Şehit Ali
..        

Akşamüzeriydi. Hava oldukça sakin görünse de kabaran bulutlar çığlık çığlığa havada uçuşan karakargalar az sonra olacakların kara habercisiydi sanki.
Yeşimin içi daralmış içine bir sıkıntı çökmüştü. İri yeşil gözlerim kitaptan ayırarak uzaklara dalmıştı. Neydi bu dalgınlık, bu sıkıntı? O da bir anlam verememişti. Kendini toparlamak istercesine irkildi. Uzaklara dalan o güzel gözlerini tekrar kitaba yöneltti. Ama olmadı. Gözleri okumak istemezcesine ne kitabın satırlarıyla konuşuyor, kalbi ve ruhu en iyi dosta arkadaşa küstü. Yavaşça elindeki kitabı masaya bıraktı. Ayağa kalktı cama doğru birkaç adım attı.Pencereye bir adım kala içinden bir ses "yaklaşma" diyordu. Elini dantelâlı tüle uzatmışken Birden tülü kaldırmaktan dışarı bakmaktan caydı. Az sonra olacakların haberim almışçasına ani bir refleksle geri döndü. Tekrar kitabım eline aldı. Okumaya başladı. Birden, dığanda kulakları sağır edercesine bir gürültü, şimşek çakması, fırtına başlamıştı. Bahçedeki ağaçların kökleri yerlerinden sökülürcesine yere eğiliyordu. Çatıdan kiremitler uçuşuyor, rüzgârın önüne kattığı naylon, kâğıt ve teneke parçaları gökyüzünde uçuşuyordu. Sanki kıyamet kopmuştu. Ev basma yıkılacak gibi oldu. Dışarıda çok şiddetli birde yağmur başlamıştı.
Yeşim:
- Aman Allahım! Ev başımıza yıkılacak. Diye söylenirken mutfakta akşam yemeği için hazırlık
Yapan Meliha Hanım dünya tatlısı biricik kızma seslendi:
-Kızım balkon kapışı açık, hemen kapat!
Yeşim yerinden bir ok gibi fırlayarak balkon kapışım kapattı. Salonda ilkokul beşinci sınıfa giden
Kardeşi Ahmet çizgi film seyrediyordu.
Yeşim:
_ Ahmet canım kardeşim hava çok fena. Şimşek çakıyor. Tehlikeli olabilir. Televizyonun fişini çıkaralım istersen.
_ Ama abla çizgi filmin en güzel yeri... Lütfen bir şey olmaz.
_ Hayır, canım olabilir. Biz önlemimizi alalım. Ahmet isteksizce biricik ablasını kıramazdı. Ablası zaten bütün olaylara güzel gözle bakmaz mıydı? Dünya görüşü olarak kendine bunu ilke edinmişti. Şu anda on dört yaşında olmasına ve ortaokul ikinci sınıfa gitmesine rağmen kendi sini üzecek olaylardan bile ders çıkarmasını bilmişti. Ahmet tamam ablacığım diyerek kabul etti. Yeşim fişleri çekip mutfağa doğru yöneldi. Buzdolabının fişini çekti.
Meliha Hanım bir taraftan çorba karıştınyor bir taraftan, kızına:
_ Aferin kızım, iyi akıl etinde çektin fişleri. Aslında ben çekmeliydim. Sen dersinin basından kalkmamalıydın. Çorbanın ayranı kesilmesin diye bu iş sana kaldı.
Yeşim:
Olsun benim dünyalar tatlısı, anneleri en güzeli canım annem. Hiç bana zorluk olur mu? Sen iste yeter. Diyerek annesine sarıldı. Şefkat ve sevgi pınarlarından beslenip oluk coşkun bir sel gibi akan duygularla arının çiçekten bal alırcasına gösterdiği titizlikle annesinin yanağına bir öpücük kondurdu.
Anne kız sanki bulutlar üzerinde uçuyor gibi kendilerinden geçmişlerdi. Görenleri kıskandıracak bir tablo oluşturmuşlardı. Buram buram anne şefkati ve sevgisi tüten, anne bağrı ne kadar yumuşak, ne kadar sakin, ne kadar içten ve candandı. Büyük fırtınaların dindiği bir liman sığınak gibi gelmişti Yeşim'e. Anne kız o kadar huzur bulmuşlardı ki, bu sahnenin ışıklarının hiç sönmesini istemeyen iki başrol oyuncusu gibiydi. Kendilerinde öyle geçmişlerdi ki, gök delinircesine yağan yağmurdan haberleri bile olmamıştı. Öyle ki, yumurcak Ahmet'in yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor.adlı türküsünü işitinceye kadar. Anne kız bu derin rüyadan uyandılar.
Meliha Hanım:
_ Deli kız bak çorba taşmış. Baban gelmek üzere.
_ O halde ben sana yardım edeyim anneciğim.
_ istersen salata yapabilirsin.
_ Peki anneciğim.
Yeşim yapacağı yeşillikleri buzdolabından çıkarıp güzelce yıkadı. İnce ince doğrayarak salatayı yapmaya koyuldu. Meliha Hanımda ocaktaki çorbayı indirip soğumaya bıraktı. Çorba yoğurtlu pirinç çorbasıydı. Küçük Yağ tavasına bir kaşık tereyağı koydu. Yağ eridikten sonra içine bir tutam nane attı. Yağ tavasını çorba tenceresinin üzerinde gezdirdi. Coss! diye bir sesin çıkmasıyla mutfağı buram buram nane ve tereyağı kokuşu kapladı. Fırından da mis gibi patatesli tavuk kokusu geliyordu, iki kokunun karışımı güzel bir armoni oluşturmuştu.
Yeşim'in karnı zil çalıyordu. Annesinin yaptığı bu güzel yemeklerden büyük bir tat alıyordu.
Yeşim annesine:
_ Anneciğim ne kadar güzel yemek yapıyorsun, yemede yanında yat. İnsan kokusundan doyuyor vallahi..
_ Baban gelsin, birazdan yeriz kızım. Ama babası gelmeyecek, gelmeyecekti artık. Onun ölüm haberim vermek için bir polis arabası evin önüne dayanmıştı.
Ali Bey, görevini eskizsiz yapan bir polis memurudur. Van'ın Gürpınar ilçesinde polis aracı teröristlerce pusuya düşürülmüş. Ali Bey ve arkadaşı şehit olmuş. Diğer bir arkadaşı ise ağır yaralanmıştı. Bu ölüm haberim duyurmak ilçe emniyet müdürüne düşmüştü. Müdür Bey Meliha Hanımların kapışma gelip kapıyı isteksizcesine çaldı. Nasıl söyleyecekti bu kara haberi. Ne diyecekti? Nasıl anlatacaktı bu gül yüzlü yavrucaklara.
Kapıyı Yeşim açtı.
_ Buyur Taner amca. Hoş geldiniz.
_ Pek hoş gelmedim kızım. Annen yok mu? Evde amcacığım. Babam nerede? Neden gelmedi?
_ Sen anneni çağırır mısın kızım?
_ Elbette amcacığım.
_ Meliha Hanım kapıya geldiğinde karşısında emniyet müdürünü görünce içine bir sızı düştü. Kötü bir şeylerin olduğunu sezinledi.
Taner Bey:
_ Meliha Hanım iyi akşamlar.
_ İyi akşamlar efendim. Hoş geldiniz. Bir durum mu var Taner Bey, eşim nerede? Neden
dönmedi?
_ Eşiniz, şey Meliha Hanım... Nasıl söylesem.
Meliha Hanımın içine kor ateş düştü. Anladı ki eşine bir şeyler oldu.
_ Kaza mı oldu yoksa Taner Bey?
_ Hayır hanımefendi. İki gözü yaşlarla dolu bir biçimde kalleşlerin, köpeklerin oyununa geldi
_ Vuruldu mu yoksa? Ne olur söyleyin. Tanrı aşkına kocama ne oldu. Şehit mi oldu yoksa?
Kalbine bir hançer saplanmış gibi yığıldı olduğu yere. İki gözünden oluk oluk yaşlar akmaya
başladı.
Taner Bey:
_ Acımız, kayıbımız büyük.
Meliha Hanım:
_ Ama bu alçakların, kalleşlerin yaptıkları yanlarına kalmayacak, isterseniz sizi hastaneye
götürelim. Ahmet ve Yeşim bağıra bağıra ağlamaya başladılar. Evin içini bir ağıt sesi aldı gitti. Hepsi dışarıda bekleyen polis arkadaşına doğru koştular. Araba hızla hastanenin yolunu tuttu. Akşamın karanlığıydı. Yeşim akşamleyin kararan bulutları içine düşen korkuyu, çığlık çığlığa bağrışan karakargaları şimdi anlamıştı. Hastaneye geldiklerinde bütün çalışma arkadaşları da oradaydı. Hepsi üzgün ve ağlayan gözlerle Meliha Hanım ve çocuklarım karşıladılar. Ama ateş düştüğü yeri yakmaktaydı. Bütün aile çığlık çığlığa hastane koridorlarım inletti. Ama elden bir şey gelmezdi ne çare. Ölenle ölünmüyordu. Sabaha kadar hepsi hastaneyi beklediler. Sabah olunca şehitler morgdan alınıp emniyet müdürcüğüne getirildi. Yorgunluktan kimse ayakta duracak halde değildi. Meliha Hanım ve çocukların kollarında ikişer tane insan vardı. Ağlamaktan göz pınarları kurumuş, sesleri kısılmıştı. Babaları ve arkadaşı Hüseyin'in cansız bedenleri al bayrağa sarılmış bir biçimde, binlerce kişinin önünde duruyordu. Konuşmalar yapıldı. Vatan hainlerinden öçlerinin alınacağı için bütün polis, asker ve halk tarafından ant içildi. Ülkemizi bölmek, cumhuriyetimizi yıkmak, birliğimizi dirliğimizi bozmak isteyen, kardeşi kardeşe vurduranlara binlerce kez lanet yağdırıldı.
Törenin ardından şehitler helikopterle Van'a oradan da uçakla Tokat'a gönderildi. Törenle karşılanan şehit Ali Beyin tabutu Anadolu'nun şirin ilçesi Niksar'a getirildi. Burada da aynı sahneler yaşandı. Acılar tazelendi. Teröre karşı dişler bilendi, yumruklar sıkıldı, ülkemizin bölünmez bütünlüğü için tekrar ant içildi. Bu eli öpülesi şehit için gözyaşları sel oldu gitti. Tanrı'ya
Yalvarış ve dua sözcükleri birbirine karıştı. Niksar'ın ufüklarında yankılandı, durdu bütün sesler. Yas tuttu bütün ağaçlar, kuşlar, böcekler ve tüm insanlar.
Meliha Hanım on beş yıllık hayat arkadaşım, Ahmet ve Yeşim ise, dünyalar kadar sevdikleri babalarını yitirmişlerdi. Ne yapacaklardı şimdi babasız? Meliha Hanım çocuklarına hem analık, hem babalık yaptı artık. Kimi kimsesi de yoktu garibin. Kendisi ve eşi Ali Bey, yetiştirme yurdunda büyümüşlerdi. Birbirine sevdalanmışlar. Ali Bey, polis olunca da evlenmişlerdi. Ama birliktelikleri, yoldaşlıkları, sırdaşlıkları buraya kadardı. Birbirlerine verdikleri söz böyle miydi?
Şehit Ali Bey, verdiği sözü tutmamış en sevdiklerim gözü yaşlı, kalbi kırık bir biçimde bırakmıştı, Vatan uğruna.
Ancak yaşam sürmekteydi. Meliha Hanım, evini Niksar'a getirmişti. Emniyet teşkilatının ve personelinin yardımıyla bir ev aldı. Oraya yerleşti kocasına bağlanan şehit aylığıyla geçinmeye, çocukları için saçını süpürge etmeye başladı.
Çevresindekilerden bazıları evlenmesi için kulis yaptılar. Aklını çelmeye çalıştılar. Ama o kesin kararını vermiştir. Çocuklarını yetiştirmek, ülkeye ve Cumhuriyete hizmet edecek birer yurt sever olarak yetiştirecekti.
Kızını iyi bir öğretmen, oğlunu ise babasının üniformasını giymiş, silahını beline kuşanmış olarak görmek en büyük isteğiydi. Başka istekleri de yok değildi. Dünya gözüyle çocuklarım evlendirmek, torunlarını dizlerine oturtup masal anlatmak, onlarla vakit geçirmek en büyük hayaliydi. Hiçbir şey kocası Ali Beyin yerini dolduramazdı. Ama elden ne gelirdi. Yazgıya boyun eğmekten başka çare yoktu.
Meliha Hanım ve çocukları yaşamın bütün zorluklarına göğüs gerdiler. Kimsesizlik, yalnızlık, ümitsizlik onları yıldırmadı.


Bu Yazı 2850 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar