Somuncu Baba Hazretleri
30.07.2015        

O, ahiretin bâki meyvelerini dünyada yemek istemiyordu...

 Somuncu Baba Hazretleri 

Can Alpgüvenç

 

Bu yazımda sizlere, ataları Maveraünnehir bölgesinden Anadolu’ya hicret eden Yesevî dervişlerinden, bu toprakları mânen fetheden alperenlerden olan ve halk arasında Somuncu Baba namıyla bilinen, Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nden söz edeceğim. Soyu İmam Musa Kâzım’a (Hz.) dayanıyordu, yâni Seyyid idi… 

***

1331’de Kayseri’nin Akçakaya köyünde dünyaya gelen Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin babası, Şeyh Şemseddin Musa el Kayserî adıyla biliniyor… Hamid-i Veli, tarikat ahvalini babası Şemseddin Musa Efendi’de görmüş, babasının tavsiyesiyle Sühreverdiyye’nin Ebheriye[1] koluna intisap ettikten sonra Kayseri’nin tanınmış müderrislerinden tahsil görüp icazet almış, hatta meşhur âlimlerden Molla Fenarî’nin hocası Davud u Kayseri’den de tahsil görmüştü. İlmini geliştirmek için Şam’a giden ve orada Nakşî şeyhi Şadi-i Rumî’ye intisap eden Somuncu Baba, memleketine döndükten sonra, uzun yıllar Kayseri ve Darende medreselerinde müderrislik hizmetinde bulunmuş, ardından bir dostunun tavsiyesiyle Erdebil’e, Şeyh Sadreddin Musa Erdebil’i Hz.’nin ziyaretine gitmişti.

 

Korkulacak bir şey yok!

Erdebil’i Hazretleri, Şeyh Hâmid’in kendisini ziyarete geldiği günlerde çok hasta idi… İrşat emanetini teslim için münasip bir aday arıyordu. Hâlis bir niyetle kendisini ziyarete gelen ve alnında muhabbet nurları parlayan Şeyh Hâmid’in, bu emanete ehil biri olduğuna kanaat getirmişti. Şeyh Efendi, misafiriyle tanışıp uzunca bir süre sohbet ettikten sonra, müritlerinin toplanmasını emir buyurdular. Zikir ve ibadet halkası üç gün devam etti. Zikir sona erince müritler, şeyhin ellerini öperek, dergâhtan ayrılmaya başladılar. Erdebil’i Hazretleri,  cemaatin dağıldığını görünce: “Kimse kalmadı mı?” diye sordu. Çevre arandığında, Şeyh Hâmid’in bir köşede kendinden geçmiş bir vaziyette bulunduğu görüldü. Efendi Hazretleri, onun Diyar-ı Rum’a yani Anadolu’ya gitmesini, irşat vazifesine orada devam etmesini emir buyurdular.

Somuncu Baba yola çıktığında, Hoca Ali isimli bir derviş:

“İran’ın sırlarını Anadolu’ya götürüyor” şeklinde tezvire başlamıştı. Bunun üzerine Şeyh Sadeddin Musa Hazretleri:

“Gözden kayboluncaya kadar kendisini takip edin. Eğer arkasına dönüp bakarsa bizdendir, korkulacak bir şey yoktur!” buyurdular. Şeyh Hâmid, yola çıktığında iki defa arkasına bakınca, dervişlerin kuşkuları son bulmuştu.

Şeyh Erdebilî, bu ayrılıştan kısa bir süre sonra fâni dünyaya veda ettiler.

 

Müminlere Somunlar!

Şeyh Hâmid-i Veli, zâhiri ve bâtınî ilimlerdeki yükselişini tamamlayıp kutbiyet makamına ulaştıktan sonra, Osmanlı Devleti’nin idare merkezi olan Bursa’ya geldiler. Buradaki ilk yılları hem Halvetiye tarikatının adabına, hem de sahip bulunduğu melâmet meşrebine[2] uygun düşmekteydi. Zira öteden beri icra ettiği müderrislik mesleğini devam ettirmemiş, ancak bir işle meşgul olmaktan da kaçınmamış, geçimini ekmekçilik yaparak sürdürmeye karar vermişti…

Zamanının mutasarrıfı kabul edilen Somuncu Baba, - gizlenmek ve görünmemek için -sahibi olduğu merkebiyle dağdan odun getirir, geceleri hamur yoğurur ve ertesi sabah kendi fırınında pişirdiği ekmekleri halka satardı. Pişirdiği ekmekleri, çarşı pazar gezdirip satarken, “Müminlere somunlar!” diye bağırırdı. Ekmeklerini, sadece müminlere arz etmesinin sebebi, müminlerin güzel şeylere lâyık olduğu, dolayısıyla somunlarının onlara nasip olmasını istemesi sırrından idi. Maddî manevî lezzetli olan ekmeği, Bursa halkı ve esnafı tarafından âdeta kapışılıyordu. Hâlbuki Somuncu Baba’nın fırıncılıktan maksadı para kazanmak değil, mânevî makamını gizleyerek ahaliye yaklaşmak, örnek davranışlarıyla onları manen terbiye etmekti.[3] 

 

Bizi neden fâş ettin?

Yıldırım Bayezid, Niğbolu zaferine (1396) bir şükür nişanesi olmak üzere, Bursa’da büyük bir cami inşasına başlamıştı. Ulu Cami adı verilen bu mabedin yapımı 1399’da tamamlanmış, Ehl-i İslâm âdetine göre, açılış merasiminin Cuma günü yapılması düşünülmüştü. Sultan I. Bayezid, Cuma’daki hitabet ve imametle, namazdan sonraki vaazın damadı Emir Sultan tarafından yapılmasını istemişti. Huzura çağrılan Emir Sultan, padişahın bu talebine karşı:

“Bursa’da benden âlim kimseler vardır. Kutb-üz zaman burada iken, açılış vaazı vermek bana düşmez. Bu şeref, halkın ‘Somuncu Baba’ diye bildikleri Şeyh Hâmid Hazretlerine aittir!” diye cevap vermişti. Sultan şaşırmış, bunun üzerine aynı teklifin hemen Şeyh Hâmid’e iletilmesini istemişti. Padişahın buyruğu üzerine sırrının fâş olduğunu anlayan Somuncu Baba, duygularını şu kelimelerle ifade etmişti:

“Hay Emir Hay! Bizi neden bizi fâş ettin?”

 

Bir kısmını anlayabildim!

Ulucami’nin açılış günü, çevre illerden gelen büyük ulema ve meşayıhın da bulunduğu kalabalık bir cemaate imamlık yaparak hutbe veren Somuncu Baba, namazdan sonraki vaazını Fâtiha suresinin tefsirine ayırmıştı. Fâtiha’yı yedi ayrı açıdan tefsir ederken, bir ara durmuş, “Bu konuda bazı ulemamızın müşkülleri var,”  diyerek, Bursa Müftüsü Molla Fenarî’nin gerçekten var olan müşküllerini çözmüştü. Etkili konuşması hem ulema, hem meşayıh, hem de avam-ı nas arasında hayret ve takdire sebep olmuştu. Hutbe bittiğinde cemaat, Somuncu Baba’nın büyük veli olduğuna iyice kanaat getirmiş, elini öpebilmek için cami kapılarına hücum etmişti. Halkın bu teveccühü karşısında caminin üç kapısından da çıktığı rivayet edilir. O, bundan sonra çilehanesine çekilmiş, bir daha da ekmek yapmamıştı.

Onun, Fâtiha suresini hem zâhir, hem bâtın ilimlerine vakıf bir âlim olarak yedi ayrı makamda tefsir etmesi, bilhassa Bursa müftüsü Molla Fenari’yi hayrete düşürmüştü. Vaazını dinledikten sonra şeyhe intisap eden Fenarî Hazretleri kendisini tutamamış, cemaate dönerek hayretini şu sözlerle ifade etmişti:

“Somuncu Baba, burada bizlere hikmetler saçarak büyüklüğünü gösterdi. Fatiha’yı yedi vecih üzere tefsir eyledi. Birinci tefsiri herkes anladı, ama ikincisini cemaatten bazıları anlayabildi. Üçüncüsünün bir kısmını idrak ettiysem de, bir kısmını idrak edemedim. Ondan sonraki vecihler ise, anlayışımızın dışında kalmıştır!”

Halkın aşırı hürmet ve ikramından son derece rahatsız olan Şeyh Hâmid Hazretleri, kısa süre sonra Bursa’yı terk etmiş, Kayseri’ye doğru yola çıkıvermişti.

 

Ahıretin bâki meyveleri

Darende’de bulunduğu sırada dost ve müritlerinden bir derviş, iki parça tarlasından birini Şeyh Hâmid hesabına, diğerini kendi adına ekmişti. Şeyhi için ektiği tarladan bir tek tane çıkmamış, kaderin hükmü ile tarlanın mahsulü telef olmuştu. Fakat kendi için ektiği tarlanın ürünü fevkalâde idi. Somuncu Baba, bir gün ekili tarlalara giderek, “Bunların hangisi bizim?” diye sordu. Derviş, şeyhine ayırdığı tarladaki durumdan utanarak, kendisine ait tarlayı, “İşte sizinki bu!” diyerek ona gösterdi.

Somuncu Baba bu hale üzülmüştü, şöyle söyledi: “Dünya tarlasından verimli mahsul almak, berhudarlık işareti değil, günah tohumunun yeşermesidir!”

O, ahıretin bâki meyvelerini dünyada yemek istemiyordu...

 

 

 



[1] Halvetiye’nin bir kolu…

[2] Melâmet; Hakka yakınlığını hal ve kıyafetiyle teşhir etmeyi düşünmeyen, ubudiyet vazifesini sessiz sedasız yerine getiren, görünürde halk, gönülde Hakla beraber olan ehlullah meşrebi...

[3] Bursa’da Molla Fenarî mahallesindeki evi, çilehanesi, zikir odası ve iki küçük fırını varlığını hâlâ korumakta, halk tarafından büyük bir ilgiyle ziyaret edilmektedir. 


Bu Yazı 1816 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar