Sıradışı Savaş Tabloları
05.12.2013        

SIRADIŞI SAVAŞ TABLOLARI

Koray Şerbetçi

 

 

 

Fransız düşünür Voltaire; “ Kıtlık, veba, bir de savaş bu aşağılık dünyanın en yaman üç bileşimidir.”(1) der. Yine savaşın fikir boyutunu metreyle ölçercesine insanlık adına şöyle berraklaştırır : “ Bu iki armağan (kıtlık ve veba) bize Tanrı’dan geliyor. Ama bütün bu verileri kendinde toplayan savaş (…) şu kürenin yüzüne yayılmış üç yüz, dört yüz kişinin kafasından çıkıyor.”(2)  Savaş hakkındaki bu felsefi giriş aslında yazının konusundaki şaşırtıcılık için zihin zeminini düzleştirme hamlesidir diyebiliriz. Çünkü insanlığın savaş öyküsü içinden birkaç damla olarak tıpkı zihinlerinize tattırırcasına sunmak istediğim sıra dışı savaş tablolarını sıra dışı yapan işte bu savaş tragedyası içindeki komedyadır. Tabi bu sıra dışılıkların tümünü böyle bir yazı çerçevesinde aktarmak elbette ki mümkün değil. Üç bin yıllık medeniyet macerasında beş bin savaş yapan insanlığın ilginçlikleri ciltlerce kitap tutar ama biz burada gülümseten ve şaşırtan birkaç tablo ile yetineceğiz.

Özgürlük  ya da Tembellik

Batı dünyası özellikle İlkçağ denildiğinde her iyi ve erdemli olayın adresi olarak Helen (Yunan) uygarlığını adres olarak gösterir. Özellikle konu “özgürlük” ise batı anlayışına göre akla gelecek ilk tip Antik Yunan tipidir. Aslında bunun böyle olmadığını ilk tarih yazarı ve kendisi de bir Helen olan Heredot bize anlatır. Tarih M.Ö. 6 asır. İran coğrafyasından batıya sökün eden Pers orduları tüm Anadolu’yu ele geçirmiş, Lidya’ya diz çöktürmüş, İyonya sitelerine gelip çatmıştır. İyonyalılar yani doğu Helenler Panionios’u kurarak (birleşik İyonlar) kendilerini köleleştirmeye gelen Perslere karşı direneceklerdir. Zaten Helenler özgürlük simgesi sayıldıklarından buraya kadar her şey normal gibi görünüyor.  Perslerle yapılacak büyük Savaştan önce savaş meclisinde alınan kararla tüm İyon birleşik donanması, Phokia (Foça) kralı Dyonnisos’un komutasına verilmiştir. Burada önemle üstünde durulması gereken nokta, komutayı üstlenen Dyonnisos’un İyonlara ağır askeri talimler yaptırması sonucu İyonların buna karşı tepki göstermeleri olmuştur. O kadar ki, özgürlük için savaştıklarını söyleyen İyonlar, eğitimdense köleliği tercih edeceklerini dile getirmeye başlamışlardır. Heredot özgürlük sevdalısı Helenlerin şöyle dediğini yazar:

 “Dionysios’u dinleyen İyonyalılar onun buyruğu al­tına girdiler. O, her sabah gemileri uzun diziler halinde açık denize çıkarttırıyor, tam teçhizatlı kürekçilere, sıra ile iki düş­man gemisi arasından geçme talimleri yaptırıyordu. Sonra günün geri kalan saatlerinde gemileri demir üzerinde bırakı­yor ve İyonyalıları akşama kadar çeşitli işlerde çalıştırıyor­du. Yedi gün her dediğini yaptılar, emirlerini yerine getir­diler; ama ondan sonra bu çeşit işlere alışkın olmayan İyonyalılar, kızgın güneş altında yorgunluktan bitkin bir halde söylenmeye başladılar: “Hangi tanrının dediğine karşı çıktık da başımıza bu kadar rezillik geldi,” diyorlardı. “Üç gemiy­le gelip başımıza geçen bu Phokaialı(Foçalı)  palavracının buyruğu altına girmek için aklımızı yitirmiş, ipin ucunu kaçırmış ol­malıyız. Bizi babasının uşağı gibi çalıştırıp ağır iş altında ge­bertiyor; işte birçoğumuz hasta düştü, daha birçoğumuzun başına da aynı şey gelecek. Bu kadar eziyet çekmektense, bı­rakalım ne olacaksa olsun. Bugünden zincire vurulmaktansa, bekleyip yarın köle olmak daha iyi. Haydi be! Artık eli­mizi bir işe sürmeyelim!” (4) Ne mi oldu ? Samosluların ihaneti de eklenince İyonyalılar dağıldılar ve Perslere gerçekten de köle oldular.

Kazan –Kepçe zaferi

Tarih 26 Ekim 1596 başında III. Mehmet’in bulunduğu Osmanlı ordusu Haçova denilen bölgede başlarında Arşidük Maximilian’ın bulunduğu Alman-Macar kuvvetleri ile savaşa tutuştu. Sonbahar yağışları ile neredeyse bataklığa dönen Haçova’da dört yüz bin asker vardı. Savaş deneyimi olmayan III.Mehmet, savaş hattının tam ortasında biraz yüksekçe bir çıkıntının üzerinde konuşlanmıştı. Kutsal Osmanlı sancağının altındaki sultanı altı bölük Anadolu askeri koruyordu. Önünde yapay bir engel olarak ordu ağırlıkları bulunuyordu. Savaş ilerlerken Arşidük Maximilian, Türk ordusunda Tımarlı Sipahilerle ordunun omurgası olan Yeniçeriler arasına yanlış olarak 120 topun konulduğunu ve bunlarında birbirlerine zincirlendiğini fark etti. Arşidük ordusunu koni biçiminde saldırtıp hatları yardırdı. Türk ordusunun birliklerinin arasına girdi ve orduyu hareketsiz bıraktı. Yeniçeriler dağıldı. Yüz dokuz top Almanların eline geçti. Daha beteri, padişahın komuta ettiği tepe Macar süvarilerince kuşatıldı. Padişah yolların tıkanmaya başladığını görünce ordunun tamamen yok olmasını önlemek için geri çekilmek istedi fakat sultanın yanındaki Hoca Saadettin Efendi padişahın atının yularına yapışarak “Hünkarım, Zafer sabır iledir. Kolaylık güçlüğü takip eder.”  diyerek III. Mehmet’in sabit kalmasını sağladı. Fakat Macar atlıları III. Mehmet’e iyice yaklaşmıştı ve ordu bozgun halindeydi. İşte tam o sırada ordunun yan hizmetlileri devreye girdi. Ordunun oduncuları, çadırcıları, uşakları, devecileri ve aşçıları ellerine geçirdikleri kazma, odun yarması, balta, tırpanı kazan ve kepçeleri ile “Padişahımız veli nimetimiz efendimizi koruyun” diyerek düşmana karşı saldırıya geçmişler, düşmanı püskürterek padişahı kurtarmışlardır. Düşmanın püskürtüldüğünü göre Yeniçeriler de toparlandılar ve Türk ordusu taarruza geçti. Elli bin Alman bataklıklarda can verdi. Osmanlı yüz yirmi düşman topunu ele geçirdi. Gün batarken Haçova’da bir tane bile Alman ya da Macar askeri görünmüyordu.(5) Bu savaşa kazan-kepçe zaferi dendi. Şurası bir gerçek ki o günün asıl kahramanları hükümdarlarını korumak için öne atılan ama hiç biri savaşçı olmayan o adını bilmediğimiz insanlardı.

İleru !

Tarih 1897. Türk –Yunan Savaşı. Türk ordusu neredeyse Atina’ya dek uzanmış. Misolongi kentinin önünde ordumuz duraksamış. Orduya tatktik icabı toparlanması için biraz geriye çekilmesi emri geliyor. Halbuki o sıra da Yunan kuvvetleri de yorulmuş ve geri çekiliyor. İki taraf da birbirinden kaçar gibi bir durum ortaya çıkıyor. Tam bu ince noktada bir kurmay binbaşı sıkışmış, bir çalı arkasına geçmeye mecbur kalıyor. Bakıyor ki izbandut gibi bir Arnavut asker dimdik karşısında. Kaputunu çıkarıp erin omzuna koyuyor ve kendisi tuvaletini yapacağı bir çalı arkası aramaya koyuluyor. Tam o sırada bizim geri çekilen askerlerden bir kısmı oradan geçiyorlar.  Sırtındaki binbaşı kaputunu görünce Arnavut eri komuta kademesinden bir subay sanıyorlar ve etrafında toplanıyorlar. O Arnavut er de bir kelimelik Türkçe haznesine sahip. O da “ileri” Onu da kendi aksanıyla “ileru” diye telaffuz ediyor. İleru! Diye bağırıyor gelenlere. Her dönen ileri atılıyor. Onları gören de ileri atılıyor ve Misolongi kenti ele geçiriliyor. (6)

Kirli Çorap

Tarih 1917. Birinci Dünya Savaşı. Türk ordusu imparatorluğun son kalan parçalarından birisi olan bugünkü Suriye-Filistin bölgesinde İngilizlere karşı mücadele veriyor. Mecazi niteliğinin yanında neredeyse gerçek olacak bir sıfata sahip bu cephe kısacası “cehennem”. Bu Ateş ve Güneş ikliminde yaşanan amansız savaşta çok ilginç sahneler de yaşanmakta. Bu sahne bizzat orada bir yedek subay olarak görev yapan Falih Rıfkı Atay tarafından şöyle aktarılır:

 “Sen hiç ölü tank gördün mü? Öldürmeye mah­sus şeylerin cesetleri ne kadar acıklı… Bunlardan biri hemen siperlerimizin önünde devrildi, iri, eğrilmiş, boşalmış cüssesiyle siperler arasında bir engel oldu. Geceleri tankın önüne tesadüf eden bölükler, ayaklarına keçe sarılmış sessiz nöbetçilerle bu engelden yararlanacak bir ansız baskını ber­taraf etmeye çalışıyorlar.

Dolaşan nöbetçilerimizden biri bir gece arkasını dönüp duran bir İngiliz nöbet eri görmüştü. Ken­di kendine şu iki hali düşündü: Bunu tüfekle vursa bütün İngiliz siperinin ve Türk siperinin kurşunla­rı bu şüpheli sesin üstüne yağacaktı, süngüyle vu­rup öldürse, diri bir esire vaat edilen beş altından boş yere mahrum kalacaktı. Aklına garip bir çare geldi: Kim bilir ne zaman giydiği çorabını ayağından çı­karıp sol avucuna gizledi ve önce ensesine bir yumruk vurup şaşırttıktan sonra İngiliz erin ağzına bunu soktu. İngiliz esir ayıldıktan sonra şöyle diyormuş: -Evvelâ bir yumruk vurdu sersemledim, son­ra ağzıma bilmediğim bir zehir tıktı, işte bu zehirle bayıldım-…”(7)

Tutmayın Türkleri

Abbasiler iktidarı ele geçirdikten bir süre sonra Türklerin savaşçı niteliklerini keşfetmiş, Orta Asya’dan köle olarak getirdikleri Türkleri Memluk adı ile ordularnda kullanmışladır. Öyleki halifeler bir süre sonra yakın koruma birliklerini sadece Türklerden kurmuş hatta onlara özel olarak Irak’ta bulunan Samarra kentini kurmuşlardır. Aktaracağım olay bu ortamda geçmektedir:

Halife Mütevekkil’e bağlı Türk askerler ayaklanırlar. Ödenmeyen maaşlarını istemektedirler. Elde kılıç halifenin çadırını kuşatırlar. Halife zor durumdadır. Ne yapacağını bilemez. O sırada Türklerin psikolojisini iyi bilen vezirin aklına bir fikir gelir. <Efendimiz, savaş davullarını çaldırın ve Irak’a sefer başladığını duyurun. Artık para istemeyeceklerdir.> der vezir. Halife vezirin dediğini yaptırır. Savaş çıktığını duyan Türk askerleri sefere katılmak için öyle acele ederler ki, ödenmeyen maaşlarını bile unuturlar. Hatta halife arkalarından bir memur ile paralarını yollar ama Türk askerleri seferin heyecanı ile artık parayla ilgilenmezler bile. İşte bu savaşçı bir ulusun onur anlayışıdır.(8)

Binlerce sıra dışı tablodan küçücük bir demet bu yazıdakiler. Sonucu da Romalı ozan Horatius’un bir dizesi ile bağlarsak özüne uygun düşmüş olur:  “Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikayen”

KORAY ŞERBETÇİ

(1) Voltaire, Felsefe Sözlüğü, Cilt II, s.66

(2) Voltaire, Felsefe Sözlüğü, Cilt II, s.66

(3) Afet İNAN,  Düşünceleriyle Atatürk, s268

(4) Heredot, Tarih,, s. 448

(5) Lamartine, Osmanlı Tarihi, s.559

(6) Necip Fazıl KISAKÜREK, Sahte Kahramanlar, s.49-50

(7) Falih Rıfkı ATAY, Zeytindağı, s.172

(8) Leon CAHUN, Asya Tarihine Giriş, s.99

 


Bu Yazı 3294 Defa Okunmuştur.

Yazıya Ait Fotoğraflar

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • SEDAT ŞAVLIK 26.07.2015 17:09:15
    MÜTHİŞ