Sen Gelmedin / Hikâye
06.01.2016        

SEN GELMEDİN

 

 

Mahmut KAPLAN

 

Ağır gövdesini sıkıntılı bir kımıldayışla ileri doğru sürükledi; dudaklarında hüzünlü bir titreyiş:

- Babam çağırdı, “öldü” dedi; “annen öldü”. Sendeledim, anlamadım önce ne dediğini. Tekrarladı babam boğazına çöreklenen hıçkırıklar arasında:

-Annen, annen öldü… 

-Annemin yatağının baş ucuna yığıldım.  Hareketsiz yatıyordu. Gözleri kapalıydı. Zayıf, kuru, bir deri bir kemik kalan ellerini tuttum, öptüm, öptüm, öptüm… Sonra ayak ucuna geçtim, ayaklarını öptüm. Annem, hastalıklarla eriye eriye küçülmüş ayakları, zayıf vücudu ile cansız, yatakta yatıyordu. Gözlerinin ucunda kurumuş gözyaşı izine benzeyen bulanık ve belirsiz çizgiler vardı. Seni, birini bekliyordu. Gelmedin. Hep senden söz etti son günlerinde. Nerede kaldı, diyordu;  kulakları seste, gözleri kapıda idi. Gelmedin. Yüzüne bir tülbent örttüm. Hareketsiz öylece uzanmış yatıyordu. Elimden bir şey gelmiyordu. Çocuklar ağlaşarak odaya doluştular. O, artık onlarla şakalaşamayacak, konuşup gülemeyecek, azarlayamayacaktı gürültü yaptıklarında. O, orada yatağında  her zamanki gibi yatıyor, ama kımıldamıyordu.

Gözyaşları gözlerinden yuvarlak yüzüne sıcak yaz yağmuru gibi iplik iplik iniyordu:

-Ölmeden birkaç saat önceydi, baban, “Sigara içer misin?” diye sordu, “Hayır” dedi zayıf bir sesle. İçmedi. Ömrünce vazgeçmediği sigaraya bile iştahı kalmamıştı. Biliyorsun aleyhinde konuşturmazdı sigaranın. Doktorlar ne bilir, derdi. Titrek parmakları arasında incecik sigara kağıdana yerleştirdiği tütünü sarar , sonra taşlı çakmağıyla yakardı. Hastalıktan sonra sadece inceltmişti sigaraları. İncecik sarıyor, dumanı içine özlemlerini bitiriyormuş gibi çekerdi. Sigara, ona dünü unutturuyordu, yarını düşündürmüyordu sanki. Sınır ötesinde bıraktığı annesi, kardeşleri ve bütün akrabalarına duyduğu hasretin telafisi gibiydi. Hastalık, boğazından ciğerlerine, bütün vücuda yayılmış. Biz artık atlattı diyorduk, artık o habis, sinsi maraz annemden elini çekti diyorduk. Kilo bile almıştı. Meğer kilo değilmiş, hastalıkmış onu öyle gösteren. Bilemedik….

-Tek tesellim, yanında olmam. Ölmeden son bir kez görmem. Kelime-i şehadet getirdi, dedi babam. Sessizce, içten kopan bir solukla; lailaheillallah... Babam burkularak zorlukla tamamladı cümlesini:

-Sonra gözleri, uzaklarda bir noktaya takılıp kalakaldı.

Ablam, gözlerinden süzülen yaşları başörtüsünün ucuyla silerek devam etti:

-Çocuklar çığlık çığlığa doluştular odaya… Komşular koştu, geldi odaya. Babam, yılların getirdiği bir alışkanlıkla eline Kur’an’ı aldı okumaya daldı. Gözyaşlarını ayetlerin, inişli çıkışlı  hüzünlü ahengi arasına gizleyerek okudu, okudu, okudu…Sonra abim, belediyeye gitti, işlemleri yaptırdı. Mezar yeri ayarlandı. Götürdük. Mezarlığın bir yamacında, anayola bakan bir yamaca defnettik. Bir ömür hep o yola bakmıştı. Gözleri hep yolda, kulağı sesteydi. Gurbet türküleri, yüreğinin en acılı yerine bir kor  gibi düşer, mavi gözlerinden yaşlar süzülürdü. Önce ana, kardeş hasretiydi. Yıllarca görmediği annesinin, kız kardeşlerinin ve erkek kardeşinin hasreti. Sonra ben, sen ve diğerleri… Hep özledi. Hep yol gözledi. En çok da sen… Sen, içinde iyileşmez bir yara oldun. Gittin uzaklara, gelmedin; bayramları bile çok gördün ona. Kimi bayramda ilk gün gelir, elini öper, ertesi gün kaçar giderdin. Hadi gel bulursan öp elini… Sarıl sarılabilirsen!

Ellerini uzattı, elimi tombul avuçlarının içine aldı:

- Gitti işte, artık gelsen de bir işe yaramaz.

Sesi boğuk çıkıyordu. Konuşmakta zorlanıyordu. Konuşmak, içinde birikmiş kahrı, acıyı akıtmak, rahatlamak istiyordu. Konuştukça gözyaşları çağlıyor, göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu. Torunu, korkulu gözlerle ürkek bir kuzu sessizliğiyle gelip kucağına oturdu, sarıldı küçücük kollarıyla. Başını göğsüne yasladı, usul usul, hıçkırıksız ağlamaya başladı. Torununa sarıldı, annesiymiş gibi. İçinde ne fırtınalar kopuyordu kim bilir. Elimi daha sıkı tuttu. Artık gitme der gibi. Artık gitme, ona çektirdin, bana çektirme, der gibi. Ama biliyordu ki, iki gün sonra başımı alıp gideceğim. Bunu biliyor, konuşmadan, kelimesiz, hal diliyle gitme diyordu. Fısıldar gibi bana seslendi:

-Yarın mezarlığa gidelim. Hiç olmazsa mezarını ziyaret et. Orada ruhu seni görür.

Her kelime bir taş gibi iniyordu yüreğimin en hassas yerine. Cevap vermiyordum, veremiyordum; susuyordum. Verecek cevabım yoktu. Haklıydı, yerden göğe kadar. Mezar yerini anlatmaya başladı:

-Mezarı yola bakıyor. Bizim oraya giden yola. Ömrü yol gözlemekle geçti, yetmedi mezarında da yola bakacak. Hep yol, hep gurbet… Sustu. Kelimeler çıkmıyordu ağzından. Kollarını boynuma attı, sıkıca sarıldı, başımı göğsüne dayadı. İçimde, yıllardır hissetmediğim bir şefkatin, bir abla şefkatinin elektrik akımı gibi yayıldğını, içimi ısıttığını hissettim. Anne gibi sarılyordu. Anne gibi. Gibi, fazla, anne idi. Annem. Ağlamak geldi içimden, tuttum kendimi, zorladım, ağlamadım, gözyaşlarımı içime akıttım.

Ona anlatamazdım, gece otobüste gelirken, sessizce yol boyunca ağladığımı. Otobüsün ışıkları sönüp herkes uykuya dalınca sessiz sessiz ağladığımı kimseye anlatamazdım. Yılların biriktire biriktire kambura çevirdiği yanlışlarımı kimseye anlatamazdım. Daha üç gün önce Ankara’dan bindiğim otbüs şoförünün dedikleri kulaklarımda çınlıyordu. Yeni görev yerime gidecektim. Firma biletimi bir başka yolcuya satmış, yer kalmayınca hostes koluğuna oturmuştum. Otobüs biraz yol alınca şoförle havadan sudan konuşmaya başladık. Durup duruken, bana hikaye anlat dedi. Hikaye dediği bir dini kıssa, bir ibretli hikaye… Konuştuk biraz. Mesleğimi sordu. Öğretmenim dedim. Yeni tayinim çıktı. Göreve başlamaya gidiyorum. Ev falan tutacağım. Sonra çocukları getireceğim.  Memleketimi sordu, yıllarca annemi babamı görmediğimi söyledim. Şoför içten gelen bir sesle:

-Ring yapıyorum, gel seni götüreyim yolumun üstü, annenin babanın elini öp. Sonra seni yine getiririm.

Olmaz dedim, göreve başlamam lazım. Mehil müddetini doldurdum. Sonra inşaallah giderim. Keşke şoförü dinleseydim. Keşke onunla yola devam etseydim. Görürdüm, helallik alır, elini öperdim annemin. Şoförün içene mi doğmuştu? Olmadı, kısmet değilmiş. Şimdi cenazesine gidiyordum. Ben gidinceye kadar kaldırmış olacaklar. Yetişemeyeceğim belki. Mavi gözlerindeki sevinç ışığını göremeyecektim. Ona torunundan bahsedemeyecektim. Görmeden sevdiği torununu anlatamayacaktım. Kızım doğduğunda ziyaretine gitmiştim. Pazardı, yine dönmem gerekiyordu. Yaşlı babamı başka bir mahallede oturan tanıdıklara göndermiş, torunu için bir çeyrek buldurup vermişti:

-Torunuma tak, ninesinden hediye.

Görmeden, adını tekrarlayıp seviyordu. Telafi etmem imkansızdı; manasız bir kopuşla onu nasıl bir zevkten mahrum ettiğimle kalacaktım. İçimde hep bu eksiklik, hep pişmanlıkla yaşayacaktım. İhmal miydi yaptığım, bilemiyorum. Çocuk yaşta dışarı gitmenin getirdiği bir boşvermişlik, bir alakasızlık mıydı, bilemiyorum. Olan olmuştu. Pişmanlık bir kör bıçak gibi içimi kemiriyordu. Herkes uyuyordu otobüste. Ben ağlıyordum. Ağaldığımı kimse görmedi. Sabah namazında indim terminale.

Namazı mahallenin camisinde kıldım. Gözüme kestirdiğim birinden adresi sordum. Yıllardır gelmediğim için yeni alınan evin adresini bilmiyordum. Şehir de günden güne, aydan aya, yıldan yıla büyüyüp genişliyordu. Sokakları bulmam bile meseleydi. Sorduğum adamın cenazeden haberi varmış, “gel seni götüreyim” dedi. Arkasına düştüm. O önde ben arkada yürüdük. Bir demir kapılı biriket binanın önünde durdu: “Kapı bu” dedi; teşekkür ettim, yürüyüp gitti. Elim zile gitmiyordu. Son bir çaba. Parmaklarım zile dokundu. Kapı gıcırtıyla açıldı; karşımda babamın ak sakallarla çevrili, acıdan sararmış yüzü, zayıf ampulun aydınlığında göründü. Zayıflamıştı, gözlerinin etrafında koyu halkalar belirmişti. Boynuma sarıldı. Koca adam hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Hiç ağlarken görmediğim, benim için metanet ve soğukkanlılık anıtı olan babam ağlıyordu. Sarıldım, ağlamadım. Yürüdük, birlikte odaya doğru.

Oda boştu. Aslında ikisi kalıyordu o odada. Şimdi yatağı yoktu. Demek kaldırdılar dedim içimden. Niçin kaldırmayacaklarmış? Namaza kalkmıştı babam. Ağlamadığıma şaştı, ses çıkarmadı. Ben, ona göstermemiştim ağladığımı, onun yanında metin olmalıydım. Onun acısını arttırmak istememiştim.

Ablama anlatamazdım. Alışmadım duygularımı anlatmaya. Sadece başımı göğsüne dayadım, öylece durdum. Kendime itiraf etmekten korkarak düşünüyordum: Babam bana ne kadar da kızmıştır? Bu nasıl bir evlat diye. “ Ölüme ağlanmaz mı, annenin ölümüne ağlanmaz mı?” Ağlamıyordum ben. Daha doğrusu ağlamıyoru oynuyordum. Ben metin adamdım. Ağlamazdım…!

Saçlarıma hafif ıslaklıklar düşyordu. Anlıyordum hala ağladığını, hissediyordum. Herkes uyanmış odaya doluşmuştu. Bütün kalabalığına rağmen ev bomboş görünüyordu. Uzakta olsam da onun orada olduğunu bilmek bana güç, bana teselli veriyordu. Şimdi yalnız kalakalmıştım. Ev boştu. Sesler bana yabancı geliyordu. Onun sesi yoktu aralarında. Bütün sesler eriyip gitmiş kulağımda onun yanık gurbet acılarını mırıldanan sesi kalmıştı; bir sis perdesinin ardından gelir gibi:

Ölümünen ayrılığı tartmışlar

Elli dirhem fazla geldi ayrılık

Ablam üzülme, der gibi kollarını sıkı sıkı sardı boynuma. “Bugün gidelim” dedim. Bugün. Sessizce bir baş hareketiyle tamam dedi. Yamacın yola bakan yerinde birkaç gün önce kazılmış taze bir mezar… Bu mezarda yatıyordu. Yolu mu gözlüyordu? Bilinmez. İçim burkuldu; kızgın bir alev içimden gözlerime yalım yalım yakarak yayıldı. Ablama göstermek istemediğim gözyaşlarım yanaklarımdan toprağa aktı: “Bir daha dünya gözüyle onu göremeyecektim. Ona, yaşattığım acıları telafi etme imkanım yoktu. Ben geldim, işte buradayım”, diyemezdim. Taze toprak yığının altında bir ömür; hasretle, acıyla, hastalıklarla yoğrulmuş bir ömür... Dudaklarında sabır ve şükür kelimelerinin tespih tespih dizildiği bir ömür. Üzülse, kızsa, kimi zaman kahretse de hep sabır ve şükürle geçen bir ömür.

Oturduk ayak ucunda ablamla; ben Yasin okudum; o dinledi; ben okudum o ağladı. Mezar toprağını okşadı farkına varmadan. Çıplak yamaçta belli bir düzenle sıralanan mezarlar, insana “sıra sana da gelecek” der gibiydi. “Bekle, sıra sana da gelecek!”  Kulaklarımda onun telefondaki sesi:

-Hakkım yok mu sende? Hakkım yok mu üzerinde?

O kadar çok mezar vardı ki…

 


Bu Yazı 1707 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar