Şükür Ki Bayram Var
..        
Sabahında el öpmeye gittiğimiz bayramlar çocukluğumuzun tatlı anıları arasında sararıp solmayı ne kadar da hak etti? Biz mi değiştik, bayramlar mı? Bu toplumun çocukları ebeveynlerinden nasıl bir öğüt mü aldılar, böyle? Bizi o eski bayramları yaşatmaktan alı koyan ne? Neden bayram sabahı oğlumuzla birlikte, biraz da erkence varmıyoruz camiye? Yüzlerce soruyu geride bıraka bıraka huzuru kalple bayram namazına gitmenin tadını başka ne verir ki?
Bayram namazı sonrasında eve dönüşün o tatlı vuslatında ev ahalisi ile bayramlaşmanın hazzına vararak huzura sığınmak. Bir ay boyunca nefsi terbiye eden bir ibadetin, bayram finalini yaşamak, yaşatmak ve bu ruhu bireysel gündemimize almak. İhlasın ve ibadetin kabul edilmiş bir dua gibi ruhumuzu baştan başa kaplayan o huşusunu duymak.
Yeni bir fidan ilk sürgünlerini verirken hayata, çocuklarımızın boşta bekleyen ellerini tutarak bayram sabahı, o huzur dolu atmosferi içimize çeke çeke bir caminin safında yer almak, ve ilk tekbir için eller kalkarken kulak hizasına, tatlı bir huşu ile yeniden doğmak, bayram sabahına.
Yılda sadece iki kez zevkini idrak ettiğimiz bu toplumsal kucaklaşmanın projesi başka hangi toplumda, hangi dinde ve hangi medeniyette var?
Çocuklarımıza eski bayramları anlatırken hüzün ve sevinç arası bir burukluğu kalbimiz tadıyorsa… her defasında topluma dair şikayetlerini üst üste sıralayarak sözlerine başlayanların sayısı artıyorsa… ve hep başkalarını suçlama alışkanlığımız gittikçe büyüyen bir kutsiyete(!) bürünüyorsa… elbette “ibadet” olarak addettiğimiz bayramların tadına ulaşmak hayal olacaktır.
“Ah çocukluğumuzun bayramları!” “Ah nerde o eski bayramlar!” ve daha bir sürü “ah” ile “vah” ile başlayan serzenişler gazete sütunlarını ve televizyon programlarını işgal edecek yine! Yine, anılarla süslenmiş bayram sabahlarını, el öpmeleri, baklava ve kurabiye ikramlarını, bayram şekerini, lokumu, akraba ve kabir ziyaretlerini konuşup duracak mıyız?
Bayram namazına bile gitmeden bayramı karşılamak ne kadar yavan ne kadar ruhsuz ya da resmi eda içinde tüketilecek bir tatil olarak karşımıza çıkıyor. Bayram tatili kavramını eskilere göre daha çok benimsemiş olduk ne hikmetse? Bayram tatili? Bayramı mı bekliyoruz, tatili mi? Bayramdan kaynaklanan bir tatil olduğu için mi gelmesini bekliyor genç kuşak. Tatil bekleyen bir zihniyetle bayramları nasıl idrak ederiz ki?
Bu bayram hangi otelin, hangi turistik beldenin, hangi tatil köyünün müşterisi olacağız? Bu bayramı, kimsesizler yurduna gitmek için bir fırsat olarak kollayacak mıyız? Bu bayram, cezaevlerini ziyaret edecek miyiz ki, ya da hastaneleri veya düşkünler evini? Gözleri yollarda tatlı bir tebessüm bekleyen o kadar çok insan var ki, işte o insanlarla bu bayramı “bayram”a döndürebiliriz.
Çevremizdeki en yoksul, en kimsesiz, en gariban ve en garip aileden başlayarak bayramlaşmak, bizim en büyük geleneğimizken. Çetele tutup ancak bizi ziyarete gelenleri ziyaret etme mantığı da nereden çıktı Allah aşkına? Yılda sadece iki kez bizi kollarına buyur eden bu toplumsal kucaklaşmanın, bu dostluk halkasının dışına kendimizi neden itiyoruz, cahilane tavırlarla.
Ana-baba, eş-dost, hısım-akraba ziyaretlerini zirveye çıkarmak, küskünlükleri görmemek, nahoş bazı tavırları olmamış kabul etmek, diğer bir tabirle “insan-ı kamil” olmanın pratiğini yaşamak değil midir ki, bayram? Büyüklük, büyüklenerek dolaşmak değil; sana diken atana gül atmaktır bayramda?
Bayramı bir ibadet özgürlüğüyle karşılarken, güler yüzümüzü, cömert elimizi, zengin gönlümüzü yanımızdan bir an eksik etmeden. Ve şükrederek; şükür ki, şükrettikçe; şükrümüz ziyadeleşiyor. Bayramı, bayram gibi karşılamamanın kefaretini Rabbim yaşatmasın bizlere. Bayram ibadetinin hassasiyetini kavramayı nasip etsin herkese. Şükür ki oruç var! Şükür ki bayram var!

Bu Yazı 2886 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar