Şefkatin Rengi Nedir?
..        

İnsanoğlunun çağrışımları vardır. Her kavramı başka bir kavram veya mana ile özdeşleştirmesi, bazen konuşma diline bazen ise edebiyata ve sanata malzeme oluşturmuştur. Gül kokusu ve resmi ile her muhatap oluşumuzda gelmiş geçmiş en güzel insanı hatırlamamız gibi.

Böyle bir çağrışımın merakıyla, anne adayı bir meslektaşıma sormuştum;  ''şefkatin rengi nedir?”  ''Beyazdır” demişti pek de düşünme ihtiyacı duymadan. Daha sonraları farklı insanlardan da aynı cevabı alınca ''neden beyaz diyorlar?'' araştırmasına girmiştim. Galiba onlar da otomatik bir çağrışımla şefkat deyince hep anne sütü ile yan yana getirmişlerdi bu kutsal kavramı. Anne sütünün telaffuzu bile insanın içini ısıtırken onun taşıyıcısına hamledilmesi, şefkatin elbette en kestirme yolu. Peki annenin içine bu duyguyu koyan ve devamını sağlayan ana merkeze ne demeli?

Bir akarsuyun yüzünde parlayan ışıltılar tepedeki bir güneşi gösterir. Çünkü su akıp gitse de o parıltılar aynı yerde duruyor. Demek parıltı, değişken ve akıp giden sudan değil tepedeki değişmez ve hep ışıltı vermeye muktedir bir güneşten. Peki bu adını duyduğumuzda içimizi ısıtan şefkat kavramı nereden geliyor? Nurani meselelere nurlu tahliller yapan üstad buna da şöyle bir tarif yapar;  ''dünyadaki bütün annelerin şefkatleri ancak bir lema-i tecelli-i Rahmettir.'' Yani rahmet güneşinden küçük bir ışıltıdır.

Ne kadar enteresan, o küçücük ışıltıyı dünyadaki tüm anneler paylaşsınlar da her birine düşen o mini minnacık bir miktar ile ruhunu yavrusunun ruhuna feda eder hale gelsin. Bu nasıl bir iksir ki düne kadar hayatın ciddiyet boyutuna muhatap olmadığını, oyun ve oyalamalara takıldığını düşündüğünüz o kız çocuğu, belki de bencil ve çocuksu o insancık, vücuduna şefkatin yaratıcısının koyduğu o küçücük canlı emanet ile nasıl şefkat kahramanı oluyor? Dünyaya kafa tutar hale geliyor. Canını yavrusu için hiçe sayan bir kahramanlık nasıl tahsil edildi birkaç haftada? Böyle ulvi bir duygu nasıl çığ gibi büyüdü ruhunda?

Anneler deyince, bu kervana tüm canlı türlerinin her birinin annelerini ve anne adaylarını da katarsak muazzam bir şefkat ordusu meydana gelir. Penguenden aslana, kediden balığa, filden timsaha en uç örneklerde bile insanı hayret ve hürmet hisleriyle dolduran bir şefkatin mükemmel örneklerini temaşa ederiz. Sayı ve örnekler arttıkça bu Rahmetten küçük bir ışıma bile bu kadar şefkat denizi gösterdiğine göre kaynak yani ilahi şefkat ve Rahmet'in artık muhayyilesi mümkün olmayan bir mütalaa zeminine sürükleniriz.

'' Anneni de annendeki annelik duygusunu da yaratan o yüce Kudret ve Rahmet seni annenden daha çok sever ve şefkat eder'' dense bunu bir soyut kavram addeder, belki ilk bakışta tam algılayamayız. Fakat annemin de haberi olmadan ve müdahalesi olamadan bir tek hücreden beni annemin vücut dokusu içinde sarıp sarmalayıp büyüten, besleyen ve koruyan elbette beni en çok sevendir, şefkat edendir.

Üç karanlık tabiri ile mekanı anlatılan o embriyonik insan, adeta şefkatli bir el tarafından anne tarlasında ekilmiş nazenin bir tohumcuk. Ve tarlaya emretmiş sahibi  '' bu tohumu al, besle ve koru'' ne pahasına olursa olsun. Tarla olan doku öyle itaat ve sevgiyle sarmış ki tohumu adı artık tıbbi bir ifadeden öte Rahim olmuş, yani “anne rahmi”. Çünkü Allah' ın Rahmaniyeti  ve Rahimiyetinden ders almış. Bu arada annenin uterus dokusunu onunla aynı genetik yapıda olmayan bu emaneti nasıl atmayıp, dışlamayıp kabul edişi hatta kucaklayışı (implatasyon) halen tıbbi bir muamma. Çünkü her doku kendine protein yapısı yabancı olan dokuyu dışlar, atar. Demek emir, kudret ve irade çok büyük yerden kolluyor o yavruyu. Ve şefkatin en yücesi genetik kurallarını sarsıyor.

 

Sevimli bir vav (9)  harfi şeklinde kıvrılan o ilahi emaneti okumamızı ve ibret almamızı emreder o ilahi ferman.  “Oku'' der bana. Ben sorarım : ''rabbim neyi okuyayım''. O der: ''yaradılışını oku''  bir nutfeden insana seyrini. Yani ''zigottan embriyoya oradan fetüse ve nihayet mini mini bir insancık oluşuna giden süreci oku'' der bana mana özetiyle. Ve bizim marifetullah okulundaki tahsil hayatımızın ilk dersidir bu, ilahi şefkat tecellilerini okumak.

Şefkatin mukaddesatı ile birlikte asaleti de var. Hatta şefkatin aşktan daha üstün bir duygu olduğunu söyler üstad Bediüzzaman. Çünkü aşk karşılık bekler, şefkat karşılıksızdır. Aşk maşuku- nu sever sadece. Şefkat ise sevdiğine benzeyenleri de, çağrıştırdıklarını da sevmenin adıdır aynı zamanda. Demek sosyal bir olgu anlamında da şefkate çok muhtacız, şu zaman ve zemininde ülkemizin. Çocuğunu bağrına basan bir müşfik, başkasının çocuğunu da sever, incitmez, korur. Ağacın dalını kıramadığı gibi kalbini de kıramaz mazlumun veya kolunu kanadını. Tüm aç olan sevdiklerine lokmasını verenlerle dolar dünya. Yavrusu açken kendisi nasıl tok olabilir ki? 

Şefkatin rengine neden beyaz dediklerinin bir anlamı da şimdi beliriyor bu bakışlar ışığında. Beyaz tüm renklerin toplamıdır çünkü. Tüm renkleri çarkıfelek yapıp hızla döndürürseniz beyaz görünür. Sanki bir çok güzelliği de karıştırıp santrifüj ettiğimizde şefkat çıkıyor ortaya. Demek aklın yolu birmiş. Demek o tertemiz duyguya beyaz diyenler gayri ihtiyari ortak bir yolda buluşmuşlar.


Bu Yazı 3386 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar