Şems-i Tebrizi
06.01.2016        

“İç âleminizdeki pisliğin bir zerresi bile, dışınızdakinden yüz bin kat beterdir!”

Şems-i Tebrizî

 

 

Can ALPGÜVENÇ

 

Bu ay sizlere, “Bana veli diyorlar, diyelim ki öyle olsun; peki bana ne düşer bundan? Bununla övünürsem, çok çirkin düşmez mi? Ama Mevlânâ, Kur’an ve Hadis’te yazılı vasıflarla sabit bir velidir. Ben de velinin velisi, yani dostun dostuyum, bu bakımdan daha sağlamım!” diyerek, gurur, kibir ve şöhretin manevi hastalıkların en zararlılarından biri olduğunu vurgulayan ve Mevlânâ’yı Mevlânâ yapan bir Allah dostunu Şems-i Tebrizî’yi tanıtmaya çalışacağım.

***

 

Azerî Türklerinden olan ve 1184 yılları civarında İran’ın kuzeyindeki Tebriz şehrinde dünyaya gelen Şems-i Tebrizî, ilk tahsilini Selebaf (seleci) Ebubekir Efendi’den yapmış, ilim sahasında kısa zamanda büyük mesafeler kat etmişti. Hz. Şems, küçük yaştan itibaren müstesna yaratılışı ile dikkatleri üzerine çekiyordu. Bu haline kimse mana veremiyor, babası bile ondaki değişikliği yorumlayamıyordu.

Bir gün Küçük Şems’le babası arasında şöyle bir konuşma geçti.

“Oğlum, sen divane değilsin, ama bilmem ki bu halinin sebebi ne? Sen, aşk basamaklarında yürüyebilmen için lâzım gelen terbiyeyi almış değilsin ki!”

“Babacığım, sen ve ben öyle bir haldeyiz ki, sanki bir kaz yumurtasını tavuğun altına koymuşlar ve bu yumurtadan kaz yavrusu çıkmış... Mâlum hikâyede kaz yavrusu, biraz palazlanınca bir su kenarına gelmiş ve hemen suya atlamış. Ana tavuk, ‘yavrum boğulacak’, endişesiyle çırpınıp duruyormuş, lâkin suya girmesine imkân yok, zira o bir kümes kuşu!

İşte seninle ben de böyleyiz... Ben, önümde beni yüzdürecek bir deniz görüyorum... Yurdum o deniz, halim ise deniz kuşlarının hali gibidir! Eğer sen bendensen, benimle gel; yok benden değilsen, git kümes kuşlarına karış!”

Küçük Şems, görüldüğü gibi henüz bulûğ çağına bile varmadan, kendisini deryâ kuşlarından sayacak kadar feraset ve muhabbet sahibi…

Gönlü deryâya yani, ‘aşk ve ilim ummanına’ karşı sonsuz derece arzulu…

Bir kâse yağsız baş suyu!

Şems, 18 -19 yaşlarına geldiğinde kendine bir mürşid-i kâmil, bir hakikat ehli aramak için yollara düşmüştü. Bu amaçla uzun yolculuklara katlanıyor; hanlarda, kervansaraylarda konaklıyordu. Bazı ülkelerde uzun süre oturduğu oluyordu. Fakat çabucak tanınıyor, etrafını bir anda bir sürü mürit sarıyordu. Öyle zamanlarda, durmanın tehlikesini anlıyor, bir fırsatını bulup kaçıyor, başka ülkeye göçüyor, çoğu zaman Şam’a uğruyordu. Orada bir handa geceliyor, odasını sıkıca kilitleyerek günlerce yalnız başına kalıyordu. Yanına kimseyi almıyor, kimseyle görüşmüyordu. Daima riyazet halindeydi; günlerini bir somun ekmek, bir testi suyla geçiriyordu. Şam’a her geldiğinde, bir aşçı dükkânından bir kâse yağsız baş suyu ile bayat bir ekmek alır, nefsini onunla körlerdi.

***

Bir gün yolu yine Şam’a düşmüş, kâsesini alıp aşçı dükkânının kapısından girmişti. Fakat aşçı eski müşterisini tanımış, onu biraz olsun memnun edebilmek için, bu defa kâsesine koyacağı baş suyunu yağlıca tutmuş, somunun taze ve sıcağını vermişti. Bunun üzerine Şems, tanındığını anlamış, ellerini yıkamak bahanesiyle oradan ayrılmış, Şam’ı terk etmişti.

Öküzle devenin farkını bilmiyorsun!

Şems, mürşit aramak için geldiği Anadolu topraklarında aradığını bulamayınca, derdini şu sözlerle dile getirmişti:

“Tebriz’den, gerçek mürşidi bulabilmek amacıyla çıkmıştım, ama ne gezer… Nereye gittim, kime tesadüf ettimse nafile, her taraf bomboş! ‘Vardır elbet bir yerlerde bir mürşit, âlem bu kadar boş değil ya,’ diye düşündüm ama bulamadım! Her yerde boş sözler, lüzumsuz mübalağalar geziyor. Sırası gelmişken; size kâmil bir şeyhin tavrı hakkında küçücük bir ölçü vereyim… Meselâ böyle bir insan, aleyhinde konuşulduğunu duyduğunda katiyen incinip gücenmez. Ben henüz böyle birine bile rastlayamadım! Kaldı ki, bu kadar küçük bir kemâl ile hakiki kemâl arasında nice mesafe vardır!”

***

Şems-i Tebrizî, şeyhlerini mübalağa ile tarif eden müritleri şu hikâyesiyle tenkit ediyordu. Bir yerde bir adam, balığı anlatıyor, onun büyüklüğünü tarif ediyordu. Muhatabı dedi ki:

“Sen balık nedir bilir misin ki, anlatıyorsun?”

“Nasıl bilmem, yıllarca deniz seferlerinde bulundum!”

“Peki, anlat bakalım, balık nasıl bir şey?”

“Balığın, deve gibi iki boynuzu vardır!”

“Sus, yeter! Sen öküzle devenin farkını bile bilmiyorsun. Nerede kaldı ki balığı tarif edeceksin!”

Şems bu hikâyesi ile aslı astarı olmayan ifadelerle şeyhini büyüten müritleri eleştiriyor, gerçeğe değil lâfla, ilimle bile varılamayacağını söylüyordu. İlâhi visalin, ancak dinin emirlerine uymak, ölçülere baş eğmek, kâmil bir mürşide bağlanmak ve aşkla yol almakla mümkün olacağını anlatmak istiyordu.

***

Hz. Şems’e biri geldi.

“Bana bir sır ver!” dedi. Şems şöyle dedi:

“Sana sır veremem! Ben, kendimi onun benliğinde gördüğüm kimseye sır veririm. Çünkü o zaman, sırrımı kendime söylemiş olurum. Ben, sende kendimi göremiyorum ki!”

Bir başkasına şu öğüdü verdi:

“İç âleminizdeki pisliğin bir zerresi bile, dışınızdakinden yüz bin kat beterdir!”

“Yarabbi, Seni şanına lâyık şekilde anlayamadık!”

Mürşid-i Kâmil arayışını Anadolu’nun bereketli topraklarında usanmadan sürdüren Şems-i Tebrizî, aradığı kişinin Konya’da bulunduğu tavsiyesi üzerine 1244 yılı Kasım’ında buraya ulaşmış, Hz. Mevlânâ’nın medrese dönüşü geçiş güzergâhı üzerinde bulunan Şekerfüruşan hanına yerleşmişti. Ertesi gün, hanın önündeki taşlığa oturmuş gelip geçenleri seyrediyordu. İkindiye doğru, müderris olduğu her halinden anlaşılan birinin, katırıyla önünden geçmekte olduğunu gördü. Herkes, “Mevlânâ” geliyor diyerek, onu selamlamak üzere ayağa kalkıyor, ellerini öpebilmek için yarışıyordu.

Şems, koşarak yolunu kesti, katırının yularına yapıştı.

“Sen Belhli, Sultanü’l Ulema’nın oğlu Mevlânâ Celâleddin değil misin?”

Hz. Mevlânâ:

“Evet benim!”

 “Bir müşkülüm var, söyle bana! Hz. Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayezid-i Bestamî mi, ne dersin?”

 “Bu nasıl sual, elbette Hz. Muhammed büyüktür!”

“İyi ama Hz. Muhammed, ‘Yarabbi, Seni tesbih ve tebcil ederim ki, biz Seni lâyık olduğun veçhile bilemedik,’ buyuruyor. Oysa Bayezid-i Bestâmî, ‘Kendimi tesbih ederim ki, benim şanım çok yücedir; zira varlığımın her zerresinde Allah’tan başka varlık yok!’ diyor, bu söze ne diyorsunuz?”

“Hz. Peygamberin kabı ile onun ümmetinden biri olan Bayezid-i Bestamî’nin kabı aynı değildi. Hz. Peygamberin kabı, sonsuzluğu içine alacak kadar genişti. Bestamî’nin kabı ise, dar ve sabit olduğu için sonsuzluk deryâsının birkaç damlasıyla dolup taştı. Hz Peygamber, her gün sayısız makam aştığı halde topuğu bile ıslanmıyordu. Önündeki sonsuzluğa göre, kat ettiği mesafenin, aştığı makam ve mertebelerin hiçliğini bilmenin idraki içindeydi. ‘Yarabbi, Seni Senin şanına lâyık şekilde tanıyamadık,’ diyordu. Bayezid-i Bestâmî ise, sonsuzluk deryâsının sahilinde bile boğulma tehlikesi yaşamıştı!”

***

Aldığı bu cevabın mükemmelliği karşısında kendinden geçen Şems, aradığı Mürşid-i Kâmil’i bulmanın coşkusu içinde öyle bir “Allah” narası attı ki, işitenler şaşkına döndüler. Hz. Mevlânâ da, her gün çevresinde gördüğü insanlardan farklı biri ile karşı karşıya olduğunu anlamış, katırından inmişti. İki deryâ, öyle bir coşkuyla kucaklaştılar ki, Konya’daki bu yer, hâlâ “Merece’l Bahreyn” (İki denizin kavuştuğu yer) diye anılır. Hz. Şems bu suali elbette, Hz. Mevlânâ’nın ufku ve istidadının genişliğini ölçmek için sormuştu. Yoksa onun için müşkül diye bir şey söz konusu değildi…

 

 

 

 

 

 

 


Bu Yazı 1763 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar