SİZİN GÜNDEMİNİZDE NE VAR?
..        
1946 yılı, İkinci Dünya Savaşının yavaş yavaş sona erdiği, savaş sonrasında yenenlerin pay kavgasına tutuştuğu, mağlup olanlarınsa maddi ve manevi bir yorgunluk ve ümitsizlikle çıktığı tarih...
İşte bu hengâmede, herkes savaşın sonucunu öğrenmek için işini gücünü bırakıp radyo başına koşarken, bütün bunlarla hiç ilgilenmeyenlerden birisidir Üstad Bediüzzaman. Adeta dünyanın şeklini değiştiren böyle bir savaşı ve bu meraklı vaziyeti takip etmeyişi insanların dikkatlerinden kaçmaz. Üstad Bediüzzaman'ın bu halini merak edenler, yanına gelip “Acaba dünyayı ilgilendiren bu savaştan daha büyük bir olay mı var ki hiç ilgilenmiyorsun?” diye sorarlar.
Ömür Sermayesi Pek Azdır
Verdiği cevap herkesi çok şaşırtır. Çünkü soruyu soranlar hiç beklemediği bir cevap alırlar. “Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur.” Aslında bu cümle yalnız başına, bu dünyaya geliş gayesinden gafil olan insan için birçok şeyi anlatmaya yetiyor. Ama o bununla bırakmıyor, cevaba devam ediyor:
“Birbiri içine girmiş daireler gibi, her insanın kalp ve mide dairesinden, vücut ve ev dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden, vatan ve memleket dairesinden, yeryüzü ve insanlık dairesinden tutun ta canlılar ve dünya dairesine kadar, dardan genişe doğru iç içe daireler var. Bu dairelerin her birinde her insanın bir çeşit görevi bulunabilir. Ama en küçük dairede en büyük, en önemli ve devamlı yapılması gereken görevi vardır. Fakat en büyük daire olan canlılar ve dünya dairesinde en küçük ve geçici olarak ara sıra görevi bulunabilir. İşte bu kıyaslamayla küçük dairede en büyük ve büyük dairede ise en küçük vazifeler bulunabilir.
“Fakat büyük dairenin cazibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, malayani ve afakî (dış dünyayla alâkalı) işlerle meşgul eder. Ömür sermayesini boş yerde imha eder. O kıymetli ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Ve bazen bu harp boğuşmalarını merakla takip eden, bir tarafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne ortak olur.”
“Evet, bu Dünya Savaşından daha büyük bir hâdise ve bu yeryüzündeki dünyaya hükmetme davasından daha önemli bir dava, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına açılmış. Ve bu dava öyle bir davadır ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa (Ki bu ülkeler o zamanın süper güçleriydi) ve aklı da varsa, o tek davayı kazanmak için hiç tereddüt etmeden verecekti.
“O dava ise şudur: Herkesin, iman mukabilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla süslü ve baki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Eğer iman vesikasını (belgesini) sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddecilik taunuyla (bulaşıcı ve öldürücü hastalığıyla) çoklar o davasını kaybediyor. Hatta bir ehl-i keşif ve tahkik (gayb âlemini bilen ve görenler), bir yerde ölen kırk kişiden yalnız birkaç tanesi o davayı kazandığını sekeratta görmüş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği davanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?”
Benden Biz Etkilenir
Evet, Üstad Bediüzzaman insanın bu halini çok güzel tarif ediyor. Gerçekten de, insanın asıl ve en önemli görevi kendi sorumlu olduğu en dar daire olan kalp ve mide dairesinden başlıyor ve dışa doğru azalarak devam ediyor. Kalp, manevi hayatımızın ve mide ise maddi hayatımızın merkezi konumunda olduğu için insan hayatında en önemli yere sahiptirler. Daha sonra bakmakla sorumlu olduğu ev halkı, daha sonra komşulara karşı olan sorumlulukları... İnsanın sorumlulukları böylelikle içten dışa doğru, azalarak genişler.
Fakat dış daireye o kadar çok vurgu yapılarak devamlı gündemde tutuluyor ki, sanki herkesin ilgilenmesi gereken bir iş olduğu izlenimi oluşturuluyor ve herkes ister istemez ilgilenme ihtiyacı hissediyor. Neticesinde insanlar kendi vazifeleriyle yeteri kadar ilgilenemiyor ve hiç alâkaları olmayan işlerle zaman öldürebiliyor...
Üstad Bediüzzaman'ın bu teşhisinin bir yönü bizim sosyal yaramıza parmak basıyor. Bugün herkes geldiğimiz noktadan şikâyetçi... Neden muasır medeniyetler seviyesine çıkamadığımızdan yakınıyor... Üstad Bediüzzaman'ın yukarıdaki açıklamalarından şunu da anlıyoruz ki: Kimse kendi işine odaklanmadığı için, kendi işinde söz sahibi olamıyor. Zihni dış dünyayla o kadar bunalıyor ki, kendi işine yoğunlaşmakta, konsantre olmakta güçlük çekiyor. Böyle dağınık bir konsantreyle yapılan bir işin neticesinde de bütün sosyal yapı olumsuz etkileniyor...
Üstad Bediüzzaman'ın terzilik yapan talebelerinden birisine bir gün tanıdığı bir arkadaşı, onunla ilgili merak ettiği bir hususu sorar. “Bunca yıldır seni tanırım. Senden bir defa olsun devlet meseleleriyle, dünya gündemiyle alâkalı bir şey duymadım” diyerek hayretini ifade eder. O terzi ağabeyimiz, şöyle kısa ama öz bir cevap verir:
“Ben kendi işimi yaparım. Üzerime vazife olmayan, fuzulî işlerlerle uğraşmam! Fuzulî diyorum, çünkü bana göre fuzulî! O işle uğraşanlar zaten var. Onlar kendi işlerini yapıyorlar. Benim görevim giysi dikmek; dünyayı kurtarmak değil!”
Türkiye bir süredir seçime kilitlenmiş durumda. Hemen hemen bütün yayın organları dakika dakika gelişmeleri aktarma yarışı yapmaktadırlar. Herkesin gündeminde sanal bir konu var. Herkes sanki bir şeyler yapabilecekmiş gibi ekran başlarına koşuyor. Ekran başlarında saatler harcanıyor; ancak elde bir netice kalmıyor...
Asıl Vazifemiz
Üstad Bediüzzaman'ın teşhisinin diğer bir yönü ise şahsî hayatımıza bakıyor. Herkesin kendi uğraşının yanı sıra, Müslüman olarak da yapması gereken birçok işi var. Yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerimde birçok yerde “Hiç bakmaz mısınız?”, “Akletmez misiniz?”... gibi ifadelerle bizim asıl vazifemizin Rabbimizi bulmayı netice verecek işlerle kafa yormamız gerektiğini vurgulamaktadır. Rum Suresinin 30. ayetinde Rabbimiz “Şimdi Allah'ın rahmet eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunları yapan ölüleri de elbette böyle diriltecektir. O her şeye hakkıyla kadirdir” buyurmaktadır.
Evet, Allah'ın rahmet eserlerini daha bir haşmetle gördüğümüz bahar, kendisini iyiden iyiye hissettirdi. Yeryüzü adeta yeniden dirilerek yeni bir şekle büründü. Binlerce, milyonlarca tür bitki ve hayvan, son derece karışık ve birbiri içine girmiş olduğu halde, son derece düzgün ve ölçülü bir tarzda oluşarak insanlara bir şeyler anlatıyorlar. Adeta bütün bu bitki ve hayvanlar dile gelip, kendilerini bu kadar karışıklığa rağmen karıştırmadan, düzenli bir şekilde yaratan Yaratıcı’yı, sonra Yaratıcının gününün sonsuzluğunu, daha sonra öldükten sonra kıyametin O'na hiç ağır gelmeyeceğini ve buna benzer daha birçok şeyi anlatıyorlar. Her taraftan kafalarını uzatan çiçekler, bitkiler, ağaçlar, Rabbimizin kudretini, hikmetini ilan ediyorlar...
İşte, Kur'ân'ın bizlere anlattığı gündem maddeleri bu ve bunun gibi Rabbimizi anlamayı sonuç verecek düşünme faaliyetlerinde bulunmaktır. Ki biz buna tefekkür diyoruz. Rabbimizi tanımayı, O'nu daha iyi bilmeyi, dünyadaki asıl vazifemizi anlamayı ve ona göre muamelede bulunmayı netice verdiği için tefekkür çok önemli bir ibadet sayılmış ve tefekkür edenlere büyük sevaplar verileceğine vurgu yapılmıştır.
Evet, gündem maddeleri devamlı değişir. Bugün gündemde 367 vardır, ama yarın başka bir konu olacaktır. Ve günümüz medyası devamlı insanların zihinlerini kendilerine çekmek için cazip bir kılıf bulup, yine gündemi ellerinde tutmaya çalışacaktır. Buradaki ölçü, insanın kendi üzerine düşen kadarını bilmesi ve yapması olmalıdır. Denge kaçırıldığı zaman hem maddi ve hem de manevî hayatımız açısından zararlı çıkma ihtimalimiz var. Medyanın değil, Kur'ân'ın belirlediği gündemde kalabilmek dualarıyla...

Bu Yazı 2871 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar