Tarikat-ı Muhammediye
..        
Kelime olarak tarikat, “yol” anlamını taşır. Esas kullanıldığı mana ise, tasavvuf yolunda uyulması gerekli bazı kuralları, metodları ve şartları içeren bir sistem oluşudur. Bu açıdan tarikatlerin tasavvuf için birer vasıta olarak kabul edilmesi mümkündür.
“Kâli hâle tebdil etmek”, yani söylenen sözleri yaşanır hale getirmek şekliyle ifade edilen tasavvuf, aslında İslam dininin içerdiği bilgi sisteminin kuvveden fiile, teoriden pratiğe geçiş halidir.
“Tarikat” kavramını tam olarak anlayabilmek için sadece sözlük veya dini terim anlamına bakmak son derece yetersiz bir davranış olur. Ulaşmak istenilen bilginin çok az bir bölümü belki bu yolla elde edilebilir. Diğer yandan, “tarikat ve tarikatler” hakkında yazılmış olan -kimi menfî kimi de müsbet anlamda- yüzlerce kitaba müracaat da mümkündür. Ancak bütün bu faaliyetler şayet “tarikat”ın esas maksadını ve hedefini anlamaya yetmiyorsa, hiçbir anlam ifade etmeyecektir.
O halde öncelikli olarak yapılması gereken iş, tarikatın maksadını anlayabilmektir. Nedir tarikatin maksadı?
Tarikatın temel maksadı mârifettir; yani ezel ve ebed Sultan'ını gerçek manada tanımaktır. Kişinin özellikle kalp gözünde bütün iman ve Kur'an hakikatlerinin inkişaf etmesi, ap-açık görünmesidir. Allah'ı sanki görürcesine O'na ibadet etmesi, her anını tefekkür ve itaatle geçirmesidir.
Bu maksada ulaşmak ise ancak Mîrac-ı Ahmedî'nin, yani Resûl-ü Ekrem'in (a.s.m.) mazhar olduğu en büyük mucizelerden olan Mîracın gölgesinde gerçekleşebilir. Şöyle ki;
Herkesin bildiği üzere, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) hiç bir insanın, hiç bir peygamberin ve hatta hiç bir varlığın ulaşamadığı makamlara mîrac mucizesi sayesinde ulaşmıştır. Dolayısıyla bu mucize, bütün tasavvuf erbabınca ideal bir hedef olarak kabul edilmiştir. Çünkü hayatın her alanında bir öncü olarak kabul edilen Hz. Peygamber (a.s.m.), manevî mertebelerin zirvesine ulaşmakla, bu açıdan da bir önderlik yapmış olmaktadır.
Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mîracı, O'nun seyr ü sülûku olmuştur. O'nun velâyet yönünü gösteren bir nevi pâyedir.
Bütün evliyânın sultanı olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, değil yalnız kalbi ve ruhuyla, aynı zamanda cismiyle, bütün hissiyat ve latifeleriyle, çok kısa bir zaman dilimi içinde mirac mucizesine mazhar olmuştur. Bu esnada iman hakikatlerinin en yüksek mertebelerine çıkmıştır. Başta Alllah'a iman rüknü olmak üzere, ahiret, Cennet-Cehennem, melekler gibi biz insanlarca görülmesi imkansız olan daha nice hakikatlere şahid olmuştur. Cennete girmiş, ebedî saadet alemlerini seyreylemiştir. Ve böylelikle Mîrac kapısıyla araladığı o büyük caddeyi, kendinden sonrakiler için açık bırakmıştır. İşte bu yolu takip eden nice maneviyat eri, bir takım mertebeler, dereceler ve basamaklar aşarak, o Mîrac mucizesinin gölgesinde ve rehberliğinde belli bir hedefe doğru ilerlemektedirler.
Tasavvuf ve tarikat ehli ise, bu erişilmez hedefin rehberliğinde ve gölgesinde kendilerince bir yol belirlemişlerdir.
ANA CADDE: İSLAM
Tarikat kavramını eğer Allah'a ulaştıran bir yol olarak kabul edersek, İslamiyeti bütün bu yolların birleştiği ana cadde olarak değerlendirebiliriz. Aslında dar planda, herhangi bir tarikatte olan bir çok uygulamanın, geniş manada İslamiyet açısından da geçerli olduğunu görebiliriz. Hatta İslamiyeti, bütün tarikatlerin özü ve numunesi olarak değerlendirebiliriz. Şöyle ki;
Bilindiği gibi tarikatlerde gerçekleştirilen en önemli uygulama, belirli aralıklarla yapılan zikirler ve bunun için oluşturulan zikir halkalarıdır. İslamiyet dairesi açısından da aynı vaziyeti görmek mümkündür.
Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) velâyeti ve insanlığa gösterdiği örnek kulluğu bakımından öylesine büyük bir zikir halkasının ortasında oturmaktadır ki, geçmiş ve gelecek bütün peygamberler ve onlara inanan mü'minler halka halka O'nun etrafını kuşatmışlardır. Özellikle müslümanların kıldıkları namazlarının ardından yaptıkları tesbihler Muhammedî tarikatin birer virdi hükmündedir. Öyle ki, her namazın ardından dünya mescidinde saflar halinde Kâbe-i Muazzama'nın etrafında halkalanan müslümanların, böylesi büyük bir zikir halkasında hep bir ağızdan otuz üçer defa “Sübhânallah, Elhamdülillah ve Allahu Ekber” demeleri bu Muhammedî tarikatin açık göstergesidir.
O halde, namazdan sonra yapılan tesbihatlar Muhammedî (a.s.m.) bir tarikatin gereğidir ve Velâyet-i Ahmediye'nin (a.s.m.) evrâdıdır. Bu sebeple büyük öneme sahiptirler.
Hz. Peygamber'in (a.s.m.) bu muhteşem vaziyeti ve ehl-i imana olan liderliği şu güzel ifadelerde de açıkça vurgulanmaktadır;
Yeryüzü bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber; O, herkes için ap-açık bir bürhan olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü vesselâm bütün insanlara hatip, bütün iman ehli insanlara imam, bütün peygamberlere reis, bütün evliyaya seyyiddir, efendidir. Bütün peygamberlerden ve velîlerden meydana gelmiş akıl almaz genişlikteki bir zikir halkasının serzâkiridir. Öylesi büyük ve nuranî bir ağacı andırır ki, onun kökleri tarihin ta derinliklerine kadar uzanan peygamberlerdir. Bütün evliyâ geleceğe doğru uzanan dallarında boy göstermiş tatlı meyveleridir. Nasıl geçmişteki bütün peygamberlerin gösterdikleri mucizeler dolaylı olarak O'nu ve peygamberliğini tasdik eder özellikteyse, bütün velîlerin gösterdikleri ve gösterecekleri kerametler de yine O'nu ve davasının hakkaniyetini gözler önüne sermektedir.
İslamî ilimlerde uzman olan büyük zatların ortak kanaatine göre, Hz. Muhammed'in (a.s.m.) iki yönü bulunmaktadır. Birincisi risalet yönüdür ki, Allah-u Teâlâ'nın elçilsi ve resûlü olmasını ifade eder. Bir diğer yönü ise velâyettir ki, bütün velîler ve tarikat ehli şahsiyetler O'nun bu yönünü kendilerine örnek almışlardır.
Resûlüllah (a.s.m.) hakkında söz konusu olan bu iki yön birbiriyle bağlantılıdır. Hatta velâyet yönünün, peygamberliğin gelmesiyle birlikte risâlete dönüştüğünü söylemekte yarar vardır.
Risâlete dönüşen velâyet-i Ahmediye'nin (a.s.m.) bütün velâyetlerin üzerinde olduğu kesindir. O halde, bu velâyete ait olan tarikatin diğer tarikatlerden üstün olması gerektiği gibi, o eşsiz velâyetin kendisine has evrâdı olan namazın akabindeki tesbihatın da diğer evradların üzerinde olması lazımdır.
Bilindiği gibi, tarikatlerde zikir halkaları oluşturulur. Böyle bir halkada başta şeyh efendi veya o meclisi yönlendiren bir önder olmak üzere, diğer müridler de hazır bulunurlar. Zikir başladığında ise, halkaya katılan bütün fertler arasında, manevî bir bağ oluşur. Adeta bütün fertler tek bir ağızdan söyler vaziyete gelirler. Aynı halin belki binlerce kat daha güçlüsü, anlayabilen ve idrak edebilen için, Tarikat-ı Muhammedî'nin en önemli esaslarından birisi olan namaz ve hemen ardından yapılan tesbihatta da görülebilir.
Kalbi namazla manevî feyizlere dalmış bir kimse, namazın ardından Sübhânallah, Sübhânallah deyip tesbihi çekerken, bir anda kendisini milyonlarca, hatta geçmiş ve geleceği de içine katarsa milyarlarca kişinin katıldığı bir zikir halkasında bulur. O zikir halkasının reisi olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın karşısında milyarlarca tesbih yapanlarla hayalen omuz omuza, diz dize gelir. İşte bu azamet ve ulviyet içinde Sübhânallah, Sübhânallah der.
Sonra o serzâkirden, yani zikir halkasının başkanı olan Resûl-ü Ekrem'den (a.s.m.) gelen manevi bir emirle, Elhamdülillah, Elhamdülillah der. O muazzam ve muhteşem zikir halkasından bir anda yükselen Elhamdülillah, Elhamdülillah nidalarının meydana getirdiği azametli bir hamdi ve şükrü düşünür. İçinden Elhamdülillah ile iştirak eder. Hâkezâ otuz üçer defa Allahu Ekber, Allahu Ekber ve duadan sonra Lâ ilâhe illallah, Lâ ilâhe illallah diyerek o tarikat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) zikir halkasında, o sayısız tarikat kardeşlerini nazara alır. O halkanın serzâkiri olan Zât-ı Ahmediye'ye (a.s.m.) yönelip, 'Elfü elfi salâtin ve elfü elfi selâmin aleyke yâ Resûlallah' der.”

Bu Yazı 3336 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar