Şair Vaiz ve Kahraman: Mehmet Akif
03.03.2016        

ŞAİR, VÂİZ VE KAHRAMAN: MEHMET AKİF

 

Mahmut KAPLAN

           

Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,

İslam’ı uyandırmak için haykıracaktım.

Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak,

Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım!

Haykır! Kime, lâkin? Hani sahipleri yurdun?

Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;

Feryadımı artık boğarak, na’şını tuttum,

Bin parça edip şi’rime gömdüm de bıraktım.       S.409

 

Mehmet Akif, Türk Milletinin, en sıkıntılı dönemini yaşadığı 19.yüzyılın sonlarında dünyaya geldi. Osmanlı Devletinin en buhranlı çağlarında yetişti. Ruhunda, cihan devletinin acılı, hüzün dolu bir macera içinde çöküşe sürüklenişinin ıstırabını bütün ağırlığıyla hissetti. Devlet gün geçtikçe kan kaybediyor, suyu çekilen bir deniz gibi içine kapanıyordu. Çeşitli tedbirlerle çöküşe dur denmeye çalışılsa da kan kaybı artarak sürüyordu. Böyle bir ortamda yetişen Mehmet Akif, doğu ve batının ilmiyle mücehhez münevver bir fert olarak çırpınıyor, kötü gidişe engel olmak için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Devletin içinde bulunduğu durum onu, bireysel duygular yerine topluma yön vermek, insanları uyandırmak için lazım olanı anlatmaya yöneltmişti.

Balkan Harbi’nin ardından Osmanlı Devleti kendini bir oldubittiyle birinci dünya savaşının içinde buldu. Felaketler üst üste geliyordu. Herkes şaşkın, herkes hayret ve dehşet içindeydi. Akif, bir münevver, bir aydın olarak üzerine düşen her göreve koşuyor, hatta o zamanın İstihbarat teşkilatı olan Teşkilat-ı Mahsusa içinde yer alıyor, görevli olarak Almanya’ya, Arabistan’ın Necid çöllerine gidiyordu. Çanakkale Zaferinin haberini alınca Arabistan’da bir tren istasyonunda bu kahramanlığın destanını yazıyordu. Anadolu’da İstiklal savaşı kıvılcımları parlarken Akif, işgal altındaki İstanbul’da büyük bir acı içinde gelişmeleri izliyordu [1]

Akif şöyle der: Türklerin 25 asırdan beri İstiklâllerini muhafaza etmiş oldukları tarihen ispatlanmış bir hakikattir. Halbuki Avrupa’da bile bağımsızlığının başlangıcı bu kadar eski zamandan başlayan bir millet yoktur. Türk için istiklâlsiz hayat imkânsızdır. Tarih de gösteriyor ki Türk, istiklâlsiz yaşayamamıştır.”[2] Şair, hücuma, taarruza uğrayan masum insanların intikamını alacağı gibi, zulüm gören milletinin çocuklarını da lisanının kılıcıyla müdafaa edecektir.[3]

“Bir millet ki bütün vücudu durur da yalnız çenesi işler elbette yaşamaz.”[4] Milletin çocuklarına düşen, istiklalinin korumak için geceli gündüzlü çalışmaktır. Ancak asırlardır sadece konuşmakla yetinmişiz. Avrupa ilerlemiş, bizi fersah fersah geride bırakmıştır.

Kastamonu kazalarındaki vaazında şöyle diyordu: “Önümüzdeki düşmanı sürüp çıkarmazsak arkamızda dîni, îmanı, ırzı, namusu, evlâdı, iyali barındıracak bir karış yer kalmamıştır”[5] Anadolu Türk’ün olduğu kadar İslam’ın da son kalesiydi.

Akif Balıkesir’de:

Şairin Balıkesir’de bazı arkadaşları vardı. Bunlardan biri de Hasan Basri Çantay’dı. Hasan Basri, bu ilimizde Ses adında haftalık bir gazete çıkarıyordu. Akif’in bu dergide  “Yeis Bedbinlik” başlıklı bir yazısı yayımlanmıştı. Akif tahminen 1920 yılının Ocak ayı sonlarında bu ile bir yolculuk yaptı. Eşref Edip şöyle diyor: “Bütün bu ümitsizlik içinde Üstad  bir an fütura, bıkkınlığa düşmedi. O, bu milletin istiklâlsiz kalacağını hatırına bile getirmiyordu. Ayvalık’ta, Karesi’de  (Balıkesir) başlayan Harekât-ı Milliye’nin mutlaka büyüyeceğine, bütün memlekete yayılacağına imanı vardı. ”[6]

Akif bu heyecanla Balıkesir’de Zağanos Paşa camii’nde halka va’z eder. Cemaat camiin dışına taşar. Şair vaazına şu mısralarla başlar:

Cihan altüst olurken seyre baktın, öyle durdun da,

Bugün bir serserisin, derbedersin kendi yurdunda

            ….

Bu hürriyet, bu hak bizden bugün âheng-i sa’y ister;

Değil üç dört alından, hep alınlardan boşansın ter.

Birlik ve beraberliğin önemine vurgu yaptığı vaazında özetle şu konular üzerinde durur, halkı, irşad etmeye, uyarmaya çalışır: İslam cemaatleri el ele vermeli, çalışmalı. Evet birlik lâzımdır; dünya için de ahret için de.[7]. Sahabe-i Kirâm efendilerimizin giydikleri libaslar neresinden eskirdi, bilir misiniz? Omuzlarından. Çünkü daima cemaatle kıldıkları namazda saflar âdetâ sabun kalıpları gibi idi. O ayrı ayrı vücutlar namazda yekpâre birer duvar kesilirdi.[8]

El birliğiyle bugün vatanı savunmalı, asla karamsar olmamalı. Emin olmalıyız ki canla başla çalışırsak, aradaki bölünme sebeplerini kaldıracak olursak İslam vatanını kurtarırız. İnşallah bundan sonra İslâm âlemi hakkındaki celâl tecellisi cemâle dönüşecektir.[9]

Millet fertleri arasında haksız bir ye’sin, umutsuzluğun, manasız bir kötümserliğin günden güne şiddetini artırarak hüküm sürdüğünü görüyoruz.[10]

Düşman, kapılarımıza kadar dayanmış, onu kırıp içeri girmek, harîm-i nâmûs ve şerefimizi çiğnemek istiyor. Bu nâmerd taarruza karşı koymak, kadın erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar her ferd için farz-ı ayn olduğu bir an bile hatırdan çıkarılmamalıdır.[11]

Konuşmasını bitiren Akif, camii dolduran binlerce Balıkesirli’nin heyecan ve gözyaşları arasında Allah’tan sabır, sebat ve yardım dileyerek kürsüden iner. Daha birkaç gün Hasan Basri’nin evinde konuk olur, millî mücadeleye taraftar olanlarla şehrin ileri gelenleriyle konuşur, yüksek bir moralle İstanbul’a döner.[12]

İstanbul’dan izinsiz ayrıldığı için üyesi ve başkâtibi olduğu Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’den azl edilir. Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı 16 Mart 1920’de İngilizler tarafından basılıp dağıtılınca şehir fiilen işgal edilmiş olur. 23 Nisan’da 66 vilayetten ve İstanbul’dan gelen milletvekilleri ile Ankara’da Büyük Millet Meclisi  açılır.

Akif Ankara’da: TBMM açıldıktan sonra Akif’te Anadolu’ya geçme arzusu artar: Mehmet Akif Anadolu’ya geçmeyi düşündüğü bu günlerde Ankara’dan, Mustafa Kemal Paşa’dan bir davet almıştı. M.K.Paşa, milli hareketin manevi cephesini güçlendireceği düşüncesiyle Sebilürreşad’ın Ankara’da yayınlanmasını istemiş ve bu isteğini Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey vasıtasıyla M.Akif’e iletmişti.[13]

Ankara’dan aldığı davet üzerine Anadolu’ya geçmeye karar veren M. Akif, bu düşüncesini yakın arkadaşı Eşref Edib’e şu sözlerle açıklar: Artık burada duracak zaman değildir. Gidip çalışmak lâzım. Bizim tarafımızdan halkı tenvire, aydınlatmaya ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın.[14]

Akif’in Ankara’ya gelişini Hakimiyet-i Milliye şu haberle duyurur: “Pek hassas ve ulvî İslâm şairi Mehmet Akif Bey dahi İstanbul’dan çıkarak birkaç gün evvel Ankara’ya muvasalat eylemiştir. İlhâmât-ı şâirânesinin menba-ı asili bilhassa hakimiyet-i diniye ve gayret-i vataniyyesinde olan bu güzîde İslâm şairi, aynı zamanda erbâb-ı ilim ve hikmetin en ileri gelenlerinden bir şahsiyet-i mümtazdır da. Milletin giriştiği mücadele-i vatanperverâne İslam şairi Mehmet Akif Bey’in himmet-i hamiyetkârından pek çok feyiz ve kuvvet alacaktır. Şair-i hakîm-i İslamın önümüzdeki Cuma günü halka bir mev’ize irad buyuracağını memnuniyetle haber aldık.”[15]

 M. Akif, kendisinden beklenen hizmeti vakit kaybetmeden ifaya koyulur, vaazlarıyla halkı aydınlatmaya, milli mücadeleye katılmaya teşvike başlar. Akif bu amaçla Ankara merkez olmak üzere bütün İç Anadolu vilayetlerinde vaazlar vererek görevini yerine getirir. Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Dinar, Antalya ve Konya şairin gidip halkı irşat ettiği yerlerden bazılarıdır. Burdur vaazı muhteşem olur. Onu bir kere dinleyen ve eli silah tutabilen bütün erkekler ailesiyle vedalaşıyor, evini, karısını, çocuklarını Allah’a emanet ederek cepheye koşuyordu.[16]

Ankara hükümeti sağda solda baş gösteren isyanları bastırmak, isyancıları irşat etmek için bir “irşat heyeti” kurar. Bu heyette, Hamdullah Suphi, Ali Şükrü, Refik Beyle birlikte Mehmet Akif de yer alır. Bu heyet, Konya’da baş gösteren isyanı durdurmak için bu ile gider. Oğlu Emin şairin buradaki çalışmalarını şöyle dile getirir: “ Babam Konya’da Kuva-yı Milliye’yi takviye edebilecek gönüllü kafilelerini çoğaltmak, bu yol uğrunda milletin gönlünde heyecanlar yaratmak maksadıyla nutuklar söyledi. Konferanslar verdi. Kalabalık insan kitleleri onu huşu içinde dinliyor, sözlerine hak veriyorlardı.”[17]

Mustafa Kemal, istifa eden Burdur milletvekili yerine Mehmet Akif’in seçilmesine yardımcı olmasını, Konya vali vekili Fahrettin Bey’e çektiği telgrafla tavsiye eder. Akif, seçilip meclise gelir, 15 Temmuz 1920’deki celsede yemin ederek milletvekili olur. Aslında haberi olmadan Biga’dan da mebus seçilmiştir ancak o Burdur’u tercih eder.

Akif Kastamonu’da: Eşref Edip, Akif’in tavsiyesine uyarak Sebilürreşad’ın klişelerini alarak İnebolu’ya oradan da Kastamonu’ya gelir. Akif Kastamonu’da sevinçle karşılanır. O sıralar bu şehirde yayınlanan Açıksöz gazetesi şu haberi verir: “Büyük İslâm şairi Edib-i a’zam Mehmet Akif Beyefendi iki gün evvel şehrimize gelmiştir.”[18] Sebilürreaşd’ın Kastamonu’daki ilk nüshasının basılması da sevinçle karşılanmıştır. Bu sayıda Akif’in, Nasrullah Camiinde verdiği va’zın on bir sayfalık özeti de yayınlanır.

Kastamonu Nasrullah Camii’nden hitabı: Bu vaazın ana başlıklarını şöyle hülasa edebiliriz “…o halde düşmanlarımızın kuvvet namına neleri varsa hepsini elde etmek için çalışmak her müslümana farz-ı ayndır.[19]

Aramıza sokulan fitneleri, fesatları, fırkacılıkları, kavmiyetçilikleri, daha bin türlü ayrılık, gayrılık sebeplerini ebediyen çiğneyerek, yok ederek, el ele, baş başa vereceğiz. Hep beraber çalışacağız.[20]

Ey Müslümanlar, tefrikadan, ayrılık gayrılık hislerinden, duygularından uzak durunuz.( Abdülkadiroğlu, s.146)

İslam’ı, evet, tefrikalar kastı, kavurdu;

Kardeş, bilerek, bilmeyerek, kardeşi vurdu.

Can gitti, vatan gitti, bıçak dîne dayandı.

Lâkin, o aman silkinerek birden uyandı   s.428    

Ey Müslümanlar, birbirinize girmeyiniz; sonra kalplerinize meskenet, tembellik, cebanet, korkaklık, acz, bıkkınlık çöker de devletiniz, saltanatınız, şevketiniz, toptan elinizden gider(Abdülkadiroğlu, s.146)

Akif, ülkede çıkan iç isyanların batılı devletlerin kışkırtmasıyla olduğunu uzun uzun anlatarak, cemaati uyanmaya çağırır. Bize kabul ettirilmek istenen antlaşmaların arkasındaki kötü niyeti ortaya serer… İngilizlerin bizi yok etmedeki amaçlarını şöyle anlatır: Dünyadaki tek bağımsız İslam devleti Türkiye’dir. Bu devlet bağımsız kalınca diğer Müslüman milletler de bağımsızlık için savaşacaklardır. Onların kolunun kanadının kırılması için bizim ortadan kaldırılmamızı istiyorlar. İyi biliniz ki bu bir avuç halkın bütün İslam âleminde pek büyük mevkii, pek büyük itibarı vardır.( Abdülkadiroğlu, s.153)

Akif, vaazının sonlarında adeta kükreyerek şöyle der: Kahraman ecdadımız bu sübhanî emaneti korumak uğrunda canlarını feda etmiş, kanlarını seller gibi akıtmışlar. Savaş meydanlarında şehid düşmüş, İslam sancağını yere düşürmemişlerdir. Mübarek cesetlerini çiğnetmiş; şeriatin harim-i pâkine yabancı ayak bastırmamışlar. Babadan evlada, asırdan asıra intikal ede ede bize kadar gelen bu büyük, bu aziz emanete, hiyanet  kadar zillet tasavvur olunabilir mi? Yoksa bizler o muazzam ecdadın torunları değil miyiz? (Abdülkadiroğlu, s.159)

Avrupalılar ele geçirmeyi kararlaştırdıkları memleketin halkı arasına önce tefrika sokar, senelerce milleti birbiriyle boğuştururlar. Sersem halk bu yolla yorgun düştükten sonra da gelip çullanırlar.”[21] “Birbirimize karşı gereksiz davranışları, kabalığı, sertliği bırakmalıyız.”[22]

“Yaşayabilmek için, câhillik denilen bu yüz karasından kurtulmalıyız; Tanrı indinde, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu (Zumer,9)?”[23]

“Ey cemâat-ı müslimîn! düşman eline geçen Müslüman yurtlarının hâli bizim için en etkili bir ibret tablosudur. İslam’ın son sığınağı, son limanı olan bu güzel toprakları düşman istilası altında bırakmayalım.

 Va’zını şu dua ile bitirir:

Yâ ilahî bize tevfikini gönder!

Amin!

Doğru yol hangisidir, millete göster!

Amin

Akif’in, Nasrullah Camiinde verdiği bu vaaz Sebilürreşad’da yayımlanınca derginin bu sayısı Anadolu’nun her tarafına kucak kucak gönderilir.

Akif’in bu hitabesinin halk üzerindeki tesirini gören hükümet, şairden bütün Kastamonu ilçelerini dolaşmasını rica eder. Şair, etrafına toplananlara Sevr’in kötülüklerini bütün çıplaklığı ve dehşetiyle anlatır. Bu mesaisi yaklaşık iki ay sürer. Akif, Eşref Ediple birlikte derginin klişelerini de alarak Ankara’ya döner. Taceddin Dergâhı’na yerleştirilir. Dergâh bu günden sonra bir edebiyat meclisine dönüşür. Akif’in dostları, mebuslar onu yalnız bırakmazlar.

Eşref Edib, Mustafa Kemal Paşa’nın, Ankara istasyonunun küçük bir odasında Akif’i kabul ederek baş başa görüştüklerini ve ona şöyle dediğini nakleder: “Kastamonu’daki vatanperverane mesainizden çok memnun oldum. Sevr muahedesinin memleket için ne feci bir idam hükmü olduğunu Sebilürreşad kadar hiçbir gazete memlekete neşredemedi. Manevi cephemizin kuvvetlenmesine Sebilürreşad’ın büyük hizmeti oldu. Her ikinize de bilhassa teşekkür ederim.”. Dergi, 467.sayısından itibaren Ankara’da yayınlanmaya başlar.  (O.Akandere, agm.)

Akif Çankırı’da[24]: Mehmet Akif’in, İstiklal Savaşı yıllarındaki hizmetleri arasında Kastamonu ve civarında yaptığı faaliyetlerin ayrı bir yeri vardır. Mehmet Akif, yanında Çankırı (Kengırı) mebusu Hacı Tevfik Bey, Binbaşı Halim Bey ile Kastamonu’ya doğru yola çıkmıştır. Kafileyi Kalecik ilçesi yakınlarında Çankırı Kafkas topçu alayı kumandanı Yahya Bey karşılar. Çankırı’da Kafkas Topçu Alayının oluşu ve Çankırı’nın Kuvâ-yı Milliye ruhu ile çalkalanması Mehmet Akif’i çok memnun etmiştir. Akif, 15 Ekim 1920 Cuma günü Ulu Cami’de bir vaaz verir. Mehmet Akif, ibadetten önce hürriyetin geldiğini ve hürriyet olmadan yapılan ibadetlerin kabul olmayacağını, kâfirin işgali altında olan halifenin de esir olduğu dolayısıyla gerçek halife olamayacağını söyler.

Yunan askerleri 8 Temmuz 1921’de ilk Osmanlı başkenti Bursa’ya girer. Olmadık şenaatler, rezaletler işler. Akif de birçok vatansever gibi bu olaydan derin üzüntü duyar, Taceddin Dergâhı’nda ünlü Bülbül şiirini kaleme alır ve Hasan Basri Çantay’a ithaf eder. Hasan Basri, şiiri iki kez okutur ve “Üstad bülbülünüz gülistân-ı âsârınızın en bedii en coşkun bir dilidir.” der. Akif, bu şiiri yazdığı sıralarda Yunan ordusu Yalova, Gemlik civarında Müslüman köylerini yakıyor; İzmit’te çoluk çocuğu bir eve doldurarak ateş ediyor, Müslümanların burun ve kulaklarını kesiyordu.” (O. Akandere, agm.). Nihat Sami Banarlı bu şiir hakkında şöyle diyecektir: “Bülbül” şiirinde kelimeler ağlıyor, millet ise kan ağlıyordu. Bakışlar nerede bir al görseler şiddetle ürperiyor, her alı bayrak sanıp onun geleceğinden endişe endişe ediyordu.” (O.Akandere, agm.)

İnönü zaferinden yaklaşık iki ay önce Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekili İsmet Bey, Maarif vekili Rıza Nur’u ziyaret ederek bir milli marşa duyulan ihtiyacı dile getirir. Maarif vekaleti bir yarışma açarak bütün kurumlara bildirir. Seçilen şiire 500 lira ödül verilecektir. Yarışmaya 724 şiir katılır. Ancak bunların hiç biri yeterli bulunmaz. Maarif vekili Hamdullah Suphi, Akif’in yakın dostu H. Basri Çantayla görüşerek şairi böyle bir marş yazmaya ikna etmesini söyler. Akif, konan para ödülünden dolayı katılmamıştır. Buna bir çözüm bulunur. Maarif vekili şaire şu mektubu gönderir:

 “Pek aziz ve muhterem efendim.

İstiklal Marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zat-ı üstâdânelerinin matlup şiiri vücuda getirmeleri maksadın husulü için son çare kalmıştır. Asil endişenizin icap ettirdiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyiç vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile derin hürmet ve muhabbetlerimi arz ve tekrar eylerim efendim. 5 Şubat 1337/1921”

Akif, Tacettin dergâhına çekilir ve marşı yazar. Şiir 17 Şubat 1921’de hem Sebilürreşad hem de Hakimiyet-i Milliye’de yayınlanır. Marş, meclisin gündemine ilk kez 26 Şubat 1921’de gelir. Görüşmeler yapılır. İkinci görüşme 1 Mart 1921 dedir. Başkanlık kürsüsünde Mustafa Kemal vardır. Basri Bey, marşın Hamdullah Suphi Bey tarafından kürsüden okunmasını teklif eder. Teklif kabul edilir. Hamdullah Suphi, şiiri okur. Büyük bir coşkuyla dinlenir. Sürekli ve şiddetli alkışlarla sık sık okuma kesilir. Marşın resmen kabulü ise 12 Mart 1921’deki celsede gerçekleşir. Akif, para ödülünü Darül Mesai adlı yardım kuruluşuna bağışlar.

İstiklâl Marşı, İstiklâl Harbi’nin manevî cephesinde yapılmış en büyük ve muzaffer bir taarruzdu. O zaman millî Mücadelenin mutlaka zaferle neticeleneceğine inanmış olanlar, yani sağlam iman sahipleri bile İstiklâl marşı’ndan yeni manevi güç almışlardı. Şair Mehmet Akif, yürekleri çelikleştiren Marşı’nı yazmak suretiyle İskiklâl Harbi’nin manevî cephesinde çarpışan kahramanlardan biri olmuştur.[25]

Sakarya Savaşı ve Büyük taarruzda M. Akif’in faaliyetleri:

Bir ara duyulan ihtiyaç üzerine başkentin Kayseri’ye taşınması konusu gündeme gelir. Akif bu teklife karşı çıkar. Sonunda Kayseri’ye taşınmaktan vazgeçilir. Hasan Basri Akifname’de, şairin o günlerdeki durumunu şu cümlelerle dile getirmiştir:

“İstiklâl muharebelerinin devam ettiği sırada Akif’i görmeli idiniz. O,kafesleri yırtan arslanlar gibi kükrüyordu. Düşman Ankara’ya yaklaştığı sırada Akif, hiç istifini bozmadı, onun kuvve-i maneviyesi zerre kadar sarsılmadı: etrafındakilere hep ümid, hep iman, hep cesaret telkin etti. Sanki o, kocaman bir dağ idi.”(O. Akandere, agm.).

Akif’in “Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz diye biten şiiri düşmanın tam Ankara’ya doğru gelmeye başladığı sırada yayınlanmıştır. Kazanılan Sakarya zaferi şairin inancını pekiştirmiştir. 24 Temmuz 1922 tarihinde ordunun moralin takviye ve tebrik için cepheye bir heyet gönderilmesi kararlaştırılır. Akif de bu heyetin içindedir. Akif cephede çok duygulu anlar geçirir, içini umutla dolu Ankara’ya dönerler. Emin Akif, babasıyla savaş meydanlarını dolaştıklarını, Bilecik ve havalisinde Yunanlıların kaçarken çıkardıkları yangınları söndürmeye iştirak ettiklerini anlatır.

1936’da Mısır’dan dönünce Feridun Kandemir şairle yaptığı röportajda sorar:

Ya büyük zafer üstadım… O anda ne duydunuz?

Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeniden canlanmış gibi nereden geldiği bilinmez bir ışıkla gözlerinin içi gülerek:

-Ah! Diyor ve bir an bırakıyor kendini bu eşsiz sevincin koynuna… dalıyor ve sesinin ta içinden dudaklarına dökülüşünü seziyorum.

-Allahım ne muazzam zaferdi o!...Ortalık hercümerç oldu…Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu.

Tekrar gözlerini yumuyor:

-Ve biz mest olduk…

-O zaman bir şey yazmadınız mı?

-Artık benim ne düşünecek, ne duyacak, ne de yazacak, hatta ne yaşayacak takatim kalmamıştı. Dilimiz tutulmuştu. Ordu bizzat yazıyordu. (O. Akandere, agm.)

Doğacaktır sana va’d ettiği günler Hakkın

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın

Hayatı boyunca da bu yoldan ayrılmadı, inandığını söyledi, inandığı gibi yaşadı. Batılıların bize karşı düşmanlıkta, iç ihtilaflarını unutup birleşebildiklerini çeşitli örnekler vererek ifade etmiş, sünnetullah denilen tabiat kanunlarına uyarak muzaffer olabileceğimizi anlatmaya çalışmıştır. Israrla vahdet, birlik düşüncesini, Kur’an ve hadisten örneklerle teyit ederek, milleti bir ve beraber harekete teşvik etmiştir. İslamiyet’in milli birlik ve beraberliği sağlayan en önemli bağ olduğunu ısrarla vurgulamaktan geri durmamıştır. Bir nefer gibi ihtiyaç duyulan her yere koşarak, halkı Milli Mücadeleye katılmaya, tereddüt edenleri sorularından ve endişelerinden kurtarmış, isyanların bastırılmasında önemli rol oynamıştır. Hizmetlerine karşılık beklememiş, İstiklal Marşı’nı milletine, ordusuna bağışladığı için Safahat’a almamıştır. Dosdoğru bir Müslüman, eğilmeyen, bükülmeyen, hakkın hatırını her şeyden üstün tutan bir insan olarak yaşadı.

 



[1] Osman Akandere, ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 54, Cilt: XVIII, Kasım 2002 s.72.

[2] Akandere s.723

[3] A. Abdülkadiroğlu, Mehmet Akif’in Kur’an-ı Kerîmi Tefsiri, Mevvıza ve Hutbeleri, Ankara 1991,s.45

[4] A. Abdülkadiroğlu, age.,, Mevıza ve Hutbeleri,Ankara 1991,s.102

[5] A. Abdülkadiroğlu, age., Mevıza ve Hutbeleri,Ankara 1991,s.186

[6] O. Akandere,ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 54, Cilt: XVIII, Kasım 2002 

[7] A. Abdülkadiroğlu, age., Mevıza ve Hutbeleri, Ankara 1991,s.132

[8] A. Abdülkadiroğlu, age.,Ankara 1991,s.133

[9] A. Abdülkadiroğlu, age.,Ankara 1991,s.135

[10] A. Abdülkadiroğlu, age. 1991,s. 31

[11] A. Abdülkadiroğlu, age.,Ankara 1991,s.135

[12] O. Akandere, agm., s.724

[13] O.Akandere ,agms.724

[14] Osman Akandere, s. 725

[15] O.Akandere, agm.

[16] O.Akandere, agm.

[17] O.Akandere, agm.

[18] O.Akandere. agm.

[19] A. Abdülkadiroğlu, age, Ankara 1991,s.143

[20] A. Abdulkadiroğlu, age. Nasrullah Camiinden,s.143

[21] A. Abdülkadiroğlu, age., Ankara 1991,s.100.

[22] A. Abdülkadiroğlu, age., Ankara 1991,s.115

[23] Fevziye Abdullah Tansel,age., İstanbul 1973,s.65

[24] İbrahim Akyol,Mehmet Akif Ersoy’un Milli Mücadele Yıllarında Çankırı’ya Gelişi Ve Çankırı Vaazı, I.Uluslararası M.Akif Sempozyumu,19-21 Kasım 2008,s.408-412

[25] Faruk Kadri Timurtaş, Mehmet Akif ve Cemiyetimiz, Ankara 1987, s.29.


Bu Yazı 1599 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar