Süleyman Ağa'nın Sırrı Ne İdi?
07.05.2014        

SÜLEYMAN AĞANIN SIRRI NE İDİ ?

      

 

 

 

Modern psikolojinin tespitinden yüzyıllarca önce, büyük mutasavvıf Hz. Mevlana insan ruhunun topoğrafyasını çizercesine durumu şu sözlerle çerçevelemişti; “ Ey, kardeş sen düşünceden ibaretsin, ondan başka neyin varsa ettir, kemiktir. Düşüncende gülsen gülistansın, dikensen külhana layıksın”  Ne demektir bu? Yani insanın içinde bulunduğu hal,  onun kendi kafasının içinde çizdiği sınırların bir eseridir. Değerli olduğunu hissettiğin kadar değerli, değersiz olduğunu hissettiğin kadar değersizidir insan.

Konumuzda bununla ilgili. Tek tek insanlar için geçerli olan bu psikolojik ilke, insanların bir arada bulunduğu toplumlar ve toplumun siyasî bakımdan teşkilatlanmış olduğu devletler için de geçerlidir. Zira devletler insanlardan bağımsız bir yapıya sahip değildir. Devletler de tıpkı bir araç gibi kendisini sevk ve idare eden insanların zihni doğrultusunda yönlerine doğru akarlar. Yani devlet, insandan bağımsız olmadığından, eğer devleti yönetenler ve halk zihnen nasıl bir ruhî iklim içindeyse, devletin psikolojik hali, uluslarası ilişkilerdeki tepkileri ve değeri o zeminde kendisini gösterir.

Şimdi psikolojinin sahasından bu edindiklerimizle tarihi zemine geçelim. 17. Yüzyıla uzanalım. Avcı namı ile ünlenmiş Sultan IV.Mehmet devri. Osmanlı haşmetinin son demlerini yaşamakta. Tam bu zamanda eskiden kapkara bir kültürel atmosferi soluyan, dağılmış tespih taneleri gibi feodal beylerin tahakkümünde içine kapanmış Avrupa, derlenmeye toparlanmaya başlamıştır. Bilhassa Fransa’da “Güneş Kral” namıyla bilinen XIV.Louis, ülkesini bilim, edebiyat ve siyasetin cazibe merkezi yapmış.  Kanunî döneminden beri birbirine yakın duran bu iki devlet, ilişkileri sürdürmekte. Ama ne Osmanlı o eşsiz halinde ne Fransa Kanuni’nin tabiriyle “ Françelu ili”

Bu iki stratejik ortaktan baharını yaşayan Fransa, diplomatik ilişkileri geliştirmek için bir elçi ister Osmanlı’dan. IV.Mehmet Enderûn’dan Süleyman Ağa’yı yolmaya karar verir.  Haber Fransa kamuoyunda heyecan rüzgarı estirdi. Herkes bunu konuşur oldu. Tam o sırada Fransa da Orleans hanedanına akraba olan Marki De Nessi’yi İstanbul’a yollamıştı.

Fransız hükümeti Avlonya’ya bir gemi yollatıp elçiyi aldırmıştı. Ardından Süleyman Ağa yirmi günlük bir yolculuğundan sonra Tulon şehrine inmiş ve törenle karşılanmıştı.  Ama bir gariplik vardı. Bostancı ocağından yetişmiş ve müteferrika rütbesi almış Süleyman Ağa. Yapılan tören ve tantana ile hiç mi hiç oralı değildi. Gururlu bir adamdı. Zayıf yüzlü, keskin bakışlı, siyah sakallı asabi biriydi. Savaş görmüş, az biraz gemicilik de yapmış, iyi at süren, az söz söyleyen, söyleyince de dik dik söyleyen biriydi ağa.

Ne Tulon limanındaki kendine gösterilen ilgi, ne Fransız kadınların tılsımlı bakışları bu heykel gibi adamı şaşırtmıyordu. Bu törenlere katılanlara ve Fransız hanımlarına alaycı bir bakış atmış ve kafasını çevirmişti. O kadar ki, Marsilya belediye başkanı kendisini karşıladığında atından inmeye bile gerek görmemişti.Tüm gezilerini hep aynı Kayısızlıkla yapmıştı.  Sonra bu belediye başkanı dışişleri bakanı Mösyö Lion’a mektup yazıp ağayı “gururun bizzat kendisi” diye tanımlayacaktı.

Elçi konağa yerleştirildi. Yaklaşık yirmi kişiyi bulan Osmanlı elçilik maiyetini konak almıyor. Fransızlar köpürüyor, ağa kayıtsız. Ama kıyamet ne zaman mı kopuyor? Elçinin ilk kabul töreninde. Zira Fransız protokolü tahammülün ötesinde. Paris ile İstanbul arasında teşrifat protokolü yok.  Düşündüler, taşındılar denklik ilkesini uygulamaya karar verdiler. Osmanlı sadrazamı Fransız elçisini nasıl kabul ettiyse, Fransa’da Osmanlı elçisini öyle karşılayacaktı. Dışışleri bakanı Mösyö Lion’un evi, ünlü Fransız sanatçı Molier’in başkanlığında bir ekip tarafından yapılan çalışma sonucu tiyatro dekoru yapar gibi Türk usulünce döşendi.

Süleyman Ağa konağa kabul edildi. Usulünce karşılandı, salona alındı hatta kallavi bir fincanla Türk kahvesi bile getirildi. Salon yastıklara varıncaya kadar Osmanlı sadrazamının konağına dönüşmüş. Kabulden önce Süleyman Ağa sekiz saat bekletildi. Zira Osmanlı sadrazamı Mösyö De Nessi’yi tam o kadar süre bekletmişti. Mösyö Lion tıpkı sadrazam gibi sedire oturmuş, yanına da bir Rum tercüman  almıştı. Hatta sarayın güzel hanımları, asilzadeler bu adeta tiyatroyu izlemek için dizilmişlerdi. Ama Süleyman Ağa hala ilgisiz, sakin ve etrafını umursamaz halde. Huzura kabulden önce Süleyman Ağa, keyfle kahvesini ardından şerbetini içmiş, namaz vakti gelince temiz olduğuna kanat getirince bahçedeki havuzdan abdest almış, maiyetine imamlık ederek Fransızların şaşkın bakışları altında namazını da eda etmişti.

Nihayet Ağa görüşmeye kabul edildi. Kibirli edası ile salona giren Süleyman Ağa, Fransız asilzadelerini sinirlendirmişti. Ama korkuyla karışık bir öfke başbakan De Nessi’yi sardı. Ya bu Türk kralın huzurunda da böyle küstah davranırsa? Hemen Süleyman Ağa ile baş başa görüştü. Ona ; “ Bizde kraldan başka güç sahibi yoktur. Sadrazam yoktu. Kralın tüm bakanları huzuruna gider, ondan aldıkları buyrukları yerine getirirler. Mesela ben, sizdeki sadrazam gibiyim ama esasında kralın bir sekreteriyim” dedi. Tüm bunları sükunetle dinleyen Ağa ne cevap verse beğenirsini?  “ Ben buraya, Fransa devletinin nasıl yönetildiğini öğrenmeye gelmedim. Allah sonunuzu hayretsin!

Sonra ne mi oldu? Önce kralla görüşeceğim sonra sizle diye tutturan elçi Kralın huzuruna kabul edildi.  Süleyman Ağa, Versailles sarayında XIV.Louis’nin suratına karşı majestelere ait leğen takımlarının bizde en adi bir evde bile bulunacağını söyleyerek tam bir şok yaşatmıştır. Hatta Süleyman Ağa bir de kendisine de ecnebi hükümdarlarına yapılan tarzda tören yapılması için tutturunca, Fransız dışişleri bakanını öfke nöbetlerine duçar etmiştir. Tabi bu kadar kendine güvenen ve alttan almayan Osmanlı elçisi Süleyman Ağanın bu güveni nereden bulduğunu araştırmaya koyulmuşlardır.  Fakat bu araştırma sonucunda bunları yapan zatın diplomasi de dördüncü dereceden yetkili bir elçi olduğu,  rütbesinin bugünkü bir yüzbaşıya denk geldiğini görünce daha da bir şaşırıp kaldılar. Fransız hükümeti ağanın rütbesini öğrenince utancından halka Bostancıbaşı yani bugünkü karşılığıyla general olduğu yalanını söylemek zorunda kalmıştır. Neden? Zira Fransızlar olsa olsa böyle bir davranış biçiminin ancak ya yüksek rütbeye ya da Marsilya belediye başkanının dışişleri bakanına yazdığı ve yukarıda ifade edilen “gururun bizzat kendisi” diye tanımladığı bir egosu yüksek kişilik yapısından kaynaklandığını düşünmekteydiler. Tüm bunlardan sonra artık sonuca bağlayalım. Fransızlar tespitlerinde neden yanıldılar ve renkli kişiliğinden başka ne kaldı Süleyman Ağadan geriye? Fransa’ya tanıttığı kahve, Türk giyim modası ve Fransız yazar Moliere’in yazdığı o ünlü “Kibarlık Budalası” oyununa bir ilham. Ama Fransızlar ve değerli Moliere yanılmaktaydı. Fransız diplomasisini dize getiren bu yüzbaşı, cahil bir bencil değildi. Süleyman Ağanın sırrı, temsil ettiği devletin üstünlüğüne kafasında inanmış ve muhatabı karşısında psikolojik olarak üstün biriydi. Bu kafalarda üstün olma psikolojisi devam ettikçe, Osmanlı da kendi zamanında ve zemininde bir küresel aktör olmayı sürdürdü.  Son olarak şu noktayı netleştirmeli; Osmanlı Devleti, ileriki yüzyıllarda elbette askeri ve iktisadi teknik bakımından batı karşısında sendeledi. Bunaldı ve soluğu tıkanarak yarışta geride kaldı. Bu bir gerçekti. İnkar edilemez bir realiteydi. Fakat unutmamalı ki Osmanlı’nın maneviyatı batının makinelerinden çıkan buharla boğulacak bir olgu değildi. Tüm bunlar telafi edilebilirdi. Aslında ne zaman Süleyman Ağanın psikolojisi yitirildi, o zaman her şey yitirildi. George Bernard Shaw’ın dediği gibi “Düşünüş biçimlerini değiştirmeyen kimseler, hiçbir şeyi değiştiremezler”

Koray ŞERBETÇİ


Bu Yazı 4659 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar