Sanki Hac İçin Yaratılmışız!
..        
Hac kayıtlarını yaptırıyorum. Sanki cennet salonlarından yer ayırtma heyecanı… Allah bu heyecanı her mümin kuluna yaşatsın. Hissiyatımın görevlice görünmemesi için acele ile evrakları doldurup teslim ettim. Mübarek beldelerin manevi ikliminin kayıtla birlikte alemimizi kuşattığını hissediyoruz. Bununla beraber bir evham da insanı kaplamıyor değil. Ya sıhhatimde bir olumsuzluk olur da gidemezsem? Bu evham K?beyi görünceye kadar devam etti. Duaya da vesile oldu.
Hacdan sonra anladım ki; Kabe karşısında, Mescid-i Nebevi'de, Arafat'da, hasılı Peygamber (S.A.V.) beldesindeki hissiyatı kaleme dökmek çok zor. Hac anahtarı ile insanın kalbine, ruhuna, aklına açılan pencerelerden yansıyanlar kolay ifade edilemez.
Esenboğa / ANKARA
Biz Aksaray grubu; Elazığ, Ankara, Eskişehir, Afyon, Bolu, Kütahya'dan gelen hacı adayları ile birleşerek 65. kafileyi oluşturduk.
Havaalanında ilk telaş: İhram. Bütün giysilerimizden sıyrılıp, izar ve rida denilen belden aşağı ve yukarıya sarılan iki parça havluyu vücudumuza doladık. Ayakkabılarımızı da çıkarıp önü ve topukları açık terliklerimizi giydik.
Sanki ölüm elbisesi, yani kefenimizi giydik hinsindeyiz. Hac ibadetine oldukça uygun bir giysi. Bütün renklerden, rütbelerden uzaklaşmak, sınıf ve milliyet belirten alametlerden soyunmak, kalben hissedemesek de şeklen uhrevileşmek niyetindeyiz. Yolcuların lisan-ı hallerinden; “ Allahım; Beni senden ayıran, dünyanın bu süslü elbisesini çıkarttığım gibi, aramızda engel olan işlerden de soyunuyorum. Sana yöneliyorum.” dedikleri okunuyordu. İhramla birlikte büyük bir değişimin başlangıcında olduğumuzu hissediyoruz.
Pasaport kontrollerini müteakip, keremli, nurlu, bereketli beldelere kanatlanmak için, uçağımız sevgili vatanımızdan havalanıyor.
CİDDE
Arap yarımadasının kapı eşiğindeyiz. Peygamber ikliminin giriş kapısı, Kur'an nurunun geldiği belde. Bu kapıdan nasıl girmeliyiz? Yoksa bir rüya mı? Kutlu beldelere vuslatın ilk heyecanı ile, biraz mahcup, biraz mahzun bir eda içerisinde sağ ayağımızı atıp uçaktan indik. Hacmevsimi itibariyle oldukça hareketli bir havaalanı. Farklı ülkelerden gelmiş hacı adayları, benzer ruh haleti içerisinde pasaport kontrollerini yaptırıyorlar. Bizdeki heyecan ve aculiyetin aksine, memurlar oldukça sakin ve yavaş. Nasıl olur? Bizi bekletmeyin. Biz kanatlanıp Mekke'mize Kabe'mize uçmak istiyoruz. Çaresiz bekliyoruz. Her işlemin bitişinden sonra, Mekke'mize biraz daha yaklaşmanın yakınlığı içimizi dolduruyor. Şükür kontroller bitti. Otobüslere bindik. Hedef: Mekke.
MEKKE
Bir saatlik yolculuktan sonra Mekke'deyiz Koyu kurşuni renkli, tamamen sert taş ve sivri kayalardan mürekkep, dağlar ve tepeler arasındaki mübarek şehir Mekke. Kesinlikle bize yabancı değil. Hakiki vatan gibi. Sanki bütün ömrümüz Mekke'de geçmiş de, uzun bir hasret sonu kavuşmuş gibiyiz. Asr-ı Saadet'den manalar fısıldıyor. Peygamber (A.S.M.) in ayak bastığı topraklara, kumlara, nazarının değdiği dağlara, tepelere, teneffüs ettiği atmosfere, acaba bir yerde yolumuz tevafuk eder mi? Teneffüs ettiği hava ciğerlerimize de girer mi? Niyet ve temennileri ile biz de nazarlarımızı salıyoruz. Ciğerlerimizi kutlu beldenin havası ile dolduruyoruz.
Rehberimizin ifadesine göre; Mekke ve etrafında 12 bin dağ var. Her caddesi ve sokağı kaldırılan bir dağ veya bir tepe yeri. Yeri gelmişken anlatayım: Mekke'ye gelişimizin onuncu gününde Sevr, Cebel-i Nur ve Arafat'ı geziyoruz. Mekanlar o kadar bize yakın ki; rehber tarafından gösterilmeden önce, bu mübarek yerler duruşlarından anlaşılıyor. Otobüsün önünde kafile başkanının yanındayım. Mekke dışında güney istikametinde dağ silsileleri arasında Hira Dağını arıyoruz. “İşte hocam Hira!” dedim. Halbuki daha önce görmemiştim. Görevli hoca efendi Hira olmadığını belirtti. Otobüs şoförü Arab kardeşimiz geldi, o dağın önünde durdu. Bana “işte Hira orası.” dedirten saik, dağın duruşundaki heybet idi. Sanki rahle-i tedriste ders veren hoca edası ile o mübarek dağ Kur'an ayetlerini ders veriyor gibiydi.
Mekke'ye girişle birlikte Kabe'yi görme heyecanı gittikçe arttı. Otobüs pencerelerinden insanların adeta aktığı istikamete bakıyoruz. Bu dahi Kabe'mizin o tarafta olması düşüncesiyle heyecanımızı arttırıyor. Kabe'yi göremeden otelimize geldik. Süratli bir şekilde bavulları açıp, eşyaları yerleştirdik. Abdest tazeleyip, kafile olarak otel lobisinde ilk defa Kabe ziyareti için toplandık.
Akşam saat 21'de otobüslere bindik. İstikamet: Kabe, Beytullah. Telbiye. Tekbir ve tehlillerle Mekke-i Mükerreme'nin kalabalık caddelerinde ağır ağır ilerliyoruz. Hafif bir yokuşun sonunda, birden bire Mescid-i Haram'ın minarelerinin göz kamaştıran beyaz ışıkları ile karşılaştık. Daha beklemiyordum. “Mesafe biraz daha var” diye kalbim ve aklım sakindi. Fakat bu ani görüşle birlikte telbiyeler boğazımızda düğümlendi. Daha sesimiz çıkmaz oldu. Rabbim bu anı umumuza tekrar tekrar nasip etsin.
Otobüslerden indik. Kafile olarak onuncu kapı olan Bab-ı İsmail kapısından, Mescid-i Haram'a ilk girişimizi yapıyoruz. Mescid içerisinde ilerleyerek, Kabe'ye yaklaşıyoruz. Bir ömür boyu her namazda yöneldiğimiz mübarek beyt. Gözlerimiz yerde, Kabe önündeyiz. Kafile başkanı gözlerinizi kapayın diyor. Demek biraz sonra karşı karşıya kalacağız. Birkaç adım sonra gözlerimizi açtık.

Allahım! Sanki yeryüzünde cennetten bir nur. Kapan Cebrail secdeye. Çünkü annenden doğduğundan, bu güne kadar eriştiğin en büyük saadet. Sanki bu gün için yaratılmışsın. Allah'ım bu güne kadar nasıl gafil davranmışım. Beytinin ne manasından ne de maddesinden haberim olmuş.
İşte Kabe karşısındayız. İlk defa meleklerin inşa ettiği Kabe. Sonra Adem aleyhisselam, İbrahim ve İsmail (A.S.) tarafından yeniden yapılan Kabe. Nihai manasıyla bu kainatın manevi güneşi ve Halikımızın en parlak bürhanı, Habibullah denilen Nebiler Nebisi (S.A.V.) tarafından fetihle birlikte putlardan temizlenen Kabe. İnsanı, yaratanına yaklaştıran en kutsi bir rahmet mekanı. Sanki akrebiyet tecellisi ile O, misafirlerine yaklaşıyor.
Beyt-ü Mamur'u tavaf eden melaikenin letafetlerinden hisseyab olmak arzu ve niyeti ile ilk tavafımıza başlıyoruz.
İLK TAVAF
Hacer'ül Esved'i selamlayarak ilk tavafımıza başladık. Resul-i Ekrem (S.A.V.) efendimizin veda haccında öptüğü bu mübarek taşa şu anda yaklaşmamız mümkün değil. Bir katre olan varlığımızı, müminler denizinde eritiyoruz elhamdülillah. Yüz binlerce inanmış gönül, dil, renk, milliyet farklılığına rağmen sanki tek varlık halinde Kabe etrafında dönüyorlar. Bu kadar azim bir kalabalık, bu kadar dar bir mekanda huşu ile ibadetlerini yaparken, hayret hiçbir gürültü yok. Kimse bir diğerine zarar vermiyor. Herkes birbirine yardımcı olmaya çalışıyor. Hatta duada bile yardımlaşılıyor. Yanımızdan geçen Endonezyalı grubun toplu yaptığı duaya bizde iştirak ediyoruz. Bize tavaf etme lütfunu bahşeden Yüce Yaratanımıza hamd-ü senalar olsun.
ARAFAT
Uçsuz bucaksız, fakat sınırları belirlenmiş bir ova… Zannedersem, (hislerimi yazıyorum, fıkhi mesele gibi anlaşılmasın) Rabbimiz dua etmemiz için bizi burada topluyor. Sanki yaratılış toprağımıza kavuşmuş gibiyiz. Bir hamur yoğrulmuş da yarısı Arafat, yarısı sanki biz. Ne kadar yakınız. Kumlara dalıp kaybolsak, bir olsak kendimiz olan Arafat ile. Elhamdülillah kavuştuk işte! Öğle ve ikindi namazlarının cem'i takdim ile kılınmasını müteakiben vakfeye başlıyoruz. Çocukluktan beri olan hayat safahatımız gözümüzün önünde. Bütün günahlarımızı itiraf ediyoruz. Pişmanız, mahcubuz Allahım. Çadırımızda herkes çocuklar gibi. Belli ki herkes iç aleminde derin muhasebe yapıyor. Öyle günahlar işledik ki; bunların ancak Arafat'ta affolunabileceğine o andaki manzara şahitlik ediyor.
Allah'ım ne kadar dünyalıktık, Arafat ruhumuzu uhrevileştirdi.
Ne kadar gabi idik Arafat kalbimizi zenginleştirdi.
Ne kadar mağrurduk, Arafat benliğimizi eritti.
Bu bahtiyarlığı, bu saadeti, bu Arafat'ı, bize bahşeden Rabbimize sonsuz hamd ve senalar olsun.
(*)E. Hava Binbaşı

Bu Yazı 1740 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar