aç bırakmamasını, otsuz ve susuz yerlerden götürerek aç ve susuz bırakmamasını, yolculuk esnasında hayvanlara eziyet ve işkence etmemesini ister. Bu belge aynı zamanda hayvan hakkının resmî olarak dikkate alındığının da belgesidir.

ADALET-İ MAHZA’DAN ADALET-İ İZAFİ’YE

Sahabeler arasında adalet-i mahza-adalet-i izafi tartışmaları yine Hz. Ali döneminde başladı. Hz. Ali gibi bir Şah-ı Velâyet, fitnenin bir kasırga halinde her tarafı kasıp kavurduğu bir ortamda halife oldu. Aslında Hz. Ali’nin halife oluş şartları tek kelimeyle yürek parçalayıcıydı: heterojen ve anarşist ruhlu marjinal eli kanlı grupların (Hz. Osman'ın kanına girdiler) baskısı ve dayatması altında biat şartları yerine getirilmiştir. İslam’ın başkenti eşkiya sürüleri tarafından işgal edilmiş, devlet başkanının kanına girilmiş, zorbalar her tarafı kontrol altına almışlardı. Yeni seçilen halife Hz. Ali ise mutlak adalet ve mutlak faziletten zerre miktar ayrılmayan bir devlet başkanı idi. Gerçekten tarih ilginç bir paradoksla karşı karşıya bulunmaktaydı. Bir tarafta, kimsenin haksız yere burnunun bile kanamasını arzu etmeyen bir yeni yönetim; öbür tarafta müslümanların emîri, Hz. Peygamberin damadı, dünyada iken cennetle müjdelenmiş bir cennet insanı, Hz. Peygamberin bile haya ve edebine saygı duyduğu, aynı saygıyı meleklerin de duyduğunu ifade ettiği bir halifenin yerde duran kanlı cenazesi... Dört-beş bin kişiyi bulan darbeci grubun tümü mü cezalandırılacak, yoksa Hz. Osman’a kılıç çalan katil bulunup o mu cezalandırılacaktı? Çünkü adalet-i mahza suçun subutunu kesin ve somut delile bağlıyordu. Katil kesin olarak belirlenmeden insanların cezalandırılması adalet-i mahza’ya uymuyordu. Ancak, ortada gelişen olaylar da mutlaka bir kesin çözüm bekliyordu. İşte, tam bu noktada Hz. Ali ile Hz. Âişe, Zübeyr, Talha ve Muaviye gibi sahabiler görüş ayrılığına düşüyor ve bu ayrılık kanlı çatışmalara ortam hazırlıyordu.

"Hazret-i Ali, adalet-i mahzâyı (mutlak adalet) esas alıp Şeyheyn (Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer) zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihad etmiş. Muârızları [Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr] ise, Şeyheyn zamanındaki safvet-i İslâmiye [İslam’ın gücü] adalet-i mahzâya müsait idi; fakat mürur-u zamanla [zamanın ilerlemesiyle] İslâmiyetleri zayıf muhtelif akvam hayat-ı içtimaiyeye girdikleri için, adalet-i mahzânın tatbikatı çok müşkül olduğundan ‘ehvenü’ş-şerri ihtiyar’ [ehven şerrin seçilmesi] denilen adalet-i nisbiye esası üzerine içtihad ettiler. Münakaşa-i içtihadiye siyasete girdiği için muharebeyi intaç etmiştir."

Şâh-ı Velâyet ünvanını alan Hz. Ali'nin başına gelenler ise Bediüzzaman'a göre:"O mübarek zât, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere lâyıktı..." Eğer siyasette tam bir başarı göstermiş olsaydı, veya Emevîler gibi dünya sultanlığını tercih etmiş olsaydı "Şâh-ı Velâyet" ünvanını bihakkın kazanamayacaktı. "Halbuki, zâhirî ve siyasî hilâfetin pek çok fevkınde mânevî bir saltanat kazandı ve üstad-ı küllî hükmüne geçti, hattâ kıyamete kadar saltanat-ı mânevîsi bâki kaldı" (Nursî, c. I, 1994, s. 393).

İslam toplumlarının girdiği bu yeni dönem bunalım ve kriz dönemi idi. Ancak, kriz derin ve yaygın değil, kısmî ve aşılabilirdi. Çünkü henüz Hz. Peygamberin sahabesi hayattaydı, yine tüm niyet, beklenti ve kararları Allah rızasına dönüktü. Fakat olayların çözümü veya devlet yönetimi hakkında farklı yaklaşım ve içtihadlara sahip idiler. Tarafların her biri müçtehid düzeyinde bilge ve yönetici kişiler olduğundan farklı içtihadlar ve görüşlere sahip olmaları kaçınılmazdı. Bir tarafta Hz. Peygamberin dizinin dibinden ayrılmamış Hz. Ali ve benzeri sahabe, diğer tarafta da hayatı uzak bölgelerde geçmiş, ordunun başında fethe iştirak etmiş, devlet yönetiminde bulunmuş Hz. Muaviye ve benzerleri. Doğal olarak bu iki kadronun dünyaya bakış ve yönetim anlayışları farklı olacaktır. Nitekim çok geçmeden arka arkaya patlak veren olaylar bu iki kadronun birini katı bir devletçiliğe, diğerini de Hz. Peygamberde gördüğü şekilde pür-fazilet arayışına sevketmişti. Bediüzzaman'a göre, Hz. Ali ile Hz. Muaviye'nin ihtilafı hilafetle saltanatın ihtilafı idi:

"Amma Hazret-i İmam-ı Ali'nin Vak'a-i Sıffin'de Hazret-i Muaviye'nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilâfet ve saltanatın muharebesidir. Yani, Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dînî ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler. Siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler" (Nursî, c. I, 1994, s. 393).

Bediüzzaman'ın da ifade ettiği gibi Hz. Ali hilafet için, Hz. Muaviye saltanat için savaşıyordu. Hz. Ali'nin yaklaşımını anlayabiliriz; ancak, Hz. Muaviye'nin yaklaşımını anlayabilmek için Hz. Muaviye’yi kısaca tanımakta fayda vardır:

Hz. Muaviye, Hicretten 15 yıl önce Mekke'de dünyaya geldi. Babası ünlü Mekke şef ve aristokratlarından Ebu Süfyan, annesi de yine babası kadar ünlü Hind idi. Ailesi Mekke fethedilene kadar müslüman olmadı, Hz Peygamberin aleyhinde savaştı, Mekke’nin fethinden sonra toptan İslam’ı kabul ettiler. Ebu Süfyan, Mekke için son derece önemli bir şahsiyetti. Peygamberimiz ona ayrı bir değer veriyordu. Mekke fethedilirken Mekkelilerin Kâbe’ye veya onun evine sığınması istenmişti. Müslüman olduktan sonra Hz. Peygambere oğlu Muaviye'yi sır katibi olarak yanında istihdam etmesini rica etmiş, Peygamberimiz de kabul etmişlerdi. Muaviye müslüman olduğunda 23 yaşındaydı. Muaviye'nin asil ve oturaklı bir kişilik sahibi olması ikinci halife Hz. Ebubekir'in de dikkatini çekmiş, kardeşi Yezid'in maiyetinde Suriye'nin fethiyle görevlendirmişti. Muaviye genç yaşından itibaren devlet hizmetinde komutan olarak görev almış, çok sayıda kentin fethine katılmıştı. Daha sonra Hz. Ömer tarafından Ürdün'e vali olarak atandı, kardeşi Yezid ölünce Suriye valiliğine getirildi. Hz. Osman zamanında ise bölgedeki diğer vali-ler de ona bağlanarak "Süper Vali" konumuna yükseltildi. Uzun müddet süper vali olarak görev yaptı.

İslam ordularının merkezi Suriye idi. Çünkü Suriye o dönemde serhat şehri niteliğindeydi. Bizans sınırını oluşturuyordu. Orduların kumandanı da aynı zamanda süper vali olan Muaviye idi. Genellikle, ta-rihçiler Hz. Muaviye'nin özel hayatında dindar ve takva sahibi, yönetim işlerinde de yetkin bir devlet adamı ve komutan olduğu noktasında birleşirler. Hz. Muaviye için insanlara karşı son derece cömert, halim selim, olaylar karşısında soğukkanlı ve temkinli, dünya ve yönetim işlerinde ileri derecede pragmatik ve rasyonel, kamusal faaliyetleri objektif kurumsal ve bürokratik mekanizmalarla yapan, protokol ve tefrişat işlerine önem veren, devleti zayıflatacak, toplum huzurunu bozacak faaliyetler karşısında alabildiğine kararlı, sert ve haşin bir devlet adamı portresi çizilir.

Hz. Muaviye bu nitelikleriyle Şam'da bulunan askerlerin takdir ve beğenilerini kazanmış bir devlet bürokratı ve yöneticisi sıfatıyla Hz. Ali'nin karşısına çıkıyordu. Hz. Muaviye taraftarlarındaki genel kanaat İslam dünyasının içine düştüğü bunalım ve kargaşanın üstesinden ancak Hz. Muaviye’nin gelebileceği istikametindeydi. Hz. Ali'nin ferdî fazilet, asalet, takva, celadet ve safvetini kabul etmekle birlikte, mevcut kadrosuyla ve yönetim şekliyle fitnenin önüne geçemeyeceği, İslam dünyasının giderek daha da parçalanacağı, askerî gücün daha da zayıflayacağı, sınırda fırsat kollayan Bizans ordusunun saldırıya geçip tüm İslam topraklarını işgal edeceği endişesi içerisindeydiler. Muaviye ve taraftarlarının içtihadlarına göre sosyal ve siyasal hayatın ciddi bir kaos içine girdiği bir dönemde, fitne şebekelerinin birer birer yuvalarından çıkıp topluma baskı ve dayatmalarla hakim olduğu bir ortamda adalet-i mahzayı esas alarak yönetim politikası belirlemek fitnenin daha da derinleşmesi ve yaygınlaşmasına neden olacaktı. Hz. Osman'ın katillerinin objektif ve somut delillerle belirlenmesi mümkün olmadığından katillerin cezalanamayacağını öngören politikasıyla Hz. Ali ve taraftarları, onlara göre, müslümanları huzur ve barış içinde yönetemezlerdi.

Hz. Muaviye halife olunca tam bir bürokratik devlet kurdu. Yönetim politikası olarak adalet-i izafiyi benimsedi. Devleti zaafa uğratacak, müslümanların birliğini bozacak her türlü propaganda ve faaliyete sert ve kararlı şekilde karşılık verdi. Hz. Hasan’ın da ona biat etmesiyle onun döneminde yaklaşık yirmi yıl huzur ve fetih yılları yaşandı. O da, i’la-i Kelimetullah’ı esas alıyor ve mümkün olduğunca bütün kaynakları bu yola tahsis ediyordu. Ancak, Hz. Ali ve selefleri gibi, mutlak fazilet ve mutlak adalet peşinde değildi. Mutlak faziletin bu ortamda uygulanamayacağı içtihadında idi. Bazı telkinlerle oğlu Yezid’i veliaht olarak belirledi. Biraz ikna, biraz dayatmayla, birkaç sahabe dışında, tüm müslümanların oğlu Yezid’e biat etmelerini sağladı. Bu konudaki içtihadı da yine devlet ve İslam milletinin birlik ve bütünlüğü idi. Oğluna uçsuz bucaksız bir ülke, kurumlaşmış bir devlet, devlet işlerinde uzmanlaşmış yüksek performansa sahip yönetici-ler, ihtilafı en aza inmiş bir toplum bırakarak vefat etti.

Muaviye ile birlikte adalet-i izafi çağı başlamıştı. Yeni anlayışta devlet ve devletin bekası ön plana çıkmış, ferdin hakkı ve menfaatı ikinci plana itilmişti. Bu çağı izleyen dönemlerde adalet-i izafi'den de sapmalar, zulüm ve açık haksızlığa varan politikalarla karşılaşılmıştır. Kamu otoriteleri tarafından kişilerin ibadet, düşünce, inanma ve yaşama haklarına saldırılar olmuş, devletin ideolojisi kişilere dayatılmaya çalışılmıştır.

KAYNAKLAR:
1- Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, c.I-II, Nesil Yayınları, İstanbul, 1994.
2- Bünyamin Duran, İslâm Toplumlarında Sosyo-Ekonomik Değişme, Ankara,1998
3-Hz. Ali, Nehcü’l Belağa, Çev. Beşir Işık vd., Ankara, 1990

4-Abdülkerim Zeydan, İslamda Fert ve Devlet Münasebetleri, Kayıhan Yayınları, 1978

5- Ebulfeyz İzzeti, İslamın Yayılış Tarihine Giriş, Çev. Cahit Koytak, İnsan Yay., 1984


Bu Yazı 3179 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar