Şükür
..        

Cenâb-ı Allah'ın, biz kullarından istediği en önemli görevin şükür olduğunu söylesek kesinlikle abartmış olmayız.
Delilimiz, bizzat Kur'an-ı Kerim'de geçen şükre dair davetler ve emirlerdir. Örnek verecek olursak:
“Halâ şükretmezler mi?..”
“Şükredenleri elbette mükafatlandıracağız.”
“Şükrederseniz, nimetimi elbette artırırım.”
“Yalnız Allah'a şükredenlerden ol.”
Şükür üzerinde böylesine ısrarla durulurken, nimetler karşısında şükretmemenin nimetleri yalanlama ve inkar etme manasına geldiği vurgulanır. Rahmân Suresinde bu durum “Rabbinizin nimetlerinden hangi birisini inkar edersiniz?” şeklinde, gayet şiddetli ve tehditvâri ifadelerle tam otuz bir defa tekrarlanır.
Kur'an-ı Hakîm'den de anlaşıldığı üzere, şükür yaratılış gerçeğinin en önemli sonuçlarından birisidir. Aynı hakikati, en büyük Kur'an olarak niteleyebileceğimiz kainatta da görebiliriz. Çünkü kainata dikkatle bakıldığında, her bir varlığın veya hadisenin bir yönüyle şükre yönelik olduğu görülecektir. Bu yüzden, yaratılış ağacının en önemli meyvelerinden birisinin şükür olduğu söylenmiştir.
Varlık alemlerine baktığımızda, her şeyin birbirisi içinde çizilmiş birer daire gibi yer aldıklarını görürüz. Bu dairelerin en merkezinde ve odak noktasında ise hayat vardır. Yani, bütün varlıkların hizmetleri hep o hayata yöneliktir. O hayatın devamı için bir tarla veya fabrika hükmündedir. Demek ki, kainatı yoktan var eden Allah, kainat içinde hayatı seçip, baş köşeye koymuştur.
Canlılar alemini geniş bir daire olarak düşündüğümüzde, en merkezinde insanın yer aldığını görürüz. Adeta, bütün canlılardan beklenen vazifeler ve manalar insanda odaklanmıştır. Sahip olduğu meziyetler bakımından insan, canlıların en üstünü konumundadır. Dolayısıyla bütün canlıların insan için hizmetkar kılındığını görürüz. Demek, Hâlık-ı Zülcelâl, bütün canlılar içinde insanı seçmiş, kendisine muhatap kılmıştır.
İnsan alemi ve belki bir oranda hayvanlar alemini bir daire olarak düşünecek olursak, bu dairenin merkezinde rızıkların konulduğunu görürüz. Bütün insanlık ve hatta hayvanlar alemi, hayatlarını sürdürebilmek için adeta aşk derecesinde rızka bağımlıdır. Birer hizmetkar misali, durmadan rızkın etrafında dönüp durmaktadırlar. Dolayısıyla hayatı yönlendiren ve şekillendiren rızık olmaktadır.
Rızık ise öylesine geniş ve zengin bir hazinedir ki, içinde hadde-hesaba sığmayan nimetler saklıdır. İşte bu hikmete binaen, varlıkların en üstünü olan insanoğluna, bütün rızık çeşitlerini tadabilecek, lezzetlerini birbirinden ayırt edebilecek dil nimeti verilmiştir. O halde, kainat içinde akla en fazla durgunluk veren, en zengin, en muazzam, en şirin, en kapsamlı ve en üstün hakikat rızık içinde gizlidir.
İşte, her şeyi etrafında döndüren rızık ise, bütün türleriyle, mânen ve maddeten, hem hal, hem lisan ile şükre bakar, şükrün etrafında döner. Şükürle varlığını sürdürür, şükürle ziyadeleşir. Adeta rızık, şükür için manevi bir tarlayı andırır. Eğer o tarla şükrü yetiştirmezse çoraklaşır ve değeri hiçe iner.
Her şeyden önce, insanda bulunan rızka karşı iştah ve iştiyak duygusu aslında fıtrî bir şükürdür. Rızıktan alınan lezzetler ve zevkler şuur dışı yapılan bir şükürdür. Hatta bu şükür şekilleri insanların yanı sıra, hayvanlarda da bütün açıklığıyla kendisini gösterir. Ama insan, dalalete ve küfre düşerek bu ulvî şükür halini değiştirir, şükürden şirke düşer.
Rızık olan nimetlere bakıldığında, her bir nimette bulunan birbirinden farklı güzel şekil, enfes koku ve lezzetli tatların şükür için birer davetçi olduğu hemen görülecektir. Bu güzellikler içinde o nimetlerden şuur sahibi her insan, kendisini şükre mecbur hissedecektir. Adeta nimetlerdeki bu özellikler birer mürşid ve öğretmen misali, insanlara şükrü öğretir, anlatır.
Bunu anlayan ve şükretmek suretiyle gereğini yapan insan için dünya nimetleri ziyadeleştiği gibi, en ziyade nimetler ise ahirette verilecektir. Üstelik sürekli bir surette ve hiç bitmemek üzere. O halde, şükrün sonucu ve karşılığı ne kadar büyükse, şükürsüzlüğün cezası ve akibeti de o derece aşağı ve kötüdür.
Şükrün en belirgin göstergesi, kanaat, iktisat, rızâ ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün ölçüleri ise hırs, israf, hürmetsizlik ve haram-helal demeyip önüne geleni yemektir.
Şükrün çeşitli şekilleri vardır. Bunlardan en kapsamlısı ve belki bütün şükür çeşitleri için bir nevi fihriste hükmünde olanı namazdır.
Şükür içinde sâfi bir iman gizlidir. Hâlis bir tevhid inancı vardır. Çünkü, bir elmayı yedikten sonra “Elhamdülillah” diyen adam, bu şükrüyle şöyle demiş olur; “O elma doğrudan doğruya Kudret elinden gelir ve doğrudan doğruya Rahmet hazinesinin bir hediyesidir.” Bu inançta ve düşüncede olan bir kimsenin, birden fazla ilaha inanması, birden fazla ilahtan yardım dilemesi imkansızdır. Böylelikle şükreden bir kul, şükrüyle hem hakikî bir imanının varlığını, hem de halisane tevhid inancının bulunduğunu göstermiş olur. Hem de o şükür, ahiret için manevî bir meyve haline gelir. Bu açıdan da kazancı çok büyüktür.
Eğer insan şükretmezse, her şeyden önce yediği lezzetli nimetlerden aldığı tad geçici olduğu için, lezzetin hemen ardından elem ve acılar gelecektir. Elmas derecesindeki nimeti, kömür seviyesine indirmiş olur. Gaflet ve dalâlet içinde rızka karşı gösterdiği düşkünlükle, hayvanlardan bir farkının olmadığını gösterir.
O halde, en küçük atom parçamızdan sahip olduğumuz beden ve ruhumuzdaki sayısız nimetlere. ikramlara, ihsanlara ve lütuflara karşı, Rezzâk-i Hakîkî'ye olan şükür görevimizi yerine getirmeliyiz. En azından, topal karınca misali, şükür yoluna küçük de olsa bir adım atabilmektir.


Bu Yazı 3096 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar