Tüketim Kültürü Sarmalında Toplum ve Aile
07.05.2014        

 Tüketim Kültürü Sarmalında Toplum ve Aile

 

Mehmet EKİCİ

 

 

Tükettiği kadar toplumda bir statü kazandığına inandırılan birey; sadece maddi varlıklarını değil, manevi varlıklarını da alabildiğince hoyrat bir iştahayla tüketmektedir. Günümüz dünyasında sahte ihtiyaçların gerçek ihtiyaçlar ambalajıyla sunulması bireyin toplumsal yapı içerisindeki rolünü de kuşkusuz etkilemektedir.“İhtiyaç dairesi, nazar dairesi kadar büyüktür, geniştir. Hatta hayal nereye gitse, ihtiyaç dairesi dahi oraya gider. Orada da hacet [ihtiyaç] vardır. Belki, her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise, hadsizdir.”[i]

İhtiyaçların sonsuz, kaynakların kıt[ii] olduğu temel ekonomik tezden hareketle; insanoğlunun ihtiyaçlarını hiç bir zaman tam olarak teminetmesi sözkonusu olamaz. İhtiyaçları tatmin eden yegane düstur kanaattir. En büyük zenginliğin kanaat olduğunu[iii] bilen müslümanlar, ancak bu bilme’yi yüreklerinden davranışlarına dönüştürdükleri zaman kapitalizmin zalim pençesine düşmekten kendilerini koruyabilirler.

Toplumsal olarak sahip olduğumuz maddi ayrıcalıklarımız yaşadığımız hayat tarzının kodlarını belirlerken; inançlarımız çoğu zaman bu ikilemde bizi yalnız bırakmaz. Komşusu aç iken tok yatmama[iv]düsturu bizlere yol haritası olur. Bir vücudun azaları gibi[v]olma ilkesi bizi kardeşlik bilincine zorlar çoğu zaman. Marka giydikçe, kendimizi daha iyi hissettiren hazların esiri olmak; aslında maneviyat gözümüzün kör olmasının işaretidir.

Peygamberimizin (s.a.v) hayatıyla kendi hayatımızı kıyasladığımızda “ama” ile başlayan yan cümlelere müracaat ederiz her zaman. Bu tavrın bir hedef saptırma olduğunun farkına bile varamayız. Ya da İslam büyüklerinin gösterişten uzak sade hayatları sanki belgesel film çekimleri için yaşanmış “lirik imaj hayatlar” olduğu fikrini daima diri tutarız. İşte bu tutarsızlıklar bizi tüketim toplumunun sadık bir tüketicisi (kölesi)[vi]yapar. Tüketime alışkın ve tükettikçe mutlu olan bir toplumun bireyleri oluruz.“Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür.”[vii]İlahi uyarısı kulaklarımızda yankılanır sadece. Bediüzzaman’ın:“Bedeviyette bir adam dört şeye muhtaç iken; medeniyet, yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa’y, masrafa kâfi gelmediğinden; hileye, harama sevketmekle ahlakın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev’e verdiği servet-i haşmete bedel; ferdi, şahsı fakir, ahlaksız etmiştir”[viii]düsturu edebi bir metin olarak kıraat edilir.

Kapitalizm, “tükettiği oranda kıymetli olan birey” için bütün yolların mübah olduğu bir sistemler ve kurgular bütünüdür. İşte müslüman toplumlardaki aileleri ekonomi temelinde tehdit eden ahlaki kaygılar bu zihniyetin bir sonucudur.  Kapitalist zihniyetlerle duyguları yağmalanan aile bireyleri  bu yüzden maddi tüketimlerinde kapitalist toplumdan bağımsız hareket edemezler. Ekonomik olarak ayakları üstünde durabilen hanımların boşanma mahkemelerinde oransal olarak daha fazla boy gösterdikleri[ix] düşünüldüğünde mesele daha iyi anlaşılacaktır.

Ailedeki her bir bireyinin bağımsız ve sınırsız alışveriş yapabilme imkanına kavuşma hırsı; ömürboyu sürecek ahlaksız bir yarışın içinde kendini kaybedip yeniden bulma döngüsüne dönüşür. Bütün bunlar farazi olarak aile bireylerine güçlü ve mutlu olma hissini bahşetmek içindir. Artık kapitalist ve modern dünyada lüks düşkünü eşler ve marka bağımlısı çocuklarla yeni tip aileler teşekkül edilmektedir. Marka tüketimine dönük reklam manipulasyonlarıyla aile bütçesinin büyük bir kısmını sürekli bir ranta dönüştüren kapitalist tacirler, yeni kölelik anlayışının kitabını yenidenyazdılar. Herkesin halinden memnun olduğu bir kölelik sistemine kimsenin hayır diyemeyeceği hesabı üzerine kurulu “yeni bir hayat” tarzı…“Şimdiki tarz-ı hazır, heves serbest olmuştur, heva da hür olmuştur, hayvani bir hürriyet.”[x]

Birey aileyi aile ise toplumu yansıtır. Birey bozulduğu zaman aileden, aile bozulduğu zaman toplumdan eser kalmaz. Toplumun çekirdeğini oluşturan ailenin dezenformasyonu toplumun yıkmını hızlandırır. Birey ve özgürlük kavramları bu bakış açısınıönemli kılar. Aslında bahse konu olarak zikredilen “özgürlük”, tüketim özgürlüğü ile davranış özgürlüğünün bir bedene girmesidir. Tüketim davranışlarıyla birbirinden etkilenen bireyler, domino etkisiyle[xi]; önce bireyle başlayan ve aile ile devam eden bir yozlaşma ve tüketim hastalığını salgın haline dönüştürür. Oysa biz“Yiyin, için, fakat israf etmeyin”[xii]uyarısının bir numaralı muhataplarıyız.Kanaat cimriliğin; cömertlik israfın içinde kaybolurken İslam’ın temel ekonomik kavramlarının içi boşaltılarak, yerine düzmece tamınlamalarla süslü eknomik doktrinler sunulmaktadır.

Aileleri sürekli olarak kazanma ve tüketme sarmalına iten şeytani dürtüler tüketim toplumunun dinsel ritüellerinden başka ne olabilir? Reklam ayinleriyle beyinlere kazınan tüketime dair sahte inançlar, dizi filmler ve TV programları ile desteklenerek moda[xiii] kavramı ile parlatılarak tüketim dininin amentüsü[xiv] olarak karşımıza çıkar. Moda, tüketimin hayat tarzına müdahalesidir. Tüketirken ne tarz bir yol izleyeceğimizin ayrıntısıdır. Tüketime dair her türlü ayrıntının davranışsal bir forma bürünmesinin adıdır, moda.

Sürekli yeni ürünlerin yeni versiyonlarını alma üzerine kurgulanan bu yeni hayat tarzı insanların birbirlerinden kopmasını ve yabancılaşmasını[xv]hızlandırdı. Birbirine yabancı insanların aynı mahallede, aynı apartmanda veya aynı evde olmalarının pratikte bir anlamı ne de bir faydası kaldı. Komşularıdan bihaber yıllarca komşuluk yapan apartman sakinleri ile aynı evi paylaşıp birbirlerine yabancı bireylerin olduğu haneler her geçen gün arttı. Bu gidişle, toplumsal olarak varabileceğimiz nihai hedef; Amerikanvari veya Avrupai bir hayattarzındanbaşka ne olabilir?

Her canı istediğini alma dürtüsü, her konforu yaşama arzusu, “bizim gözümüde kaldı çocuklarımızın gözünde kalmasın” yaman çelişkisi aileleri sistematik bir şekilde dezenformasyona uğrattı. Babalık rolü, sürekli para kazanan bir “tip” olarak belirlenirken aile reisliği para kazanma ile doğru olantılı olarak tanımlandı. Eşler arasında “evin reisi değil misin?” ile başlayan cümleler daha çok kullanılır oldu. Nedense erkekler Ali olamadan Fatıma’yı, kadınlar Fatıma olamadan Ali’yi eşleriyle özdeşleştirdiler. Mutluluk sanal kaldı, mutsuzluk realize edildi her geçen gün…

Toplumsal statü olarak, yaşadığımız mahalle, bindiğimiz otomobil, sahip olduğumuz eşyalar bizi “diğerlerinden” ayrı ve farklı kılarken tüketim toplumuyla bağlarımızı daha da kuvvetlendirdi. Ne kadar ayrıcalıklı olduğumuzu hissedersek tüketim toplumuyla o kadar kuvvetli bağlar kurduğumuz algısına kapıldık. Daha ayrıcalıklı bir dünya için daha çok tüketim! Oysa, “israf sefahetin, sefahet sefaletin kapısıdır[xvi]düsturunu hatırlamadık.“Evet iktisad etmeyen, zillete ve manen dilenciliğe ve sefalete düşmeğe namzettir. Bu zamanda israfata medar olacak para, çok pahalıdır. Mukabilinde bazen haysiyet, namus rüşvet alınıyor.”[xvii]düsturunu ise hiç işitmedik.

Gerçek ihtiyaçlarla sahte ihtiyaçların[xviii] birbirine bu kadar çok benzediği bir ortamda çocuklarımıza örnek olmak için yeniden kendi köklerimize döneceğiz. İblisin yapabileceği bir çok şerrin kendi evlatlarımızın eliyle gerçekleşmemesi için gayretkeş olacağız. Sadece ekonomik zenginlikle yetinmeyeceğiz. Her gün biraz daha aşınan insanlığımızı yeniden asr-ı saadet’in o parlak günlerine döndüreceğiz. Böylece “kalbe ve ruha itaat etmek o nefse güç gelmeyecek.”[xix]Tüketim ahlakının Kur’an’i ahlakolması temennisiyle Kitab’a döneceğiz, yeniden…



[i]Sözler, On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı, s. 211.

[ii]Bu günkü iktisadi düşüncenin öncülerinden Adam Smith (1773-1970)’in ortaya koyduğu kıtlık ve ekonomi bilimi arasındaki ilişki.

[iii]“Kanaat edene Allah kâfidir.” Hadis-i Şerif [Bezzar]

[iv]“Komşusu açken tok yatan, mümin değildir” Hadis-i Şerif [Buhari]

[v]“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücut gibidirler. Vücudun herhangi bir azası rahatsız olursa, diğer azaları da bu yüzden ateşlenir ve uykusuz kalır.” Hadis-i Şerif [Buhari]

[vi][Tüketim=Kölelik, Tüketici=Köle]

[vii]Şûrâ,42:30

[viii]Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı, Rüyada Bir Hitabe, s. 132.

[ix]Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü, Boşanma Nedenleri Araştırması 2009, s.20.

[x]Sözler, Lemeat, s. 713.

[xi][Domino Effect] Bir iktisadi olayın kendine benzer bir dizi iktisadi olayı tetiklemesi sonucu ortaya çıkan etki.

[xii]A’raf Suresi, 7:31.

[xiii]Değişiklik gereksinimi veya süslenme özentisiyle toplum yaşamına giren geçici yenilik.

[xiv]Bir oluş, düşünce veya ideolojinin temelini oluşturan değer yargıları.

[xv]Bkz. Yabancılaşma Teorisi: Bireylerin birbirlerinden ya da içinde bulunduğu ortam veya zamandan uzaklaşmalarını ifade eden toplum bilimi teorisi.

[xvi]Sözler, Lemeat, s. 767.

[xvii]Lem’alar, On Dokuzuncu Lem’a, s. 141.

[xviii]Gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda birey, tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır. İnsan bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluluğa dönüşür. İnsani ilişkiler yerini maddelerle ilişkiye bırakır. Artık geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir.”[Baudrillard, Jean (1997). Tüketim Toplumu. İstanbul; Ayrıntı Yayınları.]

[xix]Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Ramazan Risalesi, s. 403.


Bu Yazı 4047 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar