Sevgi ve Muhabbet
..        

ce neticesi, iman-i billah (Allah'ı bilmek)tır. Ve insaniyetin en âli (yüksek) mertebesi ve beşeriyetin (insanlığın) en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullah (Allah'ı tanımak)tır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti o marifetullah içindeki Muhabbetullah (Allah Sevgisi)tır. Ve ruhu beşer için en hâlis sürur(sevinç) o Muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniye (ruhen alınan lezzet)dir. (Bediüzzaman Said NURSİ) Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerine verdiği en önemli derslerden birisi de “Biz muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur.!”düsturu olmuştur. Muhabbetin yani sevginin fedaisi olmak… demek sevgi çok önemli ki, hayatını ona feda edeceksin. Sevginin korunması, yaşatılması, yaygınlaştırılması hayatının en önemli gayesi olacak. Kalbinde kin adavet, husumet gibi negatif duygulara yer vermiyeceksin ki, sevgi hep yeşersin, canlansın. İman ve Kur'an hizmetindeki, tarzını üzerine bina edeceksin. Kısacası sevgi hayatın gayesi olacak…! Baş döndürücü bir hızla gelişen ilim ve teknik, her geçen gün, günlük hayatta bir takım kolaylıklar, rahatlamalar getirerek insan hayatını şeklen kolaylaştırsa da ; farkına varmadan insanları daha da yalnızlaştırıyor, başkalarına ihtiyaç duymadan yalnız yaşayabilme seçenekleri sunuyor. İnsanı adeta robotlaştırıp hayatı monotonlaştırıyor. İnsanlar, çoğu zaman çevresindeki güzelliklerin, dostlukların farkına varmadan, günlük hayatın curcunası içerisinde, “mutfak-tuvalet-yatak odası üçgeni”nde bir kısır döngü içerisinde ömürlerini tüketiyorlar. İnsanlar, her geçen gün daha fazla bencilleşiyorlar;diğergamlık, fedekarlık, şefkat, merhamet, saygı, sevgi, hürmet, yardımlaşma ve dayanışma gibi güzel vasıflar kayboluyor. “Ben” merkezli kişilik karakterleri yayılıyor. Yalnız kendisini seven ve kendisini düşünen, şahsi menfaatinden başka değer tanımayan insanların sayısı, toplumda hızla artıyor. Sosyal hayatın böyle bir mecraya girmesi, insanlarda gerilimi ve bunalımı artırdı. Psikolojik rahatsızlıklar, stres, depresyon…vs. çağımızın en yaygın hastalıkları haline geldi. İnsanların ruh dünyasında, manevi bünyesinde meydana gelen bu rahatsızlıklar, şeker (diyabet), tansiyon, kalp damar…vb. pek çok hastalığı da yaygınlaştırdı insan hayatında. Yüksek moral değerlerden uzaklaşmaya paralel olarak ortaya çıkan psikolojik rahatsızlıklar ve sosyal sorunlar; “sevgi” kavramınıda yeniden insanların gündemine soktu. Sevgi kelimesi her geçen gün daha fazla teleffuz edilir oldu. Kimileri sorunların temelinde “sevgisizlik” olduğunu söylüyor; kimileri de çözümün, çarenin “sevgi”de olduğunu vurguluyor. Kısacası artık herkes sevgi diyor. Bazı insanları dinlerseniz; hep sevgisizlikten yakınırlar. “Kimse beni sevmiyor” psikoloji içerisinde hayata karamsar bakarlar ve hayatı değersiz görürler. Adeta “yaşamaktan bıkmış” gibi bir ruh haline bürünürler. Bazıları da sevginin büyülü gücüne ilişkin anekdotlar anlatırlar. Sevginin, insanı hayata nasıl bağladığını , sevgi ile hayatın nasılda şenlendiğini, aydınlandığını, dünyayı kaplayan kara bulutların dağılarak, güneşin ortaya çıktığını anlatırlar. Artık herkesin kabul ettiği, üzerinde hemfikir olduğu bir gerçek var. Sevgi önemli! Hem de çok önemli…!” Hatta en önemli…! Öyle ise nedir sevgi? Alınıp-satılabilen bir şey midir? Veya insanın kendi gayretleri neticesinde kazandığı bir şey mi? Kaynağı, mahiyeti, yönü nedir? İstediğimiz şekli verip, istediğimiz yönde kullanabilir miyiz? Sevgisiz insan var mı? Sevgisizlik diye bir durum söz konusu olabilir mi? Nedir sevginin gücü ve neticesi. Bediüzzaman Said NURSİ Hazretleri, sevginin kaynağını, mahiyeti ve yönünü izah ederken, sözler isimli eserinin 24.Söz, beşinci dalında şöyle demektedir. “Muhabbet (Sevgi) şu kainatın bir sebebi vücududur. Hem şu kâinatın rabıtası (bağı)dır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan şu kainatın en câmi bir meyvesi olduğu için, kâinatı istila edecek (kuşatacak) bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir (yerleştirilmiştir). İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir.” Risale-i Nur Külliyatının tamamına, tefekkür, Allah'ı tanıma, Allah'ı sevme ve o sevgisinin tezahürleri olan ubudiyet ve şükür konuları hakimdir. Sevgi konusunda Risale-i Nur'dan yapmış olduğumuz bazı tespitleri sizlerle de paylaşmak istiyoruz. Sevgi kâinatın yaratılış sebeplerinden birisidir. Mülkün gerçek sahibi olan, zenginliğinin ve servetinin sınırı olmayan; her şeyin dizgini onun elinde olup her şey onun bizzat takdir, tasarruf ve dilmesi ile olan; mülkünde ve saltanatında ortağı ve yardımcıları olmayan; her türlü acizlikten ve noksanlıktan münezzeh olan; sınırsız bir ilim, harika bir mühendislik ve tezyinat ile sanat ve estetik ilmine vakıf olan; sınırsız kudret sahibi olup herşeyi bizzat yaratan ve sürekli yaratma halinde olan, bir şeyin olması için onun sadece dilemesi yeterli olup, O “ol” deyince her şey hemen oluveren; cömertliğinin sınırı olmayan; şefkat, merhamet, kerem ve ihsanıyla mahlukatını sayısız nimetler ile nimetlendiren Alemlerin Rabbi, kâinatın Sultanı Allah (c.c.), sonsuz cemal (güzellik) ve sonsuz kemâlat (olgunluk, mükemmellik, kusursuzluk, noksansızlık) sahibidir. Allah'ın kendi sınırsız cemâline ve kemâline karşı sonsuz bir sevgisi, muhabbeti vardır. Allah, sonsuz cemâl ve kemâlinin tezahürleri olan Esmâ-ül Hüsna'sını da sınırsız bir sevgi ile sevmektedir. Her Cemâl ve Kemâl sahibinin kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca; Sâni-i Zülcelal'da kâinatı yaratarak isim ve sıfatlarını harika sanat eserleri üzerinde tecelli ettirmiştir. Var olan her şey Allah'ın, harika ve hikmetli birer sanat eseridir. Kâinat da Allah'ın eserlerini sergilediği bir Sergi Salonu ve güzel sanatlar galerisi gibidir. En küçük atom çekirdeğinden, milyarlarca yıldızı barındıran galaksilere, pirenin midesinden, kırdaki menekşeden, güneşe kadar her şey Allah'ın, sınırsız güzellikteki isimlerinin tecellileri olan mükemmel birer sanat eseridir. Her eser, yaratıcısının sonsuz ilmini, kudretini, sanatındaki sınırsız güzelliği ve mükemmelliği hal lisanı ile anlatarak tanıtmaktadır. Rabbinin isim ve sıfatlarını anlatan “Rabbani birer mektup”tur. Allah'ın yaratmış olduğu mahlükatı, bu Rabbani mektupları okuyarak yaratıcısını tanıyacaklardır. Yani esere bakıp sanatkarı keşfedecek ve tanıyacaklardır. Kadir-i Zülcelal, Kâinatı yaratmakla, sınırsız cemalini ve kemalini hem bizzat seyretmek; hemde yarattığı hayat-akıl ve şuur sahibi mahlukatının nazarıyla da üşahede etmek istemiştir. Allah'ın sonsuz güzelliğine ve kemâlatına seyirci, şahit, takdir ve Tahsin edici olarak yarattığı mahlukatının içerisinde en mükemmeli hiç şüphesiz ki insandır. Allah, insanı kâinâtın küçük bir fihristesi, haritası, dünyanın da küçük bir maketi tarzında dizayn etmiştir. İnsan adeta küçük bir 'âlem, alem büyük bir insan tarzında yaratılmıştır.Allah insanı yaratıcısının sınırsız güzelliğini ve kemalatını algılayabilecek, Esmâ-ül Hüsna'nın tecellilerini okuyabilecek ve Rabbini tanıyabilecek mahiyette yaratmış ve en mükemmel cihazlarla, duyu ve duygularla donatmıştır. Allah'ın sınırsız güzellikteki isim ve sıfatlarını algılayabilmesi için, sınırsız esmanın cüz'i birer yansıması insan fıtratında da yaratılmıştır. Taki insan bu cüz'i tecelli ile kıyas yapıp, Rabbinin sınırsız esmasını keşfedip tanıyabilsin. İnsan fıtratı Esma-ül Hünsanın küçük bir aynası gibidir.Temiz kalpler, günahlar ile kirletilmemiş kalpler Allah'ın isim ve sıfatlarına daha berrak bir ayinelik yapacaktır ki….. Kainatta Esma-ül Hünsânın en parlak ayinesi Hz. Muhammed (s.a.v.)dir. İnsanı sonsuz cemal ve kemaline aşık bir seyirci, bir şahit, bir takdir ve tebrik edici olarak yaratan Allah(c.c.), kainat içerisinde bir misafirhane olarak dünyayı yaratmış ve insanların istifadesine sunmuştur. Dünya, insan için bir misafirhanedir. İnsan bu misafirhanede çok az kalacak ve sonra asli vatanına (ahiret alemine) gidecektir. Dünya hayatı geçici ve çok kısa olmakla birlikte çok önemlidir. Çünkü, insan bu kısacık dünya hayatında, Allah'ın harika eserlerini sergilediği bir sergi salonu mahiyetinde olan kâinat kitabını okuyarak, isim ve sıfatlarının tecellilerini keşfederek Rabbini tanıyacak, onun kudret ve azametini görerek Rabbini takdir ve Tahsin edecektir. İnsan, Allah'ın masnuatı vemahlukatı içerisinde, Allah'ın en mükemmel eseridir. Çünkü insanın fıtratı Allah'ın bütün isim ve sıfatlarına ayine olacak tarzda; ve Allah'ın bütün isimlerinin tecellisi mahiyetinde yaratılmıştır. Onun için Allah (c.c.) sınırsız cemal ve kemalinin, Esma-ül Hünsasının en mükemmel tecellisi olan insanı çok sevmektedir. Allah'ın kullarına sonsuz şefkati, sonsuz merhameti, sonsuz kerem ve ihsanı ve sınırsız bir sevgisi vardır. Allah en çok da eşrefi mahlukat olan Peygamber Efendimizi (s.a.v.) sevmektedir. Allah, vermiş olduğu sayısız nimetlerle kullarına olan bu sonsuz sevgisini göstermiş; ve kullarından da kendisini sevmelerini istemiştir. Allah bizi çok sevmektedir ve bizimde onu sevmemizi istemektedir. Onun için, Allah her insanın kalbine bütün kâinatı kuşatabilecek büyüklükte, muhteşem bir sevgi yerleştirmiştir. Sevgi sonradan kazanılan ve gayret ile elde edilen bir şey değildir. Sevgi doğuştan vardır. Yaratıcımız her insanın kalbine muhteşem bir sevgi yerleştirmiştir. Sevgisizlik diye bir durum yoktur. Sevgi insan kalbinden çıkıp gitmez. İyi-kötü, kafir-müslüman, ermeni-rum, siyah-beyaz, genç-ihtiyar……v.s. Kim olursa olsun her insanın kalbinde muazzam bir sevgi potansiyeli vardır. “Sevgisizlik veya sevgisiz insan” olmaz. Ancak sevginin bastırılmasından, köreltilmesinden yanlış yönlendirilmesinden veya yanlış kullanılmasından söz edebiliriz. Allah, bütün kainâtı kuşatacak büyüklükteki sevgiyi, kullarının yaratıcılarını, kendilerini nimetlendireni, kainâtın sultanını sevmeleri için insan kalbine dercetmiştir. Ancak insanlar çoğu zaman, kalplerinde “Allah sevgisi” için yaratılan sevgiyi, yaratıcılarına değil başka şeylere yöneltirler. Allah Aşkı için yüreğine yerleştirilen sevgiyi bazıları dünyaya, bazıları diğer insanlara, bazıları da kendi nefsine yöneltirler. Bazıları makam-mevki, bazıları masa-koltuk, bazıları para-pul, bazıları kadın-kız, bazıları içki-içecek, bazıları yemek-yiyecek, bazıları kır-çiçeği, bazıları da dağı-bayırı-baharı sever. Kısacası herkes bir şeylerin mübtelasıdır, bir şeylere aşıktır, bir şeyleri sevmektedir. Sevgisiz insan yoktur. Yanlış harcanan sevgi ve sevgisini yanlış yere yönlendiren insan vardır. İnsan fıtratı Allah'ı sevmek üzere dizayn edilmiştir. İnsan kalbine yerleştirilen muhteşem sevgiyi, yaratıcısına yöneltmelidir. Çünkü, ancak Allah sevgisi ile mutmain olmuş bir kalp gerçek mutluluğu ve huzuru yakalayabilecektir. Ebedi olabilmek duygusu ile sonsuzluğu aşık bir kalp ancak ebedi bir maşuk (aşık olunan) ile tatmin olabilir. Sevgisini, Allah'a değil de diğer mevcudata yöneltilmesi, insanı huzursuz, mutsuz, hüzünlü, kederli, sıkıntılı ve stresli kılacaktır. Çünkü, sevginin başka insanlara veya maddeye-eşyaya yöneltilmesi halinde, insanı kaçınılmaz bir takım acı sonuçlar beklemektedir: Seversin, seni sevmez Seversin, elde edemezsin, kavuşamazsın Seversin fanidir, geçicidir, geçip gider, ayrılırsın Seversin, günler geçer güzelliği bozulur, çirkinleşir, görürsün ki, aşkına layık değil Seversin, sonrada eksiklerini, kusurlarını görürsün, değmezmiş der pişman olursun Seversin bağlanırsın, geçip gider sönüp biter Seversin, elinden çıkıp gider Çok seversin, ama kabir kapısında ayrılmak zorundasın. Sonuç : hüzün, elem, ayrılık acısı, elde edememe, kavuşamama bunalımı…. Üzüntü, keder, acı, ızdırap ve yığınla psikolojik sorunlar. İnsan, gerçek huzur ve mutluluktan uzaklaşıp gider gerçek aşkı yakalayamamanın neticesinde. Çünkü, Allah sevgisine mazhar olacak şekilde dizayn edilen insan fıtratı, başka sevgiler ve sevgililer ile tatmin olmaz. Tatmin olmayan bir kalp de asla gerçek mutluluğu ve huzuru bulamaz. Hayatın nuru, huzur ve mutluluğun gerçek kaynağı olarak yaratılan Sevginin en büyük riski; insanın yaratıcısına müteveccihen yaratılan sevgiyi kendi nefsine feda etmesi, nefsini sevmesidir. Sevgiyi nefsine yönelten, kendi nefsini seven insan bencilleşir. Kendinden başka kimseyi sevmez, kimseyi beğenmez. Şahsi menfaatinden başka değer tanımaz. İyilikleri, güzellikleri, başarıları kendinden, kötülükleri, olumsuzlukları, başarısızlıkları başkalarından bilir. Kendinde hiç kusur görmez. Adeta nefsini putlaştırır, ilahlaştırır, bir nevi firavun veya Nemrut halini alır. Allah korusun, böyle bir tehlikeden korunmanın yolu, insanın kendi aczini, fakrını, iktidarsızlığını, çaresizliğini ve nefsinin kusurlarını görerek Rabbinin sonsuz şefkat ve merhametine sığınmasıdır. İnsanın, kalbine yerleştirilen muhteşem sevgiyi, yaratıcısına yöneltmesi, Allah'ı sevmesi, başka hiçbir şeyi sevmeyecek, başka şeylerden, mevcudattan uzak ve soğuk duracak anlamına gelmez. İnsan, eşini, çocuklarını, anne-baba-kardeşlerini, akrabalarını, dostlarını, vatanını, milletini, bayrağını, dünyayı ve dünyadaki nimetleri, zevkleri, lezzetleri ve tüm kâinatı sever ve sevmeli….! Allah sevgisi, asla başka hiçbir şey sevilmeyecek şeklinde anlaşılmamalı. Ancak, yaratılmış olan bütün mevcudatın her şeyin iki yüzü vardır: Birinci yüzü, varlığın bizzat kendisine bakan maddi ve nefsani, fani yüzüdür ki, buna “manay-ı ismi” kendi şahsına bakan manası diyoruz. İkinci yüzü ise; varlığın yaratıcısına, sanatkârına, yaratıcısının isim ve sıfatlarına delil ve işaret olan yüzüdür ki, buna “manay-ı harfi” yaratıcısına, sanatkarına bakan manası diyoruz. İşte insan, varlıkları, güzellikleri, nimetleri manayı harfi ile yani yaratıcısına ve sanatkarına bakan yüzü ile, onun namına seveceğiz. “Ne kadar güzeldir” demeyeceğiz, “ne kadar güzel yaratılmış” diyeceğiz. Eseri ve nimetleri, sanatkarı namına, mün'imi hakiki hesabına seveceğiz. Yani varlıkları Allah için ve Allah namına seveceğiz. Allah namına olan sevgilerimiz, aşklarımız, bizi yine Allah'a yakınlaştıracak ve yüreğimizdeki Allah aşkını daha da pekiştirecektir. Böylece sevgi, hayatımızın nuru, mutluluk ve huzurumuzun kaynağı olacaktır. Yaratıcısını seven insan, dünyayı ve dünya nimetlerini de sevecektir. Ancak dünyanın üç yüzü vardır: Birinci yüzü, kendine bakan, maddi, geçici ve fani yüzüdür. İkinci yüzü, Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellileri olan muhteşem bir sanat eseridir. Üçüncü yüzü ise sonsuz ahiret saadetinin kazanıldığı bir ticarethane, yani ahiretin mezrası, tarlasıdır. İnsan, dünyanın kendine bakan, maddi, geçici ve fani yüzünü terk ederek; Esmaül Hüsnâ'nın tecellileri olan ve sonsuz cennet saadetinin kazanıldığı ahiretin tarlası olan ikinci ve üçüncü yüzlerini sevecektir. Allah Sevgisi, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'i de çok sevmemizi gerektir. Çünkü, Resulullah efendimiz, hem Allah'ın eserleri içerisindeki en mükemmel eseri, hem de Esma-ül Hüsna'nın en parlak ayinesidir. O yaratılmışların en mükemmeli, en şereflisi ve “Habibullah” (Allah'ın sevgilisi)dir. Allah Sevgisi, Allah Resulü (s.a.v.)'in sünneti seniyyesine uygun yaşamayı gerektirir. Çünkü Allah'ı sevmek, onun marziyyatını yanı razı olduğu, istediği şeyleri yapmakla olur. Allah'ın istediği davranışlar, razı olduğu şeyler ise Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sünneti seniyyesidir. Onun için, Allah'ı sevenlerin, Allah'ın Resulü ve Habibullah olan Hz Muhammed (s.a.v.)'i de sevmesi gerekir. Allah Resulünü sevenlerin ise, sünnet-i seniyye'ye uygun bir hayat yaşayarak Resulullah'a benzemeye çalışmaları gerekir. Not: Sevgi üzerine yazılmış eserlerde, sevginin tarif edilemeyeceği, ancak hissedilebileceği ve yaşanabileceği ifade edilmektedir. Ben bu çalışmayı yapabilmek için, sevgi üzerine yazılan kitapları okudum ve Risale-i Nur Külliyatındaki Muhabbet/Sevgi konusu ile ilgili bölümleri inceledim.


Bu Yazı 4179 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar