Tefekkür ve Tezekkür
17.07.2013        

TEFEKKÜR VE TEZEKKÜR

 

 

Kendimizi en çok kendimiz biliriz.

Kendimiz kadar hiç kimse bize aldanmamıştır, kanmamıştır, inanmamıştır belki de. En büyük yalanları kendimize söylemiş, en büyük itirafları, en büyük hataları ve en büyük ihanetleri kendimize yapmışızdır.

Kalbimizin aynası kaç yerinden çizilmiş, kaç yerinden is bağlamıştır. Belki de bu nedenledir tefekkür meydanından çekilir olmamız, hikmet sokaklarından el çekmemiz ve ibret perdesinden gözlerimizi almamız!

Tefekkür ve tezekkür!

Birisi fikretme, birisi zikretmedir.

Fikretmeden zikredemeyiz. Peki, tefekkür dünyamız ne surette? Maalesef modernite en çok içimizi, içselliğimizi, duygusallığımızı bitirdi. İç sesimizi kaybedince dış seslere verdik kendimizi ve ne olduysa ondan sonra oldu.

İçimizdeki tefekkür kalesi yıkıldıktan sonra kalabalıklara teslimiyetimiz, vaz geçişimiz, unutuşumuz, ruh tedirginliğimiz tavan yapmıştır. Etrafımızdaki kalabalıklar arttıkça biz biraz daha yalnız, biraz daha garip ve biraz daha mutsuz olmadık mı?

Tefekkür, tefekkür, tefekkür!

Tefekkür üzerine Ken’an Rıfâî şöyle der bir sohbetinde:

“Tefekkür, kendi yokluğunu ve her yerde ilahi saltanatı görerek o azametin sonsuzluğunu ve hikmetini düşünmektir. Tefekkür, Hakk’ın azametinden ve bunca hikmet ve ibretten ders alıp, uyanarak kalp gözünü açmak, vaktin geçtiğini böylece halinin neye varacağını düşünmektir.” 

Düşünce iklimlerinden ırak düştükçe tek bir mevsime yenilen ruhumuz ve benliğimiz kendini derin bir yarın uçurumuna bırakırcasına yabancı fikir ve düşüncelerin kıskacına düşüyor.

Ne de olsa kendileri için düşünen, kendileri için yorumlayan birileri vardır. Bedeni ve ruhi hazların çekiciliği ve yakıcılığı dururken sıkıcı ruh idmanlarına ne gerek var ki dercesine bir gevşeme, bir boş vermişlik hali, bir bana necilik çağın en ürkütücü tavrıdır ne yazık ki!

Tefekkürsüz din, tefekkürsüz eğitim, tefekkürsüz bilim, tefekkürsüz sanat, tefekkürsüz edebiyat, tefekkürsüz siyaset, tefekkürsüz dostluklar, tefekkürsüz aşklar, sevgiler, tefekkürsüz sadakat, tefekkürsüz cinsiyet ve nihayetinde tefekkürsüz toplum! Her şeyi başkalarından satın alan insan artık ne yazık ki tefekkürü de başkalarından ödünç almaya başlamıştır!

Her akşam toplum için televizyon ekranlarından spordan, siyasete, sanata, ekonomiye ve dini mevzulara kadar tartışma programlarında tefekkür ederek bir araya getirdikleri o engin fikirlerini (!) topluma sunan insanların televizyon ekranlarında kendilerini seyreden büyük hal yığınlarından tek farkı sadece sadece tefekkür etmeleridir!

Yani bu insanlar kendi gerçeklerini biricik gerçek diye insanlara sunarken çok şey bildiklerinden değil, araştırdıkları için, düşündükleri için, tahlil ettikleri için toplumun önünde değil midir?

Anadolu’da en ücra köylerde bile bir bakarsınız üniversiteler bitirmiş, çeşitli diplomalar almış ve unvanları olan birini bile gölgede bırakacak söz ehli arif kimseler vardır. Her cümleleri kitaplar yazdıracak kadar değerli olan bu kelam sahibi kimseleri böylesine ruh cephesinde olgunlaştıran ve fikir sahibi yapan şey nedir?

Elbette tefekkürdür!

Bütün bilimsel buluşların fikre dönüşmesi bu sessiz zamanlarda gerçekleşmiştir. Kalabalıklardan uzaklaşmak, kendimize bir şekilde ulaşmak lazım zira kendimize çok uzakta kalmışız. Kalabalıkların beynimizdeki uğultusundan gerçek fıtratımızın iç seslerini duyamaz haldeyiz.

Hiç unutmuyorum rahmetli dedeciğim sabah namazından önce uyanır el yazması kitaplarını okur, sabah namazından sonra da sesli bir şekilde Kur’an’ı Kerim okur ve takip eden saatlerde derin bir sessizliğe gömülürdü. Saatlerce hiç konuşmazdı ve adeta kendi içine çekilirdi. Dış dünya ile bir süreliğine irtibatını keserdi. Tefekkür ve tezekkür arasında bir köprü kurmaya çalışırdı.

Uzunca ömrünü bir ruh enginliği ve dinginliği içinde geçiren o sesi hiç unutmuyorum zira kulağımdaki ilk ilahi kelamı o sesle duydum, o sesle içime yazdım ve tefekkür denen nazlı perinin var olduğunu ve içimizde bir yerlerde saklı olduğunu onunla keşfettim.

Ruhumuzun secdeye yattığı andır tefekkür.

İşte o secde anında ruhumuzun en derinlerine nüfuz edebilir, kendimizi hikmet sağanağının içinde bulabiliriz. Ruhumuzun dergâhından mürşidimizi kaçırdığımız için çıkmazlarımız, açmazlarımız ve hüzünlerimiz kat be kat çoğalmış ve maddi zenginliklerin içinde yoksul ve perişan kalmışız.

Bu hususta ünlü mutasavvıf Ataullah İskenderi, “ Eşyadan eşyaya seyahat edip durma. Kendine uzaktan bakmayı öğren. Bir dolap beygirine benziyorsun, öyle ahmak, öyle hüzün verici. Hicret ve niyetin kimin için? Dünya suretlerinin bulaştığı ayna nasıl parlar? Bir gece yarısı uyandığında yatağından kalk, şöyle yıldızlara bir bak, düşün tefekkür et!” diyor.

Sözlerimizi duygulu şiirlerin şairi Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir beytiyle noktalayalım:

“ Bir ses bana “gel” dese, ben o sesi işitsem

Kimsecikler duymadan, bir kapı açıp gitsem!

Kimselerin duymadığı o kapıdan içeri girmeniz dileğiyle…

Muhabbetle kalınız!

 

Meryem Aybike Sinan

meryemaybike@gmail.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Bu Yazı 5059 Defa Okunmuştur.

Yazıya Ait Fotoğraflar

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar