Tartışmalı Bir Eğitim Projesi: Köy Enstitüleri
03.05.2015        

Tartışmalı Bir Eğitim Projesi: Köy Enstitüleri

Erhan BULUT

Maarif Müfettişi - ISPARTA

 

 

“Türk Vatanının dağlarında, bayırlarında ve kırlarında, hatta en

Ücra yerlerinde kendi kendine açıp solan çiçek bırakmayacağız…

                                                 Hasan Ali YÜCEL

Türkiye’de eğitimin teori ve uygulamalarına ilişkin arayışlar hep olagelmiştir. Osmanlı Devletinin özellikle geri kalmasıyla beraber, eğitim üzerinden yenileşme hareketleri hızlanarak devam etmiş, II. Abdülhamid döneminde bu faaliyetler en üst seviyelere çıkmıştır. Öncesiyle kıyaslandığında II. Abdülhamid döneminde her seviyedeki eğitim hamlesi gözle görünür şekilde artmıştır. Tahta geçtiği yıl 250 olan rüştiye sayısı 1909′da 900′e, 6 olan idadi sayısı 109′a çıkmış, 1877′de İstanbul’da sadece 200 tane modern ilkokul varken 1905′te bu sayı yaklaşık 9 bin olmuştur. Her yıl ortalama 300 ilkokul açılmıştır ki bu, Cumhuriyet döneminde bile kırılamamış bir rekordur.

Osmanlı devletinin 33 yıllık II. Abdülhamid dönemi sonrası girdiği savaşlarla eğitim açısından elde edilen birikim, nitelikli ve eğitimli insan kaynağının kahir ekseriyetinin savaşlarda kaybedilmesiyle bu emeklerin hasadı gerçekleştirilememiştir. Zihnimiz henüz lise mektebinin son sınıfında mezun olamadan cephede şehit olan eğitimcilerimizin hüzünlü hatıralarıyla doludur. 1900 yılı öncesi açılan tüm liselerdeki hemen tüm öğrencilerin çoğunluğu Çanakkale savaşı olmak üzere, 1. Dünya savaşında Osmanlı Devletinin yer aldığı diğer cephelere yedek subay olarak kimi gönüllü kimi ihtiyaç nedeniyle görevlendirilmiş, büyük kısmı şehit olmuştur. “Hey on beşli on beşli,..” türküsü henüz 15-16 yaşında askere çağrılan çocukların hazin hikayesinin başka bir anlatımı ve belgesidir. İşte askere çağrılma yaşının bu denli düştüğü savaş yıllarında doğaldır ki o dönem okullarda okuyan öğrencilerinde bu duruma kayıtsız kalmaları söz konusu olamazdı. Daha sonra yapılan Kurtuluş savaşı nedeniyle yine birçok lisenin özellikle son sınıf talebeleri cephelere koşarak savaşa katılmışlardır. Bu hadiselerle ilgili çeşitli hatıralar kaleme alınmış ve yayınlanmıştır. Örneğin; 1893 yılında açılan Kayseri Lisesi 1921 yılında hiç mezun verememiş, bu dönem son sınıfta okuyan 62 talebenin Kurtuluş savaşına katılıp tamamının şehit olduğu, daha sonraki yıllarda okula teftişe giden Şair Cahit KÜLEBİ tarafından ortaya çıkarılmıştır. Benzer durumun, ülkemizin birçok ilinde açılan tüm lise mekteplerinde gerçekleştiğini tahmin etmek zor değil.

Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı sona erdiğinde ülkemizde eğitim alanında hiç de iç açıcı bir durum yoktu. Osmanlı döneminden 2345 ilkokul ve bunlarda görevli 3.061 öğretmen devralınmıştı. 1926 yılına gelindiğinde ilkokul sayısı 4.770’e, öğretmen sayısı da 9.062’ye yükselmiş ama II. Mahmut döneminden beri zorunlu olan ilköğretim sorunu çözülememişti. Özellikle köylerde okul binası ve öğretmen ihtiyacı giderilemiyordu. 1933-1934 yılında kent çocuklarının %75’i ilkokula gidebiliyorken, köy çocuklarının ancak %20’si bu imkândan yararlanabiliyordu.

Savaştan yeni çıkmış, yaralarını sarmaya çalışan Türkiye Cumhuriyetini büyütüp geliştirecek eğitim kadrosunu yetiştirme adına yenileşme ve reform hareketlerine girişilmiş, her alanda olduğu gibi eğitim alanında da köklü değişikliklere gidilmiştir. Osmanlının küllerinden doğan bu medeniyet özellikle Batının gelişmesi ve gücü karşısında batı tarzı gelişme ve yenileşme adına tarzını da ona benzetmeyi esas alınca eğitim kurumları da bu düşüncelerden nasibini aldı. Cumhuriyeti kuran irade; dini değerlerden arındırılmış batılı pozitivist (seküler) değerlerle donatılmış yeni bir nesil yetiştirmek istiyordu. Özellikle ülkenin hızlı kalkınmasını tetikleyecek yukarıdaki değerleri benimsemiş eğitimli bireylerin yetiştirilmesi düşüncesi bu çalışmalara hız verilmesini sağladı.

Bu düşüncelerden hareketle 1924 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Vasıf ÇINAR’ın daveti üzerine ülkemize gelerek İstanbul, Ankara ve Bursa’da gözlem ve incelemelerde bulunan John DEWEY, gözlem ve incelemelerinin sonuçlarını içeren bir rapor yazdı. Amerikalı eğitim bilimci John DEWEY’in; “Türkiye Maarifi hakkında Rapor” başlıklı eğitim raporu daha sonra, Köy Enstitülerinin kuruluşuna önemli bir dayanak oluşturmuştur. Bu raporla Türkiye’nin eğitim durumu ortaya konulmuş, eğitimin istenen seviyeye gelmesi ve Türkiye’nin hızlı kalkınmasında eğitim açısından neler yapmaları gerektiği ayrı ayrı başlıklar halinde vurgulanmıştır.

1930’lu yıllarda ekonomisi tarıma dayalı Türkiye Cumhuriyetinde, nüfusun yaklaşık %75’i köylerde yaşıyordu ve rejimin temel prensipleri özellikle köylü kesimde yeterince benimsenmemişti.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 1935’teki IV. Kurultayı’nda İlköğretimin yaygınlaştırılması amacıyla bir dizi karar alındı. Bunların en önemlisi, askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapan köy gençlerinin kısa bir eğitimden geçirilerek kendi köylerinde eğitmen olarak görevlendirilmesiydi. İlk uygulama 1936’da başladı ve 84 köylü genç Eskişehir’e bağlı Çifteler’de açılan bir kurstan sonra köy eğitmeni olarak görevlendirildi. Uygulamanın başarılı olması üzerine kursların sayısı artırıldı, eğitmenlere toprak, tohumluk ve tarım araç-gereci de verilerek bulundukları bölgede tarımsal çalışmalara öncülük etmeleri sağlandı. 1937’de konu daha kapsamlı bir biçimde ele alındı ve Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın hazırlattığı bir program çerçevesinde Eskişehir Çifteler’de (1937), İzmir Kızılçullu’da (1937), Edirne Kepirtepe’de (1938) ve Kastamonu Gölköy’de (1939) deneme niteliğinde dört Köy Öğretmen Okulu açıldı. Bu çalışma Hasan Ali YÜCEL’in Milli Eğitim Bakanlığı zamanında Türkiye’nin tüm bölgelerini kapsayacak şekilde genişletildi.

Başlatılan yeni programın en önemli mimarı, dönemin ilköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’tur. 17 Nisan 1940’ta çıkarılan 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu önceki deneme okullarının enstitüye dönüştürülmesini ve ayrıca 17 yeni köy enstitüsü açılmasını öngörüyordu. Bu okulların her birinin bir çevresi olacak ve bu çevre içinde yer alan illere, nüfusa göre öğrenci kontenjanı ayrılacaktı. Karma öğretim sistemine dayanan enstitülerin öğretim süresi beş yıldı. Öğrencilerin ilk üç yıllık başarı düzeylerine bakılarak en başarılılar öğretmenliğe, geri kalanlar öteki köy hizmetlerine yönlendirilecekti(Sağlık memuru, ebe gibi). Okullar aynı zamanda birer tarım işliği, sağlık ocağı olarak işlev görecek, çeşitli tohum ve tarım araçlarının ilk denemeleri buralarda yapılacaktı.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın ayırdığı ödenekle, öngörülen 21 Köy Enstitüsü’nün kısa sürede kurulup tamamlanması o yıllarda imkânsız olduğundan, gerek yapım, gerekse öğretim ve uygulama harcamalarının karşılanmasında köy bütçelerine ve imeceye de başvuruldu. Enstitülere alınan öğrenciler okulun yapım işlerinde ve örnek tarım uygulamalarında da görev aldılar. Türkiye'de seçilen şehirlerden uzak, tren yollarına yakın tarıma elverişli 21 bölgede köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmek üzere açılan bu okullarda (Akçadağ-Malatya, Akpınar-Samsun, Aksu-Antalya, Arifiye-Sakarya, Beşikdüzü-Trabzon, Cılavuz(Susuz)-Kars, Çifteler-Eskişehir, Dicle-Diyarbakır, Düziçi-Adana, Erciş-Van, Gölköy-Kastamonu, Gönen-Isparta, Hasanoğlan-Ankara, İvriz-Konya, Kepirtepe-Kırklareli, Kızılçullu-İzmir, Ortaklar-Aydın, Pamukpınar-Sivas, Pazarören-Kayseri, Pulur-Erzurum), öğretmenler öğrencileri yetiştirirken; köylülere hem okuma yazma ve temel bilgileri kazandıracak hem de modern ve ilmi tarım tekniklerini öğretecekti. Öğretmenler gittiği yörelerde bilinmeyen tarım türlerini de köylülere öğretecekti. Kitaba deftere dayalı öğretim yerine iş için, iş içinde eğitim ilkesi tatbik ediliyordu.

Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atölyeleri vardı. Amaçlarından biri de köylülere alternatif tarım tekniklerini öğretmekti. Arıcılık bilinmeyen köylerde arıcılık, bağcılık bilinmeyen köyde bağcılık öğretiliyordu. Enstitüye atanan öğretmen gittiği köyde okul binasını köylülerin yardımıyla yapabilecek kadar inşaat bilgisi de öğreniyordu. Köy enstitüsünü bitiren bir öğretmen sadece bir ilkokul öğretmeni olmuyor aynı zamanda ziraatçilik, sağlıkçılık, duvarcılık, demircilik, terzilik, balıkçılık, arıcılık, bağcılık ve marangozluk konularını da uygulamalı olarak öğreniyordu. Enstitülerin hepsinin kendisine ait tarım arazileri, atölyeleri vardı. Bu sayede öğretmenler kendi okullarını gittiği köyde köylülerin işbirliği ile inşa ediyor ve devletin okul yapmasına gerek kalmıyordu.Köy enstitülerinden mezun olan öğretmenlere yetiştirildikleri branşa ve gönderilecekleri köye göre 150 parçaya varan alet ve edevat veriliyordu. Öğretmenler bu alet ve edevat ile köylülerin de yardımıyla köy okulunu inşa ediyor ve köylülere hem modern tarım tekniklerini hem de okuma yazmayı ve hatta müzik aletleri çalmayı öğretiyordu. Derslerin %50'lik bölümü temel örgün eğitim konularını, geri kalanı ise uygulamalı eğitimi kapsıyordu.

Bu dönemde ayrıca dünya klasikleri Türkçeye tercüme edilmiş (Beşyüze yakın ağırlıklı batı olmak üzere), öğrencilerin istifadesine sunulmuştu. Okul öğrencileri her sene 20-25 civarında klasik romanı okumakla yükümlüydü. Bu okullarda en az bir müzik aleti (genellikle mandolin) çalma zorunluluğu da vardı.

Güne erken başlayan öğrenciler sabah sporu ve kahvaltının peşinden zorunlu okuma saatini gerçekleştirmek durumundaydılar. Kahvaltıyı kendilerinden önce kalkıp fırında ekmek pişiren öğrenci arkadaşları hazırlıyordu. Bu bakımlardan köy enstitüleri yaparak öğrenim konusunda dünyada benzeri görülmemiş bir örnek oluşturmuş ve birçok akademik inceleme ve araştırmaya konu olmuştur. Okullarda; günümüzde hiçbir şey beceremeyen ve tüketen öğrenci profiline inat üreten, üretirken öğrenen, öğrendiğini aktararak bulunduğu çevrenin gelişmesine katkı sunan bireyler yetiştiriliyordu. Bu okullarda 17 bin kadar öğretmen, 3 bin civarında sağlık memuru ve ebe, 7 bin civarında eğitmen yetiştirilmiştir.

Bu sistem 1946 çok partili döneme geçiş yanında yeni kurulan Demokrat Parti’nin yoğun eleştirileriyle belirgin bir duraklama dönemine girdi. 1947’de, Reşat Şemsettin Sirer’in Milli Eğitim Bakanlığı sırasında, eğitim programları büyük oranda değiştirildi. Bu konuda en yoğun eleştirilere hedef olan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı, Köy Enstitülerinin yönetici ve öğretmenleri değiştirildi. İsmail Hakkı Tonguç görevden alındı. Aynı yıl, eğitmen kurslarına son verildi. DP’nin iktidara geldiği 1950 seçimlerinin ardından Köy Enstitülerinin programı klasik  ilköğretmen okullarının programıyla birleştirildi. 1954 yılında çıkarılan 6234 sayılı yasayla Köy Enstitüleri tümüyle kapatıldı.

Her ne kadar bulunduğu dönemde Sovyet Rusya ve civar ülkelerden modellenerek alınıp Türk toplumuna uygulanan bu çalışma belli aşamalar sonunda adeta ülkemize özgü ve o zaman şartları içerisinde oldukça iddialı bir çalışma olmuş, yukarıda detaylı bir şekilde anlatıldığı üzere o zamanın ihtiyaç duyduğu insan modelini maddi kalkınma anlamında ve büyük oranda gerçekleştirmiştir.

Ancak henüz daha yakın bir zamanda milyonlarca insanını, milli ve manevi değerleri için harpte kaybeden ve bunu tamamen mukaddes bildiği dini değerler için gerçekleştiren bu milletin fertleri, bahse konu okulların dine karşı lakaytlığını kabullenememiş, bunca güzel uygulamaları bile bu okulların bu yönüyle ayakta kalmasına imkân tanımamıştır. Dedikodudan öte gerek programı ve gerekse mezun öğrencilerin yaşam biçimleri(Dini değerleri öteleyen ve reddeden tavır) özellikle Bolşevik propagandasının yoğun olduğu bu dönemde bu okulların önemli çevrelerde sorgulanmasına neden olmuştur.

Gerçekten rejimin dinamiklerini ayakta tutmak ve bilhassa kırsal kesimdeki köy halkının kalkınması ve gelişmesi yanında yeni rejimin değerlerini öğretmeyi ve benimsetmeyi ilke edinmiş bu okulların dine karşı tutundukları tavır halkın değer yargılarıyla çelişmiş, bu durum bütün olumlu yanlarına rağmen bu okulları halk nazarında şaibeli olmaktan kurtaramamıştır.

Dinini mukaddesatını ve maneviyatını her şeyin üstünde gören halk kitlelerine karşı bu durumun dikkate alınmaması, o zamanın hassasiyetlerinden olan kız erkek birlikte eğitim konusundaki katı tutumu yanında dini değerleri ve inanç sistemini Müslümanlık üzerinden sorgulayan bu anlayış okulların uzun ömürlü olmasını imkânsız hale getirmiştir.

Kastamonu Göl Köy Enstitüsü mezunu Mustafa Sungur’un Afyon Mahkemesinde yaptığı müdafaasında; konuya ilişkin açıklamaları bu kurum ve öğretmenlerinin görüş ve düşüncelerini yansıtması bakımından önemlidir(Şualar, Envar Neşriyat Syf:557):

“Ben Kastamonu Gölköy Enstitüsünde okurken bazı muallimler tarafından bize dinsizlik dersi verilmişti. Haşa!. Kur’an-ı Kerim’i Hz. Muhammed’in yazdığını ve İslamiyet’in artık mülga olunacağını, medeniyetin ilerlediğini, bu asırda Kur’an’a uymanın büyük bir hata ve gerilik olduğunu, hatta bir gün bir muallimin yaptığı gibi; İslamlar namaz kıldıkları ve ahireti düşündükleri için daima mustarip bir halde, ömürleri elem içinde geçtiğini ve İslam camilerinde daima bir ölgünlük havası estiğini, Hıristiyanların kiliselerinde ise daima neşe ve canlı hayat bulunduğunu ve Hıristiyanlar çalgı vs. gibi eğlencelerle hayatın tadını alıp ömürlerini neşe içinde geçirdiklerini söylüyorlar… kalplerimizdeki iman ve İslamiyet bağlarını koparmaya ve onun yerinde inkar ve küfür yerleştirmeye çalışıyorlardı.”

Benzer ifade ve açıklamaları Peyami SAFA, Necip Fazıl gibi zatlarda dile getirmiş, bu okulların yoğun Bolşevik ve kominizm propagandası yaptıklarını ve geleceğin öğretmenlerini bu düşünce ile yetiştirdiklerini çeşitli ortamlarda ifade etmişlerdir. Kısakürek, ayrıca enstitülerin Anadolu çocuğunun doğal özelliklerinin yok edilerek yerine ahlaksızlık, milliyetsizlik, maddecilik ve komünist anlayışın kurulması için girişilen bir hareket olduğunu; “Anadolu çocuğunun ruh mezbahası” olduğunu söylemiştir.

Daha henüz cumhuriyet kurulmadan önce gerek Mehmet Akif ve gerekse Bediüzzaman gibi zatlar din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu okulların öneminden bahsetmişlerdir. Mehmet Akif Ersoy ülkemize uygun eğitim programı için: “Maarif programı milletimizin bugünkü durumu ile içtimai hayat ihtiyaçlarıyla, muhitin şartlarıyla mütenasip ve asrın icaplarına uygun olmalı, ayrıca çocuklarımıza her şeyden önce Türkiye'nin istikbalini, öz benliğini ve milli geleneklerini bozacak kuvvetlerle mücadele etmeyi öğretmelidir” cümlesinden sonra bu programı uygulayacak öğretmenler içinde:  “Muallimim diyen olmak gerektir imanlı, edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı” ifadesini kullanmıştır.

Büyük mütefekkir Bediüzzaman hayatının gayesi olarak özellikle cehaletin yüksek olduğu doğu vilayetlerinde fen ve din ilimlerinin birlikte okutulduğu medreselerin önemi üzerine görüş bildirmiş, yöneticileri bu konuda iknaya çalışmıştır. Konuya ilişkin yazdığı eserlerinde: “Ekser enbiyanın şarkta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın garbda ve Avrupa’da gelmeleri, kader-i ezelinin bir işaretidir ki; Asya’da din hâkimdir. Felsefe ikinci derecededir” ifadelerini kullanmış, bu görüşünü şu veciz ifadesiyle taçlandırmıştır: “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”

Ne yazık ki Bediüzzaman ve Mehmet Akif gibi şahsiyetlerin toplumun sosyolojik yapısına ilişkin bu tahlilleri ve önerileri değer bulmamış, bu değerler ışığında oluşturulamayan kurumlar(Köy Enstitüleri) kısa zamanda kapanmaya yüz tutulmuşlardır.

Köy Enstitüleri dün olduğu gibi, bugünde, yarında konuşulmaya ve tartışılmaya devam edecektir. Bu kurumlar hakkında yapılan tüm bu tartışma, görüş ve tezleri; toptancı bir bakış açısıyla tümüyle öven ve yeren yaklaşımlardan ziyade yapıcı eleştirel bir tarzda, olumlu yönlerini almak, olumsuz yönlerini revize etmek ve günümüz ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlamak gerekmektedir. Kısa süreli eğitimlerinde yüksek donanımlı ve o günün şartlarında köylüyü dönüştürecek mimarlar yetiştiren bu kurumlara bu günün şartlarında ihtiyaç kalmamıştır. Ancak bu çalışma ve model üzerinden günümüz eğitim problemlerine ne tür çözümler üretilebileceği noktasından yaklaşılmasının ülkemiz eğitim sistemi açısından verimli yeni uygulamaların ortaya çıkmasına vesile olacağını düşünmekteyim.

 

 

      

 


Bu Yazı 2773 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar