Şiir ve Şehir
..        
Mahallesi, sokağı, camisi, okulu, dergâhı, çarşısı, bahçesi ile bir bütünlük kompozisyonu içindeydi şehirlerimiz. Cetlerimiz, tebessümlü yüzleri, çalışkan elleri, dualı dudakları ile bu şehirlere hayat verdiler. Bu hayat, sanata da yansıdı. Sanatkârlar malzemelerini bu imkândan devşirdiler. Taş, toprak, hayat, ölüm, insan ve cümle diğer mahlûkat, ağaç, çiçek bu şekilde yepyeni bir mâna kazandı. İnsanlar, bu mekânda ağladılar, güldüler. Savaşlar, barışlar, doğumlar, ölümler gördüler. Bunların hiçbiri, dünyada bulunmanın manasını ve yaşamanın âhengini bozamadı. Tanpınar, Beşşehir'de bu mekânların saadetli yaşayışlarından tablolar sunar bize. Yahya Kemal, bir İstanbul sevdalısı olarak oraya tepelerden bakar. Çünkü bir yeri, en iyi, oraya uzaktan bakan görür. Bu manada uzaklık, yakınlık olur.

Sonra o menhus rüzgârlar esti. Tepetaklak oldu her şey. Âhenk bozuldu ve şehirlerimiz birer birer kent oldular. Mezarlıklar, şehrin dışına taşındı. Hayatla ölümün arasına bir çizgi çizildi. Bahçeler yok edildi. Tabiatla insanın arasına girildi. Eşkıyalar kente indi. Haram lokmalar kursaklara doldu. Gün, emek sömürücülerinin günü oldu. Camiler mahzunlaştı, sokaklarda iğde kokuları hissedilmez, çocuk sesleri duyulmaz oldu. İnsan, içine düştüğü cendereyi ne yazık ki fark edemedi. Şehir cellâtları; o güzelim bahçeli evleri, bir evi diğer evden koparmayan küçük sokakları bir bir yok ettiler ve şehirlerimizin hemen her sokağı, caddesi takma diş misâli beton ucubelerle doldu. Sonuçta, hayatın ahengi bozuldu, şiiriyeti kayboldu.

Yıkımdan artakalan nedir? Duvarları can çekişen birkaç türbe, yıkılmayı bekleyen birkaç konak, gümrah sularına özlem duyan çok az sayıdaki sokak çeşmesi, betonlar arasına sıkışıp kalmış birkaç ağaç. Bunlar daha ne kadar direnecekler? Biliyorum ki son nefeslerini vermek üzereler. Hiç değilse onları bu son demlerinde anlamaya çalışalım. Çünkü yıkılan ev, kuruyan çeşme, bozulan sokak değil sadece. İnsan da bu yozlaşmadan nasibini almakta… Hele çocuklar, ah onlara acımalıyız asıl, hatıraları bile olmayacak onların. Oysa taşların, ağaçların bile hatıraları vardı eskiden. Evin tahta merdiveninden kaç ayak çıkmıştı yukarıya? Bu çınar ağacının altında kimler, kimler oturmamıştı? Dile gelip de konuşsalar bir, kim bilir neler söylerlerdi bize? Ne yazık ki dillerinden anlayanlar oldukça azaldı. Tohum bitmek üzere. Kalanlarından yeni bir hayat kurmanın imkânları çok geçmeden araştırılmalı değil midir?

Bu zorlu iş de sanatkârlara düşüyor. Kimi şiirine taşıyacak onca güzelliği, kimi tablosuna, kimi notalarına bu “son fasıl”a bakarak. Ya da güzellik avcısı gözleriyle bu son şahitleri dinleyip, hayâl ve zihin âlemlerinde bu tabloları yaşatacaklar insanlar için. Kulağınız duymuyorsa musikiye, gözünüz görmüyorsa resme, idrakiniz felç olmuşsa, şiire koşun. Ya da hayatın ve tabiatın şiirini okuyun, resmini görün, musikisini dinleyin. Depremi içinizde başlatın, devrimi önce gönlünüz- de yapın. Önce gönül coğrafyanızı aydınlatın. Mevlâna'nın ifadesiyle küpün içinde ne varsa, dışarı o sızacaktır. Şehirlerimizin yıkılmak üzere olan son evleri, kurumak üzere olan son ağaçları, çeşmeleri, bir mum ışığında hâla aydınlık rüyalar görebilen türbeleri bizleri bekliyor. Pekâlâ, onlar- dan yeni bir hayat çıkarabiliriz. Hani bizim Bursa- 'mız, Konya'mız, Kudüs'ümüz, Bağdat'ımız? İnsan- ca yaşamak için bu sorular üzerinde düşünmeye değmez mi?
Bu Yazı 2036 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar