Şiir ve Hikmet Üslubu
27.01.2015        

Şiir Ve Hikmet Üslubu

Prof.Dr.Mahmut KAPLAN

 

 

 

Klasik şiirimizin önemli kollarında hikemî tarz, belli bir hayat tecrübesine ulaşan şairin birikimlerini özlü beyitlerle kâleme alışlarının ifadesidir. Urfalı Nâbî’nin klasik şiirimizde birakım hâline getirdiği bu tarz, aslında az çok her divan şairinin düşüncelerini ifade ettiği bir yoldur. Eski şiirimizin ilk ustalarından son temsilcilerine hatta Tanzimat şairlerine kadar divanlar, şiir kitapları bu hikmet beyitleri ile doludur. Bu yazımızda düşüncenin mazımla dile getirilmesi demek olan hikemî şiirden örnekler sunmaya çalışacağız.

Klasik şiirimizin ilk ustalarından büyük mesnevi şairi Şeyhî’nin aşağıdaki beyti, manâ-yı ismî ile dünyaya bakanların, yani dünyaya sadece dünya olduğu için bakanların, hayal kırıklıklarını dile getirmesi bakımından dikkate değer. Şeyhî, “Suret ve nakşa bakan putperest olur; gerçek âşığın gönlü ölümsüz olan Allah’tadır.” derken bu gerçeği vurgulamaktadır:

Sûret ü nakşı gözleyen kâfir ü büt-perest olur

Âşık-ı sâdık olanın hâtırı Lem-yezeldedir

Evrenin sadece sûrî/yüzeysel güzelliklerine bakıp resmin arkasındaki ressamı görmemek bir tür bakar körlük olmaz mı? Mütefekkir insan ya da hakiki âşık, bu perdenin arkasında olan cemâl sahibi zatı gözler, onun esma tecellilerinden yola çıkarak O’na ulaşmaya çalışır. Kaldı ki nakış/resim ve suret geçicidir; elem ve tahassürlerini insanın kalbinde bırakarak çekip gider. İnsanbu terk edilişin arkasından dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkar. Üstelik şanı, şöhreti, mevkii, makamı ve serveti geride bırakıp bir parça bezle/kefen bu menzili terk eder. İşte 16.yüzyılın önemli şairlerinden biri olan Hayâlî’nin bu olguyu dile getirdiği bir beyit:

Mahmil-i tâbutda olur metaı bir kefen

Şol ki birkaç gün fenâ dünyâda şöhret bağladı

Bu fani dünyada bir kaç günlük şöhrete bel bağlayanın tabut mahmilinde metaı/malı bir kefen olur.

Bu gerçeğin farkına varan şair, dünyanın geçici heveslerinden, zehirli güllerinden ve dikenlerinden el çekmenin bilgece bir tavır olduğunu hatırlatır:

Yürü her serv-i bâlâya akıtma su gibi gönlün

Fenâ gülzârının el çek gülünden gel dikenden geç

Yürü, her servi boyluya su gibi gönlünü akıtma; yokluk gül bahçesinin gülünden, dikeninden vazgeç.

Madem dünya fanidir, allah’ın imtihan için misafirlerine hazırladığı geçici bir gül bahçesidir; o hâlde onun yitip gidecek olan nameşru lezzetlerine el uzatmak, arkasında kişiye sadece elem ve acı bırakır.  Benzer bir düşünceyi 17.yüz yılın şeyhülislam şairi Yahya’nın da da dile getirdiğini görüyoruz:

Mâil olmaz dil zen-i dünyâya bir hûb anlayıp

Bâde-i gafletle medhûş olmayan itmez galat

Gaflet şarabıyla sarhoş olmayan yanlış yapmaz; gönül yanılıp bir güzel zannederek dünya kocakarısını meyl etmez.

Eskiler, dünyayı uzaktan bakınca süslü fakat yaşlı bir kadına benzetirler. İlk bakışta insanı cezbeden çeken bu kadına yakından bakınca çirkinliği anlaşılır ama o zamana kadar pek çok kişiyi helak etmiş olur. Şeyhülislam Yahya da aynı imajı kullanarak bu ihtiyara, ancak gafletle sarhoş olanların ilgi duyabileceğini, bu dünyanın geçiciliğini, faniliğini aşağıdaki beyitte dile getiriyor::

Cür’a gibi âkıbet hâk-i fenâdır menzilin

Tutalım kim saltanat câmını çekdin Cem gibi

Farz edelim İran hükümdarı Cem gibi saltanat şarabını içtin; sonunda yerin, kadehin dibinde artakalan son yudum gibi yokluk toprağıdır.

Şair Mezakî de insanları suri güzelliklerine bağlayıp yoldan çıkaran, ölümsüzmüş duygusu vererek saptıran dünyanın faniliğine/geçiciliğine dikkatimizi çekmeye çalışır:

Kabâ-yı atlas-ı çarha nice meyl eylesin âdem

Fenâ dirler anın üstüne köhne-pîşesin gördük

İnsan, dünyanın, üzerinde yokluk damgası bulunan atlas elbisesine nasıl aldanıp meyl etsin.

O süslü atlas elbisenin üstündeki “ölümlü” damgasını okumak, gören bir göz,  düşünen bir beyin için zor değildir fakat gaflet ve tevehhüm-i ebediyyet insanı aldatır, yoldan çıkmasına yol açar. Şair Nâbî, benzer bir düşünceyi şöyle dile getirmiştir:

Ele evkât-ı ömrün girdiğiyle çıktığı birdir

Değil zencîrlerle zabta kâdir vakti sâatler

Saatler, zincirlerle zamanı bağlayamazlar; ömrün ele girmesiyle çıkması bir olur.

Ömür, sel gibi akıp gider; arkasında bir bulutun geçişi gibi arkasından kısa  süreli gölgeler bırakır. Zaman zincire vurulamaz, durdurulamaz. O halde fırsatı ganimet bilip gerektiği gibi değerlendirmek, her akıl sahibinin işi olmalı değil mi?. Sözü yine Şeyhî’nin beytiyle bağlayalım:

Dünyâ denî dürür ana dânâ dayanmaya

Bâd anlayan bu hâki zihî pâk-dîn ola

Dünya alçaktır, akıllı kişi ona dayanmasın; bu dünyayı rüzgâr gibi geçici bilenne güzel temiz dinli olur.

Rüzgâra dayanmanın, ona güvenip  bel bağlamanın sonu hüsrandır… Bilge insan, dünyanın taşıdığı her tarafında ayan beyan parlayan “fanî” damgasını görür; geçici varlığına dayanıp bağlanmaz.

Hayâlî Bey 16. yüz yılda yetişmiş değerli bir şair; bazı beyitleri günümüzde de hafızaları süslemekte, kimi zaman bir atasözü özlülüğü ile dudaklardan dökülüvermektedir. İşte bu beyitlerden biri:

Cihân-ârâ cihân içindedir arayı bilmezler

O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler

Cihanı süsleyen, cihanı içindedir,(insanlar) aramayı bilmezler. O balıklar ki denizin içindedirler, denizi bilmezler.

Evet, kâinata ibretle bakan bir göz, nakıştan manaya geçerek esma yoluyla müsemmaya ulaşabilir. Kâinat, esma-i hüsna tecellilerinden ibarettir. Tabiattaki her varlık duruşu, rengi, kokusu, tadı ile bir esmaya ayinedarlık eder.  Her yaprak O’nun varlığını gösteren bir mesajdır. Ancak insan, denizin içindeki balıklar gibidir; içinde bulunduğu zaman ve mekânın yataıcısını göremez., esma tecellilerine bakıp ona ulaşamaz. Oysa şöyle bir ibretle baksa hakişaktin üstünü örten incecik ülfet perdesini aralayabilse O’na ulaşaşacak, gönül alemi iman nuru ile aydınlabacaktır. Burada dile getirilen özlü düşünce, aşağıdaki beyitte daha açık bir biçimde seslendirilmiştir:

İster isen almağa hikmet kitâbından sebak

Hâme-i kudret ne yazmış safha-i eşcâra bak

Hikmet kitabından ders almak istersen  ağaç sayfasına bak kudret kâlemi ne yazmış?

Kâinat, okumasını bilen için büyük bir kitaptır. Hikmet için uzak vadilerde, çöllerde dolaşmağa gerek yok. Bir ağaç sayfasına bakmak, yeter. Çünkü her şey apaçık gözler önünde cereyan ediyor. Ağacın tanzimi, duruşu, yaprak ve meyveleri sanatkârını gösterir, insanın bunu anlaması için biraz idrâkini zorlaması gerekir. Bu şekilde eşyanın ve olayların perde gerisini anlayabilir. İnsan olmanın gereği de bu değil mi? Aşağıdaki beyitte Hayâlî, “Adamlık, insan olmadır, ruhun miracını bulmadır. Meryem’e nefh etmenin amacı Hz. İsa’nın yaratılmasıdır.” derken ne kadar haklı değil mi?

Ademlik insân olmadır mi’râc-ı rûhu bulmadır

İsâ vücûda gelmedir nefh ile Meryemden garaz

İnsan düşündükçe bu beyitlerin varır tadına. Dünyaya gelmekten amaç kendini yaratanı tanıyıp bilerek hakiki insan olmaksa, bunun yolu, Hz. Peygamber’in izinden giderek ferdî miraca namazla ulaşmaktan geçer. Bu ruhî mirâcı idrâk edenler denize varmış ırmaklar gibi sessiz olurlar. Daha doğrusu yaşadıkları karşısında mutlak bir sessizliğe gömülürler. Hayâlî bunu şu muhteşem beytiyle ifade ediyor:

Hakkı biz bulduk deyü zann etmesin ashâb-ı kâl

Cûylar çün erdiler deryâya hâmûş oldular

Kal ehli, hakikati biz bulduk diye sanmasın, deryaya varan nehirler sessiz oldular.

Denize ulaşıp karışan nehirden nehirlik gider, artık o denize ulaşmıştır. Biz ondan geldik, ona döneceğiz. Ben duygusundan kurtulup O’na ulaşan artık kendi varlığından söz edemez. Fani varlığının bağlarından kurtulup ezeli ve ebedi var olana ulaşan artık dedikodu ile uğraşmaz. O Hakkı bulmuş, ona varmıştır; söz söylemesine gerek yoktur. Çünkü kendi varlığı Onun varlığına oranla bir vehimdem ibarettir.

Aşağıdaki beyitte şair, beli bükülmüş ihtiyarı, gözünden akan yaşlarla yaya benzetmiş. Gözlerinizin önünde bir canlandırın: Beli iyice bükülmüş ve sicim gibi gözyaşı döken bir insan, gerçekten yaya benzemez mi? Beli bükülmüş ihtiyarın duası geri döner mi Allah katından? Beyitte şair, “Bunlar bükülmüş bellerine gözyaşı ipliğini takıp istek okunu atar; fakat yayın neden yapıldığını bilmezler.” diyerek adeta bir resim çizer hayalimize.

Hamîde kadlerine rişte-i eşki takıp bunlar

Atarlar tîr-i maksûdu nedendir yayı bilmezler

Hemen aklımıza bir hadisin meali gelir: “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa belalar üzerinize sel gibi akardı.”  Şair bu hadisi düşünmüş müydü? Hayır demek zor çünkü onun gönül dünyasını, iç âlemini besleyen kaynak Kur’an ve hadistir. Aynı şekilde aşağıdaki beyitte de Hayâlî’nin bir hadisi hatırlatmak istediği anlaşılıyor:

Hayâlî fakr şâlına çekenler cism-i üryânı

Anınla fahr ederler atlas u dîbâyı bilmezler

Ey Hayâlî! Çıplak vücudu fakirlik şalına saranlar, onunla övünür; atlas ve diba kumaşları bilmezler.

Bu beyitte “Fakrım fahrimdir.” Hadis-i şerifi zikr edilmiştir. Ancak unutulmasın ki bu fakirlik, kulun Yaratanına karşı acz ve fakrinin ifadesidir. Görüldüğü üzre klasik şiirimiz aslında toplumun felsefe ihtiyacını bir anlamda yerine getirmiştir. Onlar felsefe yerine “hikmet” kavramını tercih etmişlerdir. Bu gözle bakınca eski şairlerimizi birer filozof gibi görmek herhalde yanlış olmaz.

 


Bu Yazı 4185 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar