"TÖRE" VE BIÇAĞIN İKİ YÜZÜ
..        
Daha ortaokuldayken, “Vatandaşlık” derslerinde bize öğretilen bir şey vardı. O da, sosyal hayatımızı düzenleyen kuralların üç ana bölüme ayrıldığıydı. Bunlardan birincisi; devletin (veya kural koyma yetkisine sahip diğer kurumların) koyduğu “yazılı kurallar”dı. İkincisi; manevî değerlerden enerjisini alan, din merkezli “inanç kuralları”ydı. Üçüncüsü ise; gelenek ve göreneklerden oluşan, yazılı bir metni bulunmadığı halde herkesin uyulmasını beklediği “ananevî kurallar”dı. (Ya da bilinen ismiyle “töre”lerdi…)
Birinci mertebede zikredilen kurallara uyulmadığı takdirde, cezalar bizzat “kural koyucular” tarafından, bu dünyada verilirdi. İkinci tür kurallara uyulmadığında ise, “Cezaları ya öteki tarafta verilirse?” korkusu çekilirdi(!) Üçüncü türden kuralların ise, maddî bir yaptırımı bile yoktu. Sadece çevrenizden size uygulanabilecek bazı “psikolojik baskılar” nedeniyle birazcık kasılırdınız, o kadar… (Tıpkı çizgili pijamalarınızla bir iş yemeğine katıldığınızda yaşayacağınız kasılma gibi...)
Sistem bize hep bunu anlatıyordu. Biz de, ne yalan söyleyelim, söylenenlere inanmıştık. Öyle ki, bunları “sorgulanmaz birer gerçek” gibi görüyorduk… Doğruluklarından şüphe duymuyorduk. Yalnız gariptir; kitapta, aynı bahsin devamında, şöyle bir yorum cümlesini de okuduğumu hatırlıyorum:
“Diğer iki kanunun yaptırım gücü zayıf olduğundan, zamanımızda en önemli kurallar; devlet tarafından konulmuş yazılı kurallardır!”
Acaba öyle miydi? Diğer kural türlerinin gücü, sanıldığı kadar zayıf mıydı?
Görmezden Gelinen Gerçek!
Hakikati arayan bir insanın, dünyayı sorgulamaya başlamadan önce, “bildiklerini sorgulaması” gerektiğine inanırım. Çünkü insan, kendisinden başka her şeyi “bildiklerinin” rengine boyar, değiştirir. Yaşadığımız dünya, bizim için, “bildiklerimiz kadar var” olan bir dünyadır. Ve gerçekleri “bildiklerimizin” rengine bulanmıştır. Bu nedenle, zihnindeki mantık terazisinin doğruluğunu garanti edemeyen her düşünür, fikirlerinde ve tahminlerinde yanılmaya mahkûmdur. Yanıldığı zamansa kimseyi suçlayamaz. Zira yanılgısının kökü kendi gözbebeğinde ve hatta daha derinlerdedir.
Bugünlerde çoklukla karşılaştığımız “töre cinayeti” haberleri, ortaokuldan kalma bu bilgilerimi tekrardan sorgulamam gerektiğini öğretti bana. Belki de, ananevî kuralların uygulama gücü, sanıldığı kadar zayıf değildi. (Ya da ondan daha garibi; “Töreler acaba sanıldığı kadar 'öcü' şeyler miydi?” Haydi, onları kaldırdık diyelim. Böylesi “ananevî kuralları” olmayan bir toplum, “toplum”dan sayılabilir miydi?)
Şu, su götürmez bir gerçektir ki, bir insan topluluğunu “gerçek bir toplum” haline getiren şey; ortak değerleridir. Aynı şeylere kızması ve aynı şeylere sevinmesidir. Ve en önemlisi; aynı ahlakî değerlerle bezenmesidir. Eğer ahlak noktasında paralellikler yoksa fertler arasında sürtüşmeler ve kavgalar kaçınılmaz olur.
İşte toplum içindeki bu ortak paydaları, yazılı kurallardan ziyade, “din merkezli kurallar” ve “ananevî kurallar (töreler)” temsil eder. Bu iki kural sisteminin mazisi, yazılı kurallardan çok daha eskidir üstelik. Hem etkileri de, sanıldığının aksine, onlarınki kadar büyüktür. Zira her zaman arkalarında toplum desteği bulduklarından, kuvvetlidirler.
Kırılma Noktası: Bu Kanunlar Kimin?
İşte tam bu noktada, bizde yaşanan bir kırılma olduğunu fark ediyoruz. Normalde yazılı, dinî ve ananevî kuralların kol kola ilerlemesi, birbirlerine uygun bir şekilde “şekillenmesi” gerekirken ülkemizde bunun böyle olmadığını görüyoruz. Sistemimizde (her nedense) devlet kuralları, dinî kurallar ve töre sürekli çakışıyor, anlaşamıyor. Ve bazen de devletin koyduğu cezalar, müeyyideler bir kısım insanımızı tatmin etmiyor ve toplum, kendisini tatmin etme adına, hukuku ayaklarının altına alıyor…
Yalnız töre cinayetlerinden ibaret değil buna delilimiz, yüzlercedir. Mahkeme koridorlarında yaşanan kavgalar, kan davaları, linç girişimleri hep aynı şeyden haber veriyorlar bizlere. Toplumumuzun bazı fertleri, devlet kurallarının kendi değerlerini yeterince temsil etmediğini düşünerek, adaleti kendi eliyle sağlamaya çalışıyor ve hep zulmediyor. (Örneğin; zinayı büyük bir suç olarak gören toplumumuz, buna karşı devlet kanunları içinde bir yaptırım göremeyince, suçu işleyen fertlere cezayı kendisi biçiyor. Sonuçsa tam bir facia!) Özellikle bu, ahlak noktasında yaşanıyor. Çok hızlı bir ahlakî yozlaşma yaşayan toplumumuz, buna karşı nasıl mücadele edeceğini de bilmediğinden, mantığını kaybediyor. Kontrolsüz bir şiddetle, âdeta cinnet geçirir gibi, “töre” diyor, yakıyor, yıkıyor.
Medya da, bu gerçeği göz ardı ederek, yaşananları sadece “cehalet” ve “barbarlık”tan ibaret görmeye ve öyle göstermeye devam etmektedir. Bu dengesiz “her şeyi halka fatura etme” sistemi yanlıştır. Zira istek ve arzularını karşılayacak kuralların olmayışı, uğruna yaşadıkları değerlerin birer birer ellerinden gidişi, onları böyle katmerli bir zulmü işlemeye sevk etmektedir. (Ülkemizde yaşanan türban yasağı faciaları da, yine böyle bir kurallar çakışmasından ötürü değil midir? Dinimizin emrettiğine, yazılı kanunlarımız her nedense “hayır” demektedirler. Halkın buna karşı direnmesi elbette normaldir.) Gücü elinde bulunduranların, kendi yasalarını inatla halka dayatmaları; değerlerini anlayarak, onların arzularına uygun hukukî düzenlemeler yapmamaları, bu facialara davetiye çıkarmaktadır.
Bıçağın İki Yüzü
Devletimiz, sistemini Avrupa'dan ithal etmiş, yasalarını Avrupa'dan getirtmiş ve böyle bir sistemin üzerine kendi sistemini kurmuştur. Bu tıpkı, tangocu bir kadının elbisesini, bir askere giydirmeye benzer ki, ne denli mantıksız bir arzu olduğunu tarife ihtiyaç yoktur. Evet! “Töre faciaları” huzura saplanmış bir bıçaksa, bu bıçağın iki yüzü vardır. Bir yüzünü cehalet tutuyorsa, diğer yüzünü de sistemdeki hatalar tutmaktadır. Töreden yakınanlar, artık bu yüzü de görmelidirler.
Hz. Muhammed'in (s.a.v.) yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede; kökleşmiş, kemikleşmiş cahiliye âdetlerini ve törelerini nasıl kökünden söküp attığını görmek istemeyenler, onun dinini “kamusal alanlarının” ve sistemlerinin dışında bırakmaya çalışanlar elbette hortlamış bir cahiliye ile titremeye mecburdurlar. Din ve töreyi görmezlikten gelmek yerine, dinin gücünü fark etmek, onun kudsî kılıcıyla törenin ıslahına çalışmak, en doğru ve sağlam metottur. Ve bu yarayı da ancak böyle peygamberî bir ilaç tedavi edebilir. Yoksa Avrupa'dan ithal devalar, bu hastalığa asla merhem olamaz…

Bu Yazı 2426 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar