Şöhret Tuzağı
..        

Şöhret kelimesi sözlükte “herkesçe bilinme, tanınma, anılma, ünlü ve namlı olma hâli” olarak tanınır. Buradan hareketle şöhretli insanlara meşhur, ünlü, ma'rûf, nâmlı ve anılmış kişi denilmiştir.
Şöhret kelimesiyle aynı mânâyı ifade etmek maksadıyla şân ve san kavramları da kullanılır. Ancak şöhretin iyisi ve kötüsü olduğu halde şân genellikle olumlu bir mânâda kullanılır.
Şöhret, şan ve nâm sahibi olmak hemen herkes tarafından istenen, talep edilen, en azından ümid edilen bir özelliktir. Ancak belli ölçü ve kaideler dışına çıkıldığında çok kötü, tehlikeli ve yanlış neticeler ortaya çıkar. Bununla birlikte belli bir ölçü ve istikamet doğrultusunda hareket edilmesi halinde, özellikle İslâma hizmet açısından çok önemli ve değerli neticelere ulaşılabilir.
Şöhret arzusu, nefsin ve şeytanın insanları en çok yanılttığı ve aldattığı vasıtaların başında gelir. Bu tehlikeli özellikten hareketle, çoğu büyük zâtlar şöhret hissi ve arzusunu tamamen köreltmeye yönelik nasihat ve tavsiyelerde bulunmuşlardır. Bediüzzaman ve benzeri âlimler ise, bu yönde daha yapıcı ve yönlendirici bir tarz izlemişlerdir. Öncelikle şöhret ve şöhret hissinin mahiyetini ortaya koymuşlar, ardından bu hissi terbiye etmenin, hayra yönlendirmenin yol ve çarelerini hem sözleriyle, hem dvranışlarıyla sergilemişlerdir.
BEDİÜZZAMAN'A GÖRE ŞÖHRET
Sözler isimli risalenin sonunda yer alan Lemeât bölümünde “Şöhret zalimedir” başlığı altında, az ve öz bir ifadeyle, şöhret hissi şöyle formüle edilir:
“Şöhret bir müstebittir; sahibine mal eder başkasının malını.”
Kısa ifadeyle, şöhret duygusu son derece despot ve baskıcı bir özelliğe sahiptir. En belirgin özelliği pek çok meziyetlerin kendisine veya örnek alınan şahsa mâl edilmesidir. Buna örnek olarak kahramanlıkları ve cesaretiyle destanlaşmış Rüstem-i İranî verilebilir. Bu tarihî simanın hayatı ve yaptıklarına öylesine abartılı ilaveler yapılmıştır ki, sevenleri tarafından adeta insanüstü bir varlık konumuna getirilmiştir.
Bu müsbet sayılabilecek örneğin ötesinde, şöhretperestlik duygusunu tatmin etmek için hareket eden nice insanlar olmuştur. Tıpkı, On Üçüncü Lem'a'da verilen ve insanların şer de olsa kendisinden bahsetmelerini sağlamak için bir “namazgâhı” kirleten kişi örneğinde olduğu gibi.
Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye'deki Katre risalesinde “Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al” çağrısında bulunduktan sonra “Şöhret ayn-ı riyâdır (tamamen riyâkarlıktır) ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar” der. Böyle bir belâ ve musibete düşenlere çare olarak da “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun”(“Biz Allah'ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz.” Bakara Sûresi, 2:156) denilmesini gösterir.
Münazarat isimli risalesinde Bediüzzaman, “şöhret-i kâzibe”den, yani “yalancı ve aldatıcı şöhret”ten çok usandığını ve kaçtığını söyledikten sonra, bunun gerekçesini kısa ve öz olarak şöyle ifade etmiştir:
“Zira uhdesinden gelmediğim (yerine getiremeyeceğim) çok vazifeyi bana yükletiyor.”
Aynı risalede, şöhret hissi ve arzusunun olumlu ve olumsuz yansımalarıyla ilgili güzel bir örnek verilir.
“Herbir insan için, içinde görünecek ve onunla nâsı (insanlar) temâşâ edecek bir mertebe-i haysiyet ve şöhret (haysiyet ve şöhret derecesi) vardır. İşte, o mertebe eğer kamet-i istidadından (kabiliyet ve potansiyelinden) daha yüksek ise; o, o seviyede görünmek için tekebbür (büyük görünme) ile ona uzanıp tetavül ve tekebbür edecektir (uzun ve büyük görünmeye çalışacaktır). Şayet kıymet ve istihkakı daha bülend (yüksek) ise, tevazu ile tekavvüs edip ona eğilecektir.”
Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lahikası'nda yer alan, “Aziz, sıddık, hâlis, muhlis kardeşlerim ve hizmet-i Kur'âniyede ciddî, hakikî arkadaşlarım” ifadesiyle başlayan mektubunda, gerek Kastamonu'da, gerekse Isparta'da özellikle İhlâs Risalesi'nin neşri vasıtasıyla mühim hizmetlerin gerçekleştiğini ifade eder. Bunun hemen akabinde de, hizmetlerin akamete uğraması, az da olsa aksamasının en önemli gerekçelerinden olan “riya”ya, yani gösterişe dair bazı ihtar ve ikazları dile getirir.
Bediüzzaman, insanları riyaya sevk eden üç unsuru şöyle sıralar:
1- İman zayıflığı. Allah'ı düşünmeyen, esbaba perestiş eder, halklara hodfuruşlukla riyakârâne vaziyet alır.
2- Hırs ve tamah.
3- Hırs-ı şöhret.
Bu üçüncü maddede Bediüzzaman, hubb-u cah, yani makam sahibi olmak, çevresindeki insanlara üstünlük taslamak, insanlara iyi görünmek, “tasannukârâne (haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek) ve tekellüfkârâne (lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek) tarzını takınmak” gibi hayata yansıyan yönleriyle şöhret hırsının açılımını yapar. Bütün bunların tesiriyle de, şöhret tuzağına düşen kimsenin “riya” ettiğini ifade eder.
Şöhret düşkünlüğü ve şöhretin getirdiği nefsanî zevklerin bütün ehl-i iman için ne derece tehlike arz ettiği hususu Risale-i Nur'un pek çok yerinde ısrarla dile getirilir ve vurgulanır.
Bu yönde Bediüzzaman'ın en dikkat çekici yönü olarak, mezkûr illet ve hastalığı başkalarından ziyade kendisiyle bağlantılı zikrettiğini görüyoruz. Bir başka ifadeyle, toplumun bütün kesimlerine sirayet eden bu hastalığın ilaç ve tedavisini önce kendi nefsinde gerçekleştirme yolunu izlemiştir.
On Sekizinci Söz'ün hemen başında “Ey fahre meftun, şöhrete müptelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemtâ (benzeri olmayan), sersem nefsim!” diyerek kendi nefsine seslenir:
“Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu, bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu hak bir dâvâ ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre (övünme), gurura belki bir hakkın var.”
Bediüzzaman, Mektubat risalesinde yer alan On Altıncı Mektup'ta da riyanın en temel unsuru olarak “şöhret-i kâzibe”yi gösterir. Hemen ardından “asılsız ve riyaya sebep ve ihlâsı kıracak” bir “şöhret-i kâzibeyi” kırmaya ve mağlup etmeye yönelik hücuma geçenler için “onlara rahmet!” ifadesini kullanır.
Aynı risaledeki Yirmi İkinci Mektup'ta şöhret kelimesini riyâ ile peş peşe olarak kullanır. Bunu ise İslâm'ın beş temel şartından olan zekâtın muhtaç kimselere sırf gösteriş ve ya muhatabı minnet ve zillet altına alma kastıyla verilmesinin ortaya çıkaracağı büyük zararları dile getirir.
KUR'AN TALEBELERİNE İKAZ
İhlâs Risalesi'nde “İhlâsı kıran ikinci mâni” başlığı altında birbiriyle bağlantılı bazı büyük tehlikelere işaret edilir:
1- Hubb-u cahtan gelen şöhretperestlik saikasıyla (yönlendirmesiyle) ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi (insanların ilgisini) kazanmak…
2- Nazar-ı dikkati kendine celb etmekle (insanların dikkatini üzerine çekmekle) enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermek…
3- Bir maraz-ı ruhî (psikolojik bir hastalık) olduğu gibi, “şirk-i hafî” (gizli şirk) tabir edilen riyâkârlığa, hodfuruşluğa kapı açmak ve ihlâsı zedelemek…
Bu tespitlerin hemen ardından “Ey kardeşlerim!” ifadesiyle Nur talebelerine seslenen Bediüzaman, Risale-i Nur hizmetinin ve mesleğinin belirgin vasıflarına böylesi bir yaklaşımın uymadığını ifade eder ve şöyle der:
“Kur'ân-ı Hakîmin hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet (kardeşlik) olduğu ve uhuvvetin sırrı, şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mâbeynimizde (aramızda) bu nevi hubb-u cahtan (makam ve mevki sevgisinden) gelen rekabet tesir etmemek gerektir. Çünkü mesleğimize bütün bütün münâfidir (zıttır).”
Yirmi Dokuzuncu Mektup'da yer alan “Altıncı Risale Olan Altıncı Kısım” başlıklı bölümün hemen başında “Kur'ân-ı Hakîmin tilmizlerini ve hâdimlerini (talebe ve hizmetkârlarını) ikaz etmek ve aldanmamak için yazılmıştır” ifadesi bulunur. Bunun ardından da yapılan ikazın gerekçesi olarak “ins ve cin şeytanlarının” Kur'an talebelerinin hizmetlerini akamete uğratmak maksadıyla kullandıkları “altı desiseyi” yani “altı hile ve tuzağı” ortadan kaldırmaya, “akîm bırakmaya” ve gelen hücumları engellemeye yönelik çâreleri sıralamaya başlar.
Bu altı tuzağın ve hücum yolunun ilki, yukarıda da temas ettiğimiz gibi “hubb-u cah” tır. “Şeytan-ı ins (insanî şeytanlar), şeytan-ı cinnîden aldığı derse binaen, hizbü'l-Kur'ân'ın (Kur'an hakikatlerinden hem kendileri istifade etmek, hem de muhtaç olanlara ulaştırma hizmetinde bulunanların) fedakâr hâdimlerini hubb-u cah vasıtasıyla aldatmak ve o kudsî hizmetten ve o mânevî ulvî cihaddan vazgeçirmek” için özellikle bu zayıf damarı kullanmaya çalışırlar.

ŞÖHRETPERESTLİK HAYRA YÖNELTİLEBİLİR Mİ?
Yirmi Dokuzuncu Mektup'da çok önemli bir noktaya daha işaret edilir. “Hırs-ı şöhret (şöhret sahibi olma hırsı) ve hodfuruşluk (kendini beğenmişlik) ve şan ve şeref denilen riyâkârâne halklara görünmek ve nazar-ı âmmede (insanların gözünde) mevki sahibi olma” çabası olan “hubb-u cah” bütün insanlarda bulunan ortak bir özelliktir. Bu belirgin arzu “ehl-i dünyanın her ferdinde cüz'î, küllî,” az veya çok bulunur. Hattâ bu arzuyu tatmin etmek için “hayatını feda eder derecesinde” hareket eder. Her şeyini o uğurda harcayabilir.
Ehl-i dünya, yani hayatını dünyaya feda edenler için şöhretperestlik arzusu belki bir dereceye kadar fayda sağlayabilir. Çünkü neticede sadece dünya için, dünyanın sınırlı ve geçici zevklerini tatmin için yaşamaktadırlar. Ancak her şeye rağmen şöhretperestlik “ehl-i dünya için de gayet dağdağalı” ve tehlikelidir. Pek çok “ahlâk-ı seyyienin,” kötü ve çirkin davranışların kaynağıdır. En kötüsü de “insanların da en zayıf damarıdır.” Bir kısım kötü ve menhus kişiler “bir insanı yakalamak ve kendine çekmek, onun o hissini okşamakla kendine bağlar, hem onunla onu mağlûp ederler.”
Diğer yandan, “ehl-i dünya” için bile son derece tehlikeli olan şöhretperestlik arzusu, dünyayı ahiretin bir tarlası olara gören “ehl-i âhiret” için son derece tehlikelidir.
“Kardeşlerim hakkında en ziyade korktuğum, bunların bu zayıf damarından ehl-i ilhâdın (din düşmanlarının) istifade etmek ihtimalidir. Bu hal beni çok düşündürüyor” diyerek endişelerini dile getiren Bediüzzaman, bu endişesinin gerekçelerinden birisi olarak “hakikî olmayan bazı biçare dostlarımı o suretle çektiler, mânen onları tehlikeye attılar” ifadesini kullanır. Ardından, yakın talebelerinin şahsında, kıyamete kadar gelecek tüm Nur talebelerine, böyle bir tehlikenin her zaman var olacağı mânâsına da gelen bir üslupla şöyle seslenir:
“Ey kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur'ân'da arkadaşlarım! Bu hubb-u cah cihetinden gelen dessas (hileci) ehl-i dünyanın hafiyelerine (ajanlarına) veya ehl-i dalâletin (din düşmanlarının) propagandacılarına veya şeytanın şakirtlerine deyiniz ki:
“Evvelâ rıza-yı İlâhî (Allah'ın rızası) ve iltifat-ı Rahmânî (sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah'ın iltifatı) ve kabul-ü Rabbânî (bütün varlıkların Rabbi olan Allah'ın kabulü) öyle bir makamdır ki, insanların teveccühü ve istihsânı (ilgisi ve güzel karşılaması), ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh-ü rahmet (Allah'ın sonsuz şefkat ve merhametinin bir kula yönelmesi) varsa, yeter. İnsanların teveccühü, o teveccüh-ü rahmetin in'ikâsı (aynadaki gibi görüntünün yansıması) ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür; yoksa arzu edilecek birşey değildir. Çünkü kabir kapısında söner, beş para etmez.”
“Şöhretperestlik” hissini her insanın temel bir özelliği olarak kabul eden Bediüzzaman, bu hissin insanı kötü ve tehlikeli mecralara saptırmaması için çok stratejik bir yöntem ortaya koyar. Bu hissin tamamen yok edilmesinin ve engellenmesinin neredeyse imkânsız olduğu günümüz şartlarında, susturulamayan veya izale edilemeyen “hubb-u cah”ın yüzünün ve mecrasının başka bir yöne, meşrû bir çizgiye çevrilmesini tavsiye eder. Çünkü, hem iyi hem kötü, hem hayır hem şer yönlerde kabiliyeti ve potansiyeli olan insandaki özelliklerin mutlaka hayra yönlendirilmesi ve o yönde çalıştırılması mümkündür. İşte şöhretperestlik yönünün de hayra yönlendirilmesi ve bu doğrultuda istihdam edilmesi mümkündür.
Bediüzzaman, insanın bu temel özelliği ve bu özelliğin yönlendirilmesi noktasında ilginç ve çok önemli bir örnek verir.
“Meselâ, Ayasofya Camii, ehl-i fazl ve kemalden mübarek ve muhterem zatlarla dolu olduğu bir zamanda, tek tük, sofada ve kapıda haylâz çocuklar ve serseri ahlâksızlar bulunup camiin pencerelerinin üstünde ve yakınında ecnebîlerin (Müslüman olmayan yabancıların) eğlence-perest seyircileri bulunsa, bir adam o cami içine girip ve o cemaat içine dahil olsa; eğer güzel bir sadâ ile, şirin bir tarzda, Kur'ân'dan bir aşir okusa, o vakit binler ehl-i hakikatin nazarları ona döner, hüsn-ü teveccühle (takdir ve tebrik maksadıyla), mânevî bir dua ile o adama bir sevap kazandırırlar. Yalnız haylâz çocukların ve serseri mülhidlerin ve tek tük ecnebîlerin hoşuna gitmeyecek.
“Eğer o mübarek camiye ve o muazzam cemaat içine o adam girdiği vakit, süflî ve edepsizce fuhşa ait şarkıları bağırıp çağırsa, raksedip zıplasa, o vakit o haylâz çocukları güldürecek, o serseri ahlâksızları fuhşiyâta (kötü ve çirkin davranışlara) teşvik ettiği için hoşlarına gidecek ve İslâmiyetin kusurunu görmekle mütelezziz olan (lezzet alan) ecnebîlerin istihzâkârâne tebessümlerini (alaycı bir şekilde gülmelerini) celb edecek. Fakat umum o muazzam (çok büyük) ve mübarek cemaatin bütün efradından (ferdlerinden) bir nazar-ı nefret ve tahkir (nefret ve tahkir dolu bir bakışı) celb edecektir. Esfel-i sâfilîne sukut (aşağıların en aşağı derecesine düşme) derecesinde nazarlarında alçak görünecektir.”
Bu örneğin ardından Bediüzzaman, hem örnekteki unsurların hayata yansımalarını ve karşılıklarını ifade eder, hem de önemli açıklamalarda bulunur. Bu izahlara göre bütün İslâm dünyası ve Müslüman nüfusun en yoğun olduğu Asya kıtası muazzam bir camii andırır. Böylesi büyük bir camiin içini “ehl-i iman ve ehl-i hakikat” yani iman hakikatlerini kabul edip onları hayatlarına yansıtan, yansıtma gayretinde olan mü'minler doldurur. O haylâz çocuklar ise, gay-i müslimlere yaranmaya çalışan çocuk akıllı dalkavuklardır. O serseri ahlâksızlar, frenkmeşrep, milliyetsiz, dinsiz adamlardır.
“Ecnebî seyircileri ise, ecnebîlerin naşir-i efkârı olan (fikir ve görüşlerini yayan) gazetecilerdir.
“Herbir Müslüman, hususan ehl-i fazl ve kemal ise, bu camide, derecesine göre bir mevkii olur, görünür, nazar-ı dikkat (dikkat dolu bakışlar) ona çevrilir.”
Bilindiği gibi, şöhret düşkünlerinin en belirgin vasıflarından birisi, kendilerini daha ön plana çıkarabilmek, kendilerini gösterebilmek maksadıyla, herkesin tanıdığı, bildiği ve değer verdiği şahıs, merci ve makamlarla bir bağının olduğunu gösterme çabasıdır. “Mensubiyet”ten kaynaklanan bu çabayla bazı insanlar, toplum içinde bir konum elde etmek, insanların değer vermelerini sağlamak, en azından dikkatlerini çekmek isterler. Aslında bu özellik ve şöhretperestlik meyli de hayra yöneltilebilir.
Bediüzzaman İkinci Şuâ'da, bizzat kendisiyle de bağlantı kurmak sûretiyle dikkat çekici bir örnek verir:
“Madem herkes efendisinin şerefiyle ve mensup olduğu zâtın makamıyla ve şöhretiyle iftihar eder, bir izzet peyda eder. Elbette, nur-u iman (iman nuru) ile bu mensubiyetin ve memlûkiyetin inkişafı suretinde, bir karınca bir firavunu o mensubiyet kuvvetiyle mağlûp ettiği gibi, o mensubiyet şerefiyle dahi, gafil ve kendi kendine mâlik ve kendini başıboş zanneden ve ecdadıyla (atalarıyla) ve mülk-ü Mısır ile iftihar eden ve kabir kapısında o iftiharı sönen bin Firavun kadar iftihar edebilir. Ve sinek dahi, Nemrud'un sekerat vaktinde azaba ve hicaba inkılâp eden iftiharına karşı kendi mensubiyetinin şerefini irâe edip (gösterip), onunkini hiçe indirebilir.”

LAHİKALARDAN ÖNEMLİ DERSLER

Bediüzzaman'ın Lahikalarda şöhret düşkünlüğü konusunda, gerek doğrudan kendi şahsı, gerek Risale-i Nur hizmetleri, gerekse Nur talebeleriyle bağlantılı olarak önemli mesajlar ihtiva eden çok sayıda mektup görmekteyiz. Bunlardan sadece Emirdağ Lahikalarında geçen bazı ifadeleri örnek olarak verelim:
“Hem insanlara kendini bildirmek bir şöhretperestlik olmasından, bir enaniyet (bencillik), bir hodfüruşluk (kendini beğenmişlik), bir riyakârlık ihtimali var. Bu ise, bizim gibilere tam zarardır.”
Emirdağ Lâhikası (1) - Mektup No: 103
“Kardeşlerim, kat'iyen biliniz: Şan ve şeref ve hodfüruşluk ve kendine güvenmek ve şahsımı beğendirmekten ürküyorum ve kaçıyorum ve şahsıma karşı medihlerden (övgülerden) hoşlanmıyorum. Yalnız Risale-i Nur'a karşı sadakat ve kanaate bir emare olmak cihetiyle, bazı müfritane tâbirleri (aşırı muhabbet ve değer verme ifadeleri) ya hatırları için veya hüsn-ü zanlarını kırmamak fikriyle, kısmen tâdil (dengeye getirme) ile kabul ve sükût ederim (susarım). Fakat iki ihlâs Lem'aları ve mesleğimizin 'hıllet' ve 'ihlâs' ve 'uhuvvet' esasları, bu tarz medihlere (övgülere) müsaade etmez. Hem, bu benlik ve enaniyet asrında ve şöhretperestlerin nazarında Nur'ların safiyetine ve hâlisiyetine zarar verebilir.”
Emirdağ Lâhikası (1) - Mektup No: 107
“Biz, insanların hürmet ve ihtiramından ve şahsımıza ait hüsn-ü zan ve ikram ve tahsinlerinden (güzel zanda bulunma, değer verme ve güzel bulmalarından) mesleğimiz itibarıyla cidden kaçıyoruz. Hususan acip (şaşırtıcı) bir riyakârlık olan şöhretperestlik ve câzibedar bir hodfuruşluk olan tarihlere şâşaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nurun bir esası ve mesleği olan ihlâsa zıttır ve münafidir. Onu arzulamak değil, bilâkis şahsımız itibarıyla ondan ürküyoruz. Yalnız Kur'ân'ın feyzinden gelen ve i'câz-ı mânevîsinin (manevî mucizelik yönleri) lemeatı (parıltıları) olan ve hakikatlerinin tefsiri bulunan ve tılsımlarını açan Risale-i Nur'un revacını (yaygınlaşmasını) ve herkesin ona ihtiyacını hissetmesini ve pek yüksek kıymetini herkes takdir etmesini ve onun pek zahir mânevî kerâmâtını (kerametlerini) ve iman noktasında zındıkanın (din düşmanlarının) bütün dinsizliklerini mağlûp ettiklerini ve edeceklerini bildirmek, göstermek istiyoruz ve onu rahmet-i İlâhiyeden (Allah'ın sonsuz merhamet ve şefkatinden) bekliyoruz.”
Emirdağ Lâhikası (1) - Mektup No: 145


Bu Yazı 3886 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar