Sonumuz Sonsuzluktur
03.05.2015        

Sonumuz Sonsuzluktur

Ölümsüzlük özlemi

Prof.Dr. Abdülaziz Hatip

 

 

 

İnsanda ebedî yaşamaya yönelik bir susuzluk, bir hasret ve özlem bulunmaktadır. Oysa insan beden olarak fânî olduğu gibi, münasebet halinde bulunduğu diğer insanların dünyası ve kâinatın şu mevcut şekli de fânîdir. Her biri saatin saniye, dakika, saat ve günleri sayan milleri gibi birbiri ardınca seyirlerini tamamlayacaklardır. Ölümsüzlük özlemi, tarih boyunca insanlarda çeşitli yansımalarla kendisini göstermiştir. Reenkarnasyon inancından tutun, mumyalanmaya ve günümüzde insan kopyalama teşebbüslerine varıncaya kadar, hep bu özlemin tatminine yönelik girişimler olarak görülebilir. Benzeri gelişmelerin ardından medyanın, “Dünya ölümsüzlüğün peşinde”, “Ölümsüzlüğe bir adım daha”, “Ölümsüzlük enzimi bulundu!” gibi başlıklarla konuya ilgilerini dile getirmeleri, aslında gönüllerin bu derin arzusunun dillendirilmesinden başka bir şey değildir. Yine her insanın, kendisini mümkün olduğunca dünyada yâd ettirecek, şahsına kalıcılık kazandıracak resimler, heykeller ve kişisel yetenekleriyle gerçekleştirdiği çeşitli eserler hep bu susuzluğun bir nebze olsun dindirilmesine yöneliktir. Demek ki, ölümsüzlük insan için büyük bir ihtiyaçtır.

Hz. Âdem’i şeytanın tuzağına düşüren ve cennetten çıkarılmasına neden olan yasak ağacın, ona “şeceretü’l-huld=ebediyet ağacı” olarak gösterilmesi değil miydi?

İşte, aklı başında, gaflet sarhoşluğuna düşmemiş her ayık vicdanın derinden derine özlemini çektiği ve her yüreğin kanayan yarası olan ölümsüzlük hasretinin tek merhemi âhiret inancıdır. Bu ihtiyacın biricik doğru tatmin vesilesi âhiret inancıdır. Onun dışında bu özlemi, bütün dünya ve binlerce yıllık ömür verilse gideremez. İnsan, görünüşte küçük bir varlıktır. Ancak, taşıdığı ruha, kafasındaki akla, kalbinde beslediği istidatlara bakıldığında bulunduğu bu âlem ona dardır, içine alamaz. O ruhun arzularını, aklın düşüncelerini ve istidatların eğilimlerini tatmin ve temin edecek, âhiret âlemidir. Bu özellikleri de gösteriyor ki insan, sonsuzluk için yaratılmış ve ebediyete gidecektir. Bu dünya onun için bir misafirhane, âhirete geçiş için bir bekleme salonudur. İnsan geçici bir süre için küçük bir havuza bırakılmış bir balina yavrusuna benzetilebilir. O yavru, aslında kabiliyetçe büyük deryaların canlısıdır. Yalnızca kendi doğal ortamında rahat edebilir. Belli bir süre sonra mutlaka oraya taşınmalıdır. Başka türlü rahat yüzü göremez. Bu dünya, ihtiyaç ve özlemleri sonsuzluğa doğru uzanan insan için o havuz konumundadır; onun deryası ise, gerçek vatanı âhiret âlemidir.

Bizlerdeki “ölümsüzlük” özlemi, kendimizden doğmuş olamaz. Sonsuz ve ölümsüz olan Rabbimiz, bizi yaratırken benliğimize bu fikri nakşetmiştir. Eğer sonsuz bir hayatı vermeyecek olsaydı, bize bu fikri vermenin bir anlamı kalmazdı. Mademki bizi, hararetle sonsuzluk isteyen varlıklar olarak yaratmış, demek ki sonsuz hayatı da verecektir. Öyleyse ölüm, yokluk ve son değildir. Ölüm ötesinde sonsuz bir hayat, yani âhiret bizi bekliyor.

Âhiret inancı, insana ebedî cenneti kazandırmakla kalmaz, bu dünyayı da cennete çevirir. Âhirete iman, “ebediyet” için yaratılan ve ebedî saadetten başka hiç bir şeyle tatmin olmayan insan için, bitmez tükenmez bir hazine ve saadet kaynağıdır. Ayrıca dünyanın bir an bile eksik olmayan türlü türlü üzüntülerine karşı bir teselli vesilesidir.

Meselâ, bu inanç ölüm gerçeğine karşı büyük bir tesellidir. Doğan bebek, anne rahminden daha güzel bir dünyaya ayak bastığını bilseydi belki de ağlamazdı. İşte, âhirete tam inanan bir kişi de ölümü sonsuz bir âleme doğuş olarak görür ve ölümden korkmaz. Askerliğini bitirip, tezkeresini alan asker sevinir. Çünkü görevini yapıp memleketine dönmekte, onlarca akraba ve yakınlarına kavuşmaktadır. Uzak bir ülkeye okumaya giden bir öğrenci eğitimini başarıyla tamamlayıp vatanına döndüğünde ağlar mı? İşte, dünya hayatı da insanlar için bir askerliktir; bir eğitim ve öğretim sürecidir. Ölüm ise, bir terhistir; gerçek vatanımız olan cennete dönüştür; âhirete göçmüş milyonlarca akraba, dost ve yakınlarımıza kavuşmadır.

Ebedî mutluluğa inanmayan insanlar için ölüm bir idamdır. Onlar, infaz zamanı belirsiz idam mahkûmlarıdırlar. Her an yakalanıp idam sehpasına çıkarılma korku ve endişesi onların hayatını mahveder. Yapacakları tek şey, beyinlerini uyuşturmak ve acı sonlarını düşünmekten kaçmaktır. Oyun ve eğlencelerle, sarhoşlukla toz-pembe hayatlarının sona ereceğini unutmaya çalışırlar. Kendilerini kandırarak geçici bir süre basit ve nefsanî zevklerle oyalanırlar. Ne var ki gerçek mutluluğu hiçbir zaman tadamazlar. Çünkü en büyük isteği sonsuzluk olan insanı, ancak sonsuzluğa iman etmek ve o doğrultuda yaşamak tatmin edebilir.

Sonumuz sonsuzluktur

Dış dünya ile insan vücudu arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Bu karşılıklı münasebet ve tamamlayıcılık, Yaratıcılarının da bir olduğuna delildir. Meselâ, dışta duyulan, tadılan, görülen şeyleri yaratan kim ise, insana duyma, tat alma ve görme duyula­rını veren de O olmalıdır. Bu ölçüyle insana baktığımızda, onun sırf dünya için yaratılmadığını görüyoruz. Tıpkı anne rahmindeki bir çocuğa veya yumurtadaki bir kuşa bakıldığında onun sürekli olarak o dar yerde yaşamak için yaratılmadığının anlaşıldığı gibi. Anne rahmindeki yavrunun böyle bir geleceği görmemesi, hatta bunu inkâr etmesini var saymamız bile, belli bir süre sonra onu bu dünyaya gözünü açmaktan alıkoyamaz. Bu dünya da bizim için ikinci bir anne rahminden ibarettir. Âhiretin olmadığını farz ettiğimiz takdirde yaratılışımız ve bu dünyada bulunuşumuz tam bir muamma olarak kalır. Bunun içindir ki, tarih boyunca bütün akıllı insanlar, hep “İnsan nedir? Nereden gelmiştir? Buradan nereye gidecektir?” sorularının cevabını merak etmiş ve bu üç muammayı çözmeye çalışmıştır. Kısaca, insanın bir yerlere yolcu ol­duğu kestirilmiş, fakat nereye gideceği tam olarak tespit edile­memiştir. Bu soruların cevabı sadece insanın Yaratıcısı tarafın­dan görevlendirilmiş peygamberlerce doyurucu bir biçimde veri­lebilmiştir.

Öte yandan, bu âlemde sınırsız bir cömertlik göze çarpmakta­dır. Kâinatta her şey, son derece sanatlı olmasına rağmen niha­yetsiz bolluktadır. Bir çiçekteki sanatı düşünelim. Bütün insanla­rın bir araya gelip rengini, desenini, tazelik ve canlılığını vereme­­diği böyle bir çiçeğin sayısız benzerleri yeryüzünün her tarafında bolca ve cömertçe yaratılıyor. Koca ağaçların hayat programları­nı içinde taşıyan tohum ve çekirdekler sınırsız sayıda çoğaltılıyor, kimisi öğütülüp yeniyor, kimisi kuşlara ve haşerelere yem oluyor, kimisi de ayaklar altında ezilip gidiyor. Cismi itibariyle bir toz zerresi kadar bile kâinatta yer tutmayan şu küçücük insan için, uzayda sistemler düzenleniyor. Güneş, ısı ve ışığıyla başını okşa­yıp âlemini aydınlatırken, diğer yandan sayısız türdeki meyve ve yiyeceklerini pişirmeye vesile oluyor. Eğer bu İlahî cömertlik ol­masaydı, bir çekirdeği, bir ceviz ve nar tanesini, bir yudum suyu, bir nefeslik havayı bile milyarlar verseydik elde edemezdik.

Böylesi sınırsız bir cömertlikle iş gören Rabbimizin, ölümle başımıza vurup, bu sonsuz hediyeleri elimizden ebediyen düşür­mesi düşünülemez. Çünkü böyle bir şey, nimetin Sahibine düş­manlığı netice verir. Bu da O’nun hikmetine ve kâinatın yaratılı­şındaki mukaddes gayeye zıttır. Çünkü O, âlemi ve hayatı kendi zatını tanıtmak ve sevdirmek için yaratmıştır. İlk bakışta bu ni­metler böyle acımasızca elimizden alınıyor gibi görünse de, as­lında daha büyük nimetlere sahip kılmak içindir. Tıpkı anne rah­­mindeki besin ve nimetler arasından alınıp şu geniş dünyadaki sayısız nimetlere kavuşturulduğumuz gibi... Dünyadaki nimetler âhiretteki asıllarının numuneleri ve gölgeleridir; onlara teşvik için verilmektedir. Yoksa eğer âhiret olmazsa, Allah’ın bunca cö­­mertliği aksiyle nitelenirdi. Bu da O’na asla yakışmaz. O, böyle çirkinliklerden münezzeh ve yücedir.

Bir bahar mevsiminde, rengârenk çiçekler, şırıl şırıl akan çay ve ırmaklar arasında kuşların türlü melodilerle ötüşünü seyredip dinleyebiliyoruz. Bütün bitki ve ağaçların zümrüt gibi yemyeşil güzelliğini, güneşin doğuş ve batışını ve bulutsuz bir gecede mehtabı seyrediyoruz. Bütün bu eşsiz tablolar, o sonsuz cemal sahibi olan Allah’tan mesajlar taşıyor. Hepsi de O’nun güzelliği­­nin birer parıltısıdır. Biz de bunları kendimizden geçercesine te­­maşa ederken Ressamını tanımaya çalışıyoruz.

İşte eğer bunca güzellikleri seyrederken birden bire ebedî yoklukla perde kapanıverse ve bir daha da böyle güzellikler ol­mazsa, bu güzelliklerin bir anlamı kalır mı? Nimet azaba, sevgi nefrete, akıl da bir işkence aletine dönüşmez mi? Oysa böylesi bir cemal sahibi böyle bir çirkinlikten münezzehtir. Demek ki Al­lah, sonsuza dek cemalini gösterecek bir âlemi açacaktır.

Bir asker, generallik mertebesine kadar çıkarılıp sonra suçsuz yere, baş aşağı fırlatılırcasına rütbesi elinden alınır mı? Başta Hz. Muhammed (a.s.m.) olmak üzere bütün peygamberler ve evliya­lar, yoktan, hiçten yaratılıp, bin bir gayretleriyle en yüksek ma­nevî mertebelere çıkarılmışlardır. Âhiretin gelmemesi demek bü­tün bu yüce rütbeli zatların hakkıyla lâyık oldukları rütbelerinin suçsuz yere sökülüp atılması ve ömürleri boyunca Allah’a kafa tutmuş Firavunlar ve Ebu Cehillerle aynı toprak altında eşit sevi­yeye indirilmesi anlamına gelir. Allah’ın güneşlerden daha açık rahmet ve adaletini yok saymadan, hatta bütünüyle Allah’ı inkâr etmeden bunu kabul etmek mümkün değildir. Demek ki âhiret, Allah’ın varlığı kadar kesindir.

Sonsuzluk mutluluktur

Hayatı, kayan bir yıldız gibi veya ilk tutuşturulduğunda gür yanan, ardından cılızlaşa cılızlaşa sonunda sahibinin parmağını yakarak ebediyen sönen bir kibrit çöpü gibi düşünen bir kimse­nin bu dünyada mutlu olması düşünülebilir mi? Zevk ve neşele­rimiz, herhangi bir kuşku ve endişe ile zedelenmemelidir. Mutlu­luğu tamamlayan, devamlılıktır. Saadetler devam etmezse zıtla­rına dönüşürler. Devamlı olacağına kesin kanaat getirilirse ger­çek bir mutluluk verirler. Meselâ, rüyasında dünyanın en güzel saraylarında yaşadığını, krallar gibi ağırlandığını gören bir kimse, bunun geçici bir rüya olduğunu bilse, haz ve lezzet alamaz; mut­luluğu bulanır. Ancak, bir başka şekilde de olsa bunun devam edeceğini, hem de artarak süreceğini bilse, tam zevk ve lezzet alır. Bu dünyadaki durumumuz da uykusunda rüya gören insanın durumuna benzer. Sahip olduğumuz güzellik ve mutlulukların, bu dünyanın ötesinde de süreceğine ve ebediyen devam edeceği­ne inanmazsak, onları kaybetme korkusu ağır basacak, tüm mut­luluğumuzu silip götürecektir.

Ölümsüzlüğe âşık ve bu özlemini gerçek bir âhiret inancıyla tatmin etmeyi başarmış olan kimse, üstünlük ve lezzeti fânî şey­lerde aramaz; dünya işlerinden kazandıklarıyla şımarmaz; kay­bettikleriyle de yıkılmaz. Ebedî mutluluğu bilmeyen, fânî ve ge­çici mutluluklardan medet ummaya kalkışır. Bunun vasıtaları olarak gördüğü para, makam ve şöhret gibi şeyleri haddinden fazla önemser. Bunlar birer araç iken amaç haline getirir. Uğrun­­da, çok daha değerli olan dostluk ve insanlık gibi nitelikleri feda etmekten çekinmez. Âhirete inanan bir kimse ise, oradaki ebedi saadeti kazanmak için bunları bir vasıta bilir ve o gayesine ulaş­ma yolunda birer basamak yapar. İnsanlığın hizmetinde kullanır. Mükemmel, sevilip sayılan bir insan haline gelir. Bu tutumu da ayrıca bir mutluluk kaynağı olur.

Âhirete inanan kimse, tüm zevk ve eğlencelerinde meşru dairede kalmaya çalışır. Harama iltifat etmez. Gezilerini, tatillerini, düğünlerini, kutlamalarını ve tüm mutlu anlarını, ebedî mutlulu­ğa gölge düşürmeyecek şekilde, helâl sınırlar içinde kalarak icra eder. Bir anlık eğleneceğim diye, ebedî mutluluğunu berbat ede­cek davranışlar sergilemenin, akıllı bir insana hiç yakışmayacağı­nı bilir. Mutluluğuna mutluluk katar. Aksi halde tadılan geçici zevkler yerlerini kalıcı elemlere bırakır ve pişmanlıkla son bulur­lar. Şuurlu bir mü’min, ağlamakla bitecek gülmelere, eleme dö­nüşecek lezzetlere, pişmanlığı netice verecek haram zevklere ilti­fat etmez.

Bizim öyle dost ve sevdiklerimiz var ki, onları canımızdan bile önde tutarız. Onların mutluluklarıyla mutlu olur, en ufak bir sı­kıntılarıyla üzülürüz. Âhirete inanmayan bir kimse, böylesine sevdiği dostlarının bir daha ebediyen dönmemek üzere ayrılacak­larını, dirilmemek üzere ölüp gideceklerini düşündükçe kalp ve ruhu cehennem azabını aratmayacak bir acı hisseder. Bu tür dost ve yakınlarımız bir değil, bazen binlercedir. Böylesine büyük ve ağır bir yük altında ruhen ezilen bir kimseyi hangi şey mutlu edebilir? Ne ile teselli bulabilir?

Âhirete inanan bir kimse ise, bütün ayrılıkların geçici olduğu­nu bilir. Tüm o dostların çürüyüp yok olmadıklarını anlar. Başka bir âlemde bütün o sevdikleriyle yeniden buluşacağını düşünür. Büyük bir teselli ve mutluluk hisseder.

Çocuğunu kaybeden bir anne ve babayı düşünelim: Yıllarca emek verdikleri, şefkatle büyüttükleri ve canları gibi sevdikleri ciğerparelerinin ölümü karşısında ne ile teselli bulacaklar ve yü­rek yangınını nasıl söndürecekler? Geceleyin, üstünün açılmasına bile razı olmayan ve kaç kere tatlı uykusunu bölüp çocuğu ile il­gilenen bir anne, vefat eden yavrusunun, yumuşak döşeğinden alınıp kabrin sert ve soğuk toprağına bırakılması karşısında, nasıl tahammül gösterecektir? İşte böylesine müthiş bir ümitsizlik ka­osu içerisinde nefes alamaz haldeyken âhirete iman imdadına ge­lip, ruh ve kalbine cennet âlemlerinden bir pencere açar. Ölü­mün o zahiren soğuk ve sevimsiz yüzündeki kara peçeyi kaldırıp güzel gerçeği gösterir:

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber,

Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber!”

 


Bu Yazı 2623 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar