TAM BENLİK
..        
İbretlerle dolu tarih sahnesine baktığımız zaman, insanın sahip olduğu duygu ve kabiliyetleri yanlış kullanımının pek çok örneklerini hayretler içinde seyretmemiz mümkün. “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diyen Nemrutların, Firavunların zulmü altında inleyen mazlumların ahlarını işitiriz. Sonra Hz. Muhammed'in (a.s.m.) gönderilmesinden az önceki tarihe bakalım. Kuvvetlinin zayıfı köle diye sattığını, kız çocuklarının toprağa diri diri gömüldüğünü, kadınlara madde, eşya muamelesi yapıldığını görürüz. Sonra o zamandan günümüze doğru ilerlemeye devam ediyoruz. Gözümüze birçok mezalim takılıyor, ama Haçlı Seferlerinin etrafa yaydığı kan kokularından ve mazlumların feryad ü figanlarından dehşete kapılarak bir türlü ilerleyemiyoruz, gözümüzü oradan alıp yolumuza devam edemiyoruz. Mabetlere sığınan binlerce, on binlerce masum, suçsuz insanların acı acı bağrışmaları ciğerlerimizi dağlıyor…
Evet, bütün bunlar tarihin serdiği ibret sahnelerinden sadece birkaç tanesi… Tarih, saymakla kolay kolay bitiremeyeceğimiz böyle acı sahnelerle doludur.
Peki, ama bütün bunlar niçin yapıldı ve yapılıyor? Bu dünya insanlara yetmiyor mu ki, herkes birbirinin elindekine göz dikip gasp etmeye çalışıyor? Neden insanlar bu güzelim dünyayı yaşanmaz hale sokuyor, birbirine zindan ediyorlar?
İşte bütün bu soruların cevabının altında insanın sahip olduğu özellikler ve kabiliyetler yer almaktadır. Daha doğrusu bu özelliklerin yerinde ve gereği gibi kullanılmamasının yattığını üzülerek müşahede ediyoruz.
İnsan, birbiriyle bağlantılı olan pek çok duyguya ve birbirinden farklı çeşitli kabiliyetlere sahiptir. Bu duygu ve kabiliyetlerin hepsinin de yerine göre büyük önemi vardır. Görme, işitme, konuşma, koklama vs. gibi bilinen duyuların yanı sıra; sevgi-düşmanlık, ünsiyet-korku, kanaat-hırs, ene, enaniyet vs. gibi insanı bir şeyler yapmaya sevk eden duyguları, kabiliyetleri vardır.
Bu özelliklerin tamamının iyi ve kötü, hayırlı ve zararlı olmak üzere iki yönü vardır. Yani kullanım alanına göre farklı etkilere sahiptir. Eğer iyiye kullanılırsa insanın kendisine fayda sağladığı gibi çevresine de büyük yararları dokunur; fakat kötüye kullanıldığı takdirde, telafisi hiç de kolay olmayan zararlara neden olabiliyor.
Mesela “korku” hissi, tehlikelere karşı tedbirli olma, kendisinin ve yakınlarının hayatını güven altına alma hususunda oldukça önemli bir yere sahiptir. Ancak eğer dengelenemeyip aşırıya kaçarsa, o insan artık her şeyden korkar, en ufak tehlikeler karşısında tedbirler almaya başlar. Hayat hem kendisi, hem de etkisi altında olanlar açısından çekilmez olur. Tam tersi, yani hiçbir şeye önem vermemek, hiçbir tehlikeden korkmamak söz konusu olursa, bu da zararlıdır.
Aynı şekilde “düşmanlık” hissini de değerlendirebiliriz. Bu his de, diğer hisler gibi, hayatı devam ettirebilmek için insana verilmiştir. Kendisine ve yakınlarına karşı tehdit unsuru olan tehlikelere karşı faaliyete geçmek ve üzerine yürüyüp onu etkisiz hale getirmekle, tehlike ortadan kaldırılabilecektir. Ancak dengesi tutturulamayıp aşırıya kaçarsa, yukarıda anlatılan örneklerde olduğu gibi, yakmalar, yıkmalar, talan etmeler başlayacaktır. Veya tam tersi olursa, yani insan tehlikelere aldırış etmezse kendi hayatı tehlikeye girebilecektir.
“Ene” yani “Benlik”
Bu örneklerde de olduğu gibi “ene”nin de insana verilişinin ardında pek çok hikmetler, sırlar yatmaktadır.
Ene yani “benlik”, isminden de anlaşılacağı üzere, insanın “sahiplik” hissidir. Sahip olduklarını başkasınınkinden ayırt etme, onlara sahip çıkma, kendisini başkasının yerine koyarak, yani empati yaparak karşısındakinin halini anlama vs. gibi önemli davranışların temelinde hep bu his vardır. Yani hem kendini, hem de kendi dışında kalanları anlamak açısından büyük kıymete sahiptir.
Benlik, Yaratıcının isimlerinde gizli hazineleri keşfetmeye yarayan ve aynı zamanda kendisi de sırlı bir anahtardır. Onun için önce bu anahtarın mahiyeti, yapısı iyi bilinmelidir ki, kullanılabilsin. Çünkü benlik iyi bilinmediği takdirde, diğer duygular da görevlerini hakkıyla yapamaz oluyorlar.
İnsandaki diğer duygular kâinattan Allah'ın varlığına ve isimlerine yönelik işaret ve delilleri gördüklerinde, insan kendinde onu tasdik edecek bir nokta görmediği vakit onu tam olarak idrak edemez, anlamaz. İşte bu fonksiyonu benlik yerine getirir. Gördüğü bütün delilleri kendinde bulunan renklerle karşılaştırır ve o ölçüde iyi anlar. Fakat benlikte bozukluk varsa, diğer duyguların bulduğu bütün o marifet delillerini şirk karanlıklarına atar, boğar ve yok eder.
Benlik bir ölçü birimidir
Bazı ilim dallarında, bazı konuları daha iyi anlamak için bir takım hayali ölçü ve ölçücükler kullanılır. Mesela, Coğrafya'da enlem ve boylam denen, dünyanın etrafından geçen çizgiler vardır. Gerçekte dünyayı dolaşıp baksanız böyle çizgiler göremezsiniz. Çünkü bunlar hayali, varsayımdan ibaret olan çizgilerdir. Hayalidirler, gerçekte yokturlar; fakat dünyanın koordinatlarının ve bir takım özelliklerinin daha iyi anlaşılması noktasında önemli iş görürler. İşte aynen bunun gibi, benlik de Yaratıcıyı iyi tanımak için insana verilmiş hayali bir ölçü birimidir.
Benlik, Yaratıcının ilim, kudret, sahiplik, yaratıp idare etme vs. gibi sıfatlarının anlaşılması için insana verilmiş bir ölçü birimidir. “Bu ev benimdir” diyerek sahiplik duygusunu ifade ettiği gibi; “Bunu ben yaptım” diyerek gücünün olduğunu; “Ben biliyorum” diyerek de yapabilmek için bilginin gerekli olduğunu anlar. İşte bu benlik özelliği, Yaratıcının isim ve sıfatlarını anlamak için verilmiş olan hayali ve varsayımdan ibaret olan bir ölçü birimidir. Hayalidir, çünkü gerçek anlamda bir sahipliği, ilmi, gücü yoktur.
Fakat benliğin hayali olan sahiplik hissi eğer anlaşılmazsa veya yanlış bilinirse, o zaman çok tehlikeli bir hal alır. Yaratıcısını anlayacağı yerde, kendisini gerçek sahip, gerçek kuvvet sahibi, gerçek ilim sahibi sanmaya başlar. Hatta daha ileri giderek “Ben kendime sahip olduğum gibi, her şey de kendine sahiptir” der. Çünkü büyük bir şahsın malını çalan birisi, ancak başkaları da hırsızlık yaparsa rahat edebilir ve hırsızlığa devam edebilir. Nefis de bu sayede rahatça “Her şey kendine sahiptir” der ve Yaratıcının mülkünü varlıklara dağıtmaya başlar.
Sosyal hayattaki etkileri
Yerinde ve dengeli kullanılmayan benliğin sosyal hayatta açtığı zararlar da oldukça büyük boyutludur. Sosyal bir varlık olan insan, çevresindekileri mutlaka etkiler. İyi veya kötü olan davranışları, en yakınından başlamak üzere irtibatlı olduğu herkesi bir şekilde etkiler.
Benliğin yanlış kullanılmasının sosyal hayatın her safhasına zararı vardır, ancak biz burada daha çok iman ve Kur'ân hizmeti açısından nasıl bir tehlike olduğunu ele alacağız.
İslamiyet benliğin, bencilliğin değil, “biz” duygusunun üzerinde filizlenmiştir. Daha tesis edildiği ilk yıllarda, çok az sayıda Müslüman, çevresinde bulunan sayısız düşmana karşı bu birliktelikle karşı koymuş, Allah'ın izniyle başarılı olmuş ve Allah'ın adını yeryüzüne başarılı bir şekilde yaymıştır.
İnsanı sosyal bir varlık olarak yaratan Rabbimiz, birlikte yapılan çalışmaların sonucunu daha verimli kılıyor. Elbirliği ve gönül birliğiyle yapılan faaliyetlerden elde edilen neticeyi daha bir bereketli yapıyor.
Bu nedenle iman ve Kur'ân hizmetinde olanların benlik ve bencillik karşısında çok daha dikkatli hareket etmeleri ve bir araya gelip birlikte hareket etmeleri gerekir ki, daha başarılı neticeler meydana gelebilsin. Bu hizmet “ben” değil “biz” diyip kenetlenmeyi gerekli kılar. Çünkü ben merkezli bir hareket bencilliği, dolayısıyla çıkarcılığı ön plana çıkardığı için en büyük getirisi zarar olacaktır.
Günümüz Müslümanlarının içinde bulunduğu hale bakarsak, benliğin zararlı etkilerinin hareket kabiliyetini nasıl daralttığını üzülerek müşahede edebiliriz.
Oysa içinde bulunduğumuz zaman, küfrün, inançsızlığın hep beraber, cemaat olarak iman ve Kur'ân hizmetinde olanlara hücum ettiği bir zamandır. Bu hücuma karşı dayanabilmek, yine birlikte, cemaat olarak karşı durmakla mümkün olur. Düşmanın bütün gücünü toplayıp, kuvvet birliği yaparak saldırdığı bir zamanda, “ben” diyip, “biz”i bırakmak, düşmanın işini kolaylaştırmaktır ve bu hizmetin yüceliğine bir hürmetsizliktir.
En büyük tuzak!
Bu konuyla alakalı şöyle bir kıssa rivayet edilir:
Bir babanın iki oğlu varmış. Bunlar bir türlü birbirleriyle iyi geçinemez, her zaman kavga ederlermiş. Babaları birçok yola başvurmasına rağmen, başarılı bir neticeye varıp da onları barıştıramamış.
Bir defasında eski bir dostuyla konuşurken, durumdan duyduğu üzüntüyü arkadaşına açmış. Bunun üzerine arkadaşı ona başından geçen bir olayı anlatmış ve çocuklarını gurbete göndermesini tavsiye etmiş. Bu fikir adamın aklına yatmış ve o da çocuklarını gurbete, çalışmaya yollamış. Yolcu ederken kısa bir konuşma yapmış:
“Evlatlarım, canlarım! Sizi çok seviyorum. Ama ne yazık ki, sizden ayrılmak zorunda kalıyorum. Ne mutlu size ki, birbirinizden ayrılmıyorsunuz, yine berabersiniz. Benim sizden istediğim, beni sık sık arayıp durumunuz hakkında bilgi vermenizdir. Hadi gidiniz ve Allah'a emanet olunuz!”
Çocukları babalarının dediklerini yapmış ve devamlı mektup göndererek durumları hakkında bilgi vermişler.
Gurbetin ağır şartları altında ezilen oğulları, bir müddet önceki soğukluklarını devam ettirmişler, ama eğer böyle devam ederlerse durumlarının daha da kötüye gideceğini anlamışlar. Sonunda, beraberlerinde getirdikleri küçük sermayelerini birleştirerek küçük bir işyeri açmışlar. Aralarındaki düşmanlık hissini unutmuş ve birbirlerine sıkıca sarılmışlar.
Evet, bu kıssada olduğu gibi, Müslümanlar olarak bizler de bugün yalnız kaldık. Nefsimizin bencillik baskısı bizi hep bizden, birbirimizden ayırarak “benlik” damına çekti. Etrafta birbirinden çok düşmanımız varken artık “sermaye birleştirmesi” yapıp birbirimizin güzel meziyetlerinden istifade etme zamanımız geldi. Bizi bizden ayırmak ve bizim anlaşmazlıklarımızdan istifade edip bizi kendi safına çekmek veya saf dışı etmek isteyen o kadar çok düşmanımız varken, birbirimizle kavga etmemiz, o din düşmanlarının işine yarayacaktır.
Bizi birbirimize bağlayan binlerce “bir” var. Başta bizi yaratan ve her türlü ihtiyacımızı veren Rabbimiz bir, Peygamberimiz bir, dinimiz bir, kıblemiz bir, gayemiz hedefimiz bir… Bunun gibi binlerce “bir”ler bizi bileştiriyor, kenetliyor.
Bu “bir”ler hatırına “bir” olalım, “biz” olalım ki, “ben”den, “bencillik”ten ve nefsin baskılarından emin olalım! O zaman Rabbimizin rahmeti üzerimize sel gibi akmaya başlayacaktır.

Bu Yazı 3265 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar