Tedbir İle Tevekkül Nasıl Bağdaşır?
27.01.2015        

Tedbir İle Tevekkül Nasıl Bağdaşır?

Prof.Dr. Abdülaziz Hatip

 

 

 

 

Tevekkül Nedir?

Tevekkül, her işte Allah'ı vekil kabul etmektir. Diğer deyişiyle tevekkül, bir amaca ulaşmak için yine Allah'ın emir ve izniyle -gerekli bütün sebeplere başvurduktan sonra sonucu Allah'tan beklemektir. Tıpkı, bir dava sahibi müvekkilin, avukatını kendine vekil tayin etmesi ve onun istediği bütün delil, belge ve şahitleri toplayıp getirdikten sonra neticelendirmesini ondan beklemesini andırır. Neticeye götürücü vesileleri temin etmek tevekküle ters değil, bilakis onunla paralellik gösteren ve ruhuna uygun bir davranıştır. Vekil tayin edilen kişinin ilmi, gücü. merhamet ve sadakatinin fazlalığı oranında ona olan güven ve bağlılık artar. Bu ölçüye göre, ilmi, kudreti, merhameti ve eminliği sonsuz olan Allah'a ne derece dayanılıp güvenilmesi gerektiği daha iyi anlaşılır. İşte Tevekkül, Allah'a tam olarak dayanmak ve bağlanmak demektir. Tevekkülün özünde şu âlemde Allah'tan başka hiçbir yaratıcı bulunmadığı bilinci yatar. Bir insan, her işinde Allah'ı düşünmeli ve işini dosdoğru yaptıktan sonra da sonucu O'ndan beklemelidir. Huzur ve mutluluğun yolu tevekkülden geçer.

Allah'a tevekkül edip güvenen insan şöyle düşünür:

"Allah beni benden daha çok sever ve gözetir. Rabbim beni yoktan var etti. Anne karnında dokuz ay besleyip gözetti. Sonra şu dünyaya gönderdi. Dünyaya gözümü açar açmaz, annemin göğüslerinden kar gibi beyaz, gıdalı ve temiz bir sütü ağzıma verdi. Sonra diğer yiyecekleri yiyebilmem için yumuşak etlerin arasından dişler çıkardı. Anne ve babamın sıcacık şefkatini hizmetime verdi. Dünya sarayına aldı. Güneşi başımda bir lâmba ve soba yaptı. Canlı ve cansız her şeyle dünyamı şenlendirdi. Sayısız yiyecekleri kupkuru bir topraktan benim için çıkardı. Öyleyse O beni çok seviyor. Ona güvenmeli ve dayanmalıyım. Görevlerimi eksiksiz yapmalı, gerisine karışmamalıyım..." Böyle düşündüğü için Allah da onu sever. Daha büyük nimetler verir. Dünyada olduğu gibi âhirette de mutlu eder.

Allah her şeyi bir sebebe bağlamıştır. Tarlayı sürmeden, tohumu atmadan, bakımını yapmadan ekin elde edilmez. Bütün bu işleri yaptıktan sonra ekini Allah'tan beklemek tevekküldür. Bunların hiçbirini yapmadan "Allah, nasıl olsa rızkımı verir." diye düşünmek ise tembelliktir. Ne yazık ki çoğu kez tevekkül tembellikle karıştırılıyor. Oysa dinimiz çalışıp başarılı olmayı emreder. En büyük rehberimiz Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.) hayatı boyunca Allah'a güvenmiş ve O'na ümit bağlamıştır. Fakat hiçbir zaman sebeplere başvurmaktan da geri durmamıştır. Onun bütün hayatı çalışmakla, güçlüklere göğüs gelmekle geçmiştir.

 

Tedbir ile tevekkül nasıl bağdaşır?

Yüce Allah, açıkça ve genel bir ifadeyle, "Tedbirinizi alın." buyurur.  Yine savaştaki korku namazı sırasında bile, "Silahlarını yanlarına alsınlar." diye emreder. Müminlerden düşmana karşı güçlerinin yettiği kadar hazırlık yapmalarını ister. Hz. Musa'ya (a.s.) tedbir olsun diye, ümmetini geceleyin yola çıkarıp Firavun'dan kurtarmasını emretmiştir.Bir mu'cize eseri olarak Hz. Meryem'e hurma dalını meyve ile donattıktan sonra bile, kalkıp silkelemesini istemiştir. Böylece, çalışmanın ve sebeplere başvurmanın önemine işaret buyurmuştur. Hz. Peygamber de, huzuruna gelen bir bedeviye devesini bağlayıp, Allah'a öyle tevekkül etmesini söylemiştir. Kendisi de hicret ederken geceleyin yola çıkmış, düşmanı yanıltmak için ters istikameti tercih etmiş ve mağarada gizlenmiştir. Ayrıca savaşlarda, zırh giymiş, sipere girmiş, hendek açmış ve gerekli her türlü askerî taktiği uygulamıştır.

İmam-ı Gazalî tevekkülün insan çaba ve emeğiyle ilişkisi konusunda özetle şöyle der:

"Tevekkülün manasının, bedenle çalışıp kazanmayı terk etmek, tedbiri bırakmak, atılmış bir çaput veya kasap tezgahına bırakılmış bir et parçası gibi yere yapışıp kalmak olduğu sanılır. Bu, cahillerin zannıdır. Çünkü bu, dinen haramdır. Din, tevekkül eden kimseleri övmektedir. Tevekkül bu olsa, nasıl olur da, dinî mertebelerin birine (tevekküle), dinin yasak ettiği şeylerle (tembellikle) ulaşılabilir?

"Tevekkül, çaba ve bilgisiyle amaçlarına yönelen kulun davranışlarında kendini gösterir. Kulun iradî çabası ise, şunlardan birine yönelik olur:

a)Yanında mevcut olmayan faydalı bir şeyi elde etmek.

b)Mevcut faydalı bir şeyi muhafaza etmek.

c)Henüz başa gelmeyen bir zararı savmak.

d)Başa gelmiş bir zararı gidermek

Bu dört şıkkın hangisi söz konusu olursa olsun tevekkülün şartlan bulunmaktadır. Şöyle ki:

Allah'ın, kesin olarak neticeyi bağladığı, onsuz neticeyi vermediği sebepler vardır. Meselâ, çocuk sahibi olmak için evlenmek, güç ve kuvvet kazanmak için yemek, içmek gibi. Kişi bu sebeplere başvurmadan neticelerinin meydana gelmesini beklerse delilik ermiş olur. Bu gibi sebepler karşısında tevekkül, fiil ile değil, ilim ve hal iledir. İlim ile tevekkül; o yiyeceği, ona uzanan elini, çiğneyen dişlerini, onu sindirmek için kuvvet ve hareketi yaratanın, gerçekte yedirenin, içirenin Allah olduğunu bilmektir. Hal ile tevekkül ise, bütün bu noktalarda kendi bileğinin gücüne, vücudunun sıhhatine, vücudundaki sindirim organlarının faaliyetine değil, bütün bunları yaratan, özel vazifelerinde çalıştıran, güç ve enerjilerini sağlayan Allah'a güvenmektir. İnsanın, böyle bir bilgi ve manevî hale sahip olduktan sonra çalışıp o yiyeceği kazanması, yemesi, içmesi hiçbir şekilde tevekküle ters olmadığı gibi, bilakis tevekkülün gereğidir. Hastalığa karşı tedavi olmak, düşmana ve tehlikelere karşı tedbir almak da böyledir.

Bundan başka, hiç değişmez bir kanun olarak ve kesin bir sebep sonuç ilişkisiyle değilse bile, genel olarak neticeyi meyve veren, umumiyetle onsuz neticenin elde edilemediği sebepler de vardır. Bu gibi sebeplere başvurmak yine dinin emridir. Sebeplere başvurmadan neticeyi bekleyen, günahkâr olur. Meselâ, umumiyetle yılın belli aylarında belli tohumlar ekilir; kârlı bir ticaret için belli sezonlar vardır; bir öğrenci, belli zamanlarda yapılan imtihanlara, o dönemler içinde çalışmak ve hazırlanmak durumundadır. Bazı nadir ve istisnaî durumlarda, bu kaideler bozulsa ve bu mevsimler değişse bile, umumiyetle kural öyle işlediği için, buna riayet etmek tevekküle ters olmak şöyle dursun, aksine dinin emridir. "Tevekkül ediyorum" diye bunlara riayet etmeyen, günahkâr olur. Bu durumlarda sebeplere başvurmayı terk etmek, İlâhî hikmete karşı gelmektir, Allah'ın kanununu bilmemektedir. Bu durumda tevekkül, insanın, Allah'ın kâinata koyduğu kanunlara riayet etmesi, fakat sebepleri tesir sahibi görmemesi, sebeplere başvurduktan sonra da onlara değil, sebepleri yaratıp işleten Allah'a itimat etmesidir."

Allah'a tevekkül; O'na güvenmek, O'nun kararının mutlaka yerini bulacağına inanmak; çalışma konusunda Peygamberinin yoluna uymak; yemede, içmede, hastalıklardan korunmada, tedavi olmada, düşmana karşı tedbir almada yine O'nun tarafından konulmuş olan sebeplere sarılmaktır. Söz konusu sebeplere sarılmakla birlikte, onları tesir sahibi görmek, onlara bel bağlamak, Allah'ın yardım ve desteğim unutmak ise, tevekkülü ortadan kaldırır. Çünkü söz konusu sebepler, kendi başlarına ne bir zararı savabilir, ne de bir fayda temin edebilirler. Sebepleri de neticeleri de yaratan sadece Yüce Allah'tır.

Bize bir ödemenin yapılması için gerekli bir evrakı imzalayan bir yetkili, kalemini çalıştırırken o neticeyi kalemden değil, o yetkiliden bilmek gerekir. İşte sebepler de, Allah'ın elinde birer kalemden farksızdır. Nimeti veren, nimetin gerçek sahibi Allah'tır.

Bazı sebepler de vardır ki, neticeye götürmesi son derece düşük bir ihtimaldir. Hatta neticeyi temin ettiği bir vehimdir. Bir neticenin elde edilmesi için bu gibi vehmî sebeplere başvurmak tevekküle zıttır. Bu durumlarda tevekkül, hem ilim, hem hal, hem de fiil ile olur. Yani, neticeyi Allah'tan bilmenin ve sadece O'na itimat etmenin yanı sıra, o gibi fiil ve davranışlara da başvurulmayacaktır. Meselâ, bir neticenin elde edilmesi için, büyücülere gitmek, üfürükçülere başvurmak buna örnektir. Ulaşılmak istenen sonuç helalse durum böyledir. Haramsa, iki katlı günahtır.

Yine, normal yollarla olsa bile, bir neticeyi elde etmeye çalışırken veya bir zarardan sakınırken çok aşırı bir hassasiyet ve açgözlülük göstermek; zarar edeceğim veya bir tehlikeyle karşılaşacağım diye teşebbüs ve ticaretlerinde hadden aşkın titizlenmek de tevekkülsüzlüktür. Cemiyette öyle kimseler görürüz ki, uçağa, gemiye binmekten korkar. Bir şey alacağı veya satacağı zaman çok aşırı bir hassasiyet gösterir; zarar etmekten, kâr edememekten son derece çekinir. İşte bütün bunlar, eğer bir psikolojik rahatsızlık sonucu değilse, tipik birer tevekkülsüzlük örneğidir.

Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır tevekkülle ilgili şu kıymetli açıklamaya yapar: "Allah'tan başka insanın güvendiği her şey bir seraptan farksızdır. Bundan dolayıdır ki, kâfir ne kadar kendine güvenirse güvensin, kesinlikle bir gün gelir, olayların akışı karşısında güvenmiş olduğu noktaların hepsini kaybeder. Fakat hiçbir şeye değil, ancak Allah'a itimat eden hakiki mü'min, ölümden bile sarsılmayarak kamil bir imanla Rabb'inin yüce katına gider. Şunu da unutmamak gerekir ki, tevekkül demek, görevin ifasını Allah'a havale etmek demek değil, emri ve kararı Allah'a bırakmaktır. Allah'ın emrini canla başla yerine getirmeye çalışmaktır.

"Birçokları bu konuda gaflete düşerek tevekkülü, vazifeyi terk etmek sanırlar. Yani kulluk görevlerinin yerine getirilmesini Allah'a havale edip, emir ve komuta mercii olarak kendi kendilerini görmek isterler.  Sanki kul vazifesiz oturacakmış, namaz, oruç, zekât, cihad vs. gibi görevleri Allah Teâlâ ona emredip yaptırmayacakmış da, onun yerine Allah (haşa) yapacakmış gibi batıl bir zihniyet taşırlar. İsrail Oğullarının vaktiyle Hz. Musa'ya (a.s.), 'Git, sen ve Rabbin ikiniz savaşınız, işte biz burada oturup duracağız." dedikleri gibi, demek isterler. Bu ise Allah'a tevekkül ve itimat değil, O'nun emrine güvensizliktir, tevekkülsüzlüktür ve Allah korusun küfürdür. 'Allah hakkında o çok yanıltıcı (şeytan) sizi yanılgıya düşürmesin.' âyetinde de uyarıldığı gibi, bu olsa olsa şeytan yanıltmasıdır. İyi bilinmelidir ki, tevekkülün belirtisi emre gönül vermek ile vazife sevgisidir.

Büyük mutasavvıf Ebu Cafer Haddad'ın, yirmi sene çarşıda alışverişle meşgul olduğu ve her gün bir dinar (altın) kazandığı halde, çok zaruri ihtiyaçları için bıraktığı az bir kısmı hariç tamamını aynı gün akşam olmadan muhtaçlara dağıttığı nakledilir." Bu da, geçmiş salih zatların tevekkülü nasıl anladıklarına farklı açıdan güzel bir örnektir.

 


Bu Yazı 3972 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar