TÜRK SANATINDA CAM
..        
Günlük hayatımızın vazgeçilmez en önemli parçalarından birisi de şüphesiz Cam dır.
Karlı bir kış gününde sıcacık bir odadan dışarıyı seyrettiğimiz pencerede, çayımızı yudumladığımız bardakta, gecelerimizi aydınlatan çeşit çeşit lambalarda, masallardaki, “benden güzel var mı” diye sorulan aynalarda ,hasılı hayatımızın her alanında kullanılan bu temiz ,güzel ve güzellikleri saran ama örtmeden,olduğu gibi gösteren , Hz. Mevlânanın “ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün”dediği tarzda,içi dışı bir icattır cam.
Gevreksi bir yapıya sahip, dokunulduğunda sert ve katı bir malzeme olup kırılmaya meyyaldir. Isıtıldığında kaynar dereceye gelmeden önce yumuşar ve giderek akıcı bir hale gelir. Bu sayede kalıplara dökülerek istenilen şekle girer. Soğutulunca da sertleşir. Kalıp dışındaki ve dekoratif çalışmalarda ise erimiş hamur haldeki sıvı cam, bir çubukla potadan alınıp döndürülerek, sanatkârın mahareti ve ustalığı ile el işi olarak şekillendirilir. Cam boncuk ve benzer obje yapımında da, ateşte sıvı hale gelmiş olan cam hamuru kendine has aletlerle yine el işi olarak işlenir
Nasıl icad olunduğu tam olarak bilinmemekle birlikte, camın oluşumu hikâyesinde; çok yıllar önce, gemileri güherçile yüklü birtakım Fenikeliler Suriyede Carmellus tepeleri arasında ki bir nehirde demir atarlar. Kıyıya çıktıklarında, kumsalda yemek pişirmek için ocak yapacak taş bulamazlar. Bunun üzerine, gemiden getirdikleri güherçile blokları ile oluşturdukları ocakta yemeklerini pişirirler. İşte bu ocakta yanan ateş,kum ile güherçileyi eritir ve o zamana kadar görülmeyen şeffaf, saydam bir maddenin yani , camın ortaya çıktığını görürler.
Hikâyenin böyle olmasına karşılık üzerinde tarih olan en eski cam parçasının.M.Ö.1550-1527 tarihleri arasında yaşadığı ifade edilen Firavun Amenhotepe ait bir boncuk olduğu ve M.Ö. 7000 e tarihlendirilen lapis lazuli ismindeki saf cam bir muskanın da bulunduğu ve yine, M.Ö.5000 li yıllarda Mısır ve Mezopotamya'da gelişmiş olduğu ve bu bölgede odunla yanan cam ocaklarının varlığı çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir.
İslam mimarisinde ki durumuna baktığımızda camın, kandil,bardak sürahi ve tabak gibi günlük eşyalarda geniş ölçüde kullanıldığı ve revzen adı verilen alçı pencerelerle mimarimizde de arz-ı endam ettiğini görürüz. Ev ve konaklarda, bilhassa,camilerde dekore edilmiş alçı şebekelerin arasına yerleştirilen renkli camlarla deseni tamamlayarak rengarenk ışık huzmeleri ile bu mekânlara huzurlu bir aydınlık veren, vitray olarak da adlandırılan bu cam süslemeli pencereler , aynı zamanda,rumiler çiçekler ve geometrik Türk motifleriyle göz kamaştıran birer sergi tablolarıdır adeta.
XII. yüzyıl sonlarında "Memluk" ve "Eyyubi" dönemlerinde en parlak düzeye ulaşan cam işçiliği, "Selçuklu" ve"Artuklu" dönemlerinde, “şemsiye” denilen bombeli camlarla kendisini gösterir. Bu dönemin bazı parçaları bugün müze koleksiyonlarında yer almaktadır.Bunlar tamamen mimari dekorasyon yada el yapımı ürünlerdir.
Konya Beyşehir Gölü kıyısında I. Alaaddini Keykubat'ın yaptırdığı "Kubadabad Sarayı" kazılarında mavi, yeşil, kahverengi, mor, sarı renkli yuvarlak ,bombeli pencere camları ve, kesme ve perdah desenli çeşitli el işi zücaciyenin bulunması bu düşünceyi doğrulamaktadır.
Osmanlılar döneminde ise, yeni üsluplar geliştirilerek, cam işçiliği büyük ilerleme göstermiştir. İstanbul Bostancı Ocağı'nın bir kolu olarak Camcılar Ocağı kurulmuş bu iş bir sanayi olarak kabul edilmiş, imalâtı,alımı satımı nizama ve kaideye bağlanmıştır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Rodos Kuşatmasında camdan humbaraların kullanıldığı , yapılan kazılarda ortaya çıkmıştır.
I.Mahmut döneminde Fransadan cam ustaları getirtilmiştir. XVIII. yüzyılda "Mehmet Dede" adında bir mevlevi dervişi, III.Selim tarafından Venedik'e gönderilerek billur ve cam işçiliği üzerinde çalıştıktan dönüp İstanbul Beykoz'da bir cam atölyesi kurmuş “Beykoz İşi" diye adlandırılan ve ışığa tutulduğu zaman kırmızı rengi yansıtan billur kâse, sahan, bardak, kupa, şişe, lâledan ve gülabdanlar imal ederek büyük ün salmış, Venedikte öğrendiği teknikleri daha da geliştirerek
“çeşm-i bülbül” denilen cam eşyalar üretmiştir
Batılıların “Türk filigranosu” dediği
Bülbülün gözü manasına gelen “çeşm-i bülbül",yüksek ısıda eriyip, su gibi olmuş camın içine , ince ve renkli cam çubukların yerleştirilmesi ,birlikte ısıtılarak kaynaştırılması, soğuduktan sonra yeniden ısıtılarak, döndürülmek suretiyle sanatkârın hüneri ile burulan çizgilerden oluşturulan son derece güzel ve zarif bir Türk cam zevkidir. Osmanlı dönemi cam imalatı gelişiminde 1848'de Sutan Abdülmecit Han'ın emriyle Paşabahçe'de yeni bir cam ve billur imalâthanesi kurulmuştur .

Bu Yazı 3217 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar