Tüketim Virüsü Tehdit Ediyor, Peki Ya Reçete?
07.05.2014        

TÜKETİM VİRÜSÜ TEHDİT EDİYOR.

PEKİ YA REÇETE?

 

Yrd. Doç. Dr. Veli Sırım

 

 

20. yüzyılın başlarında insanlık “Seri Üretim”le bir diğer ismiyle “Fordist Üretim Sistemi”yle tanıştı. Bu tanışmanın ardından, etkisi ve uygulaması adeta çığ gibi büyüyen “kitlesel üretim” kasırgası tüm dünyayı kapladı. Sanayileşmeyi çoktan aşmış, bilgi teknolojisi yarışında önü çeken ülkelerde gerçekleştirilen üretim çılgınlığı, kendisinden daha hızlı ve yüksek dozda gerçekleşecek “Tüketim Çılgınlığı”nı gerektiriyordu. Neticede istenen oldu ve tüm dünya, zenginiyle-fakiriyle, çok gelişmişiyle-az gelişmişiyle bir tür virüse yenik düştü.

Tüketim virüsü, 20 yüzyılın belki en bulaşıcı ve tedavisi en zor hastalığını ortaya çıkardı. Tüketmek, sürekli tüketmek, durmaksızın tüketmek…

Çünkü seri ve kitlesel üretim seri ve kitlesel tüketim olmadıkça bir anlam ifade etmezdi.

Çünkü üretilenin tüketilmesi, bir başka ifadeyle tükettirilmesi gerekiyordu. Bunun için prensip olarak “ihtiyaçların sınırsız ve arzuların doyurulmaz olduğu” anlayışından hareket edildi ve o doğrultuda çözümler arandı. Derken, zamanla bütün dünya insanlarını ahtapotun kolları gibi kavrayacak bir formül bulundu:

“Mutlu olmak için çok tüket. Çok tüketmek için çok satın al. Çok satın almak için, çok paran olmalı. Çok paran olması için çok çalış. Çok parayla daha çok tüket.”

Bu formülün uygulanması son derece kolay oldu. Çünkü çıkarılan her yenilik kısa bir zaman sonra yerini bir başka yeniliğe bırakıyordu. Ürünler genellikle tek veya az kullanma özelliğiyle üretiliyor, böylece uzun süreli kullanımın önüne geçiliyordu. Ayrıca yapılan reklamlar ve propagandalarla yenilikleri takip etme, lüks tüketim ve markalar sosyal statünün bir gereği olarak yansıtılıyordu. Böylece insanların arzularını tatmin dereceleri sürekli olarak daha yükseklere çekildi.

Böylece, tüketime endeksli, tüketmeye hazır, tüketmeyince dünyası kararan insanların yaşadığı bir küresel tüketim toplumu ortaya çıktı.

Bu üretim ve tüketim sarmalı insanlığın her şeyini değiştirdi. Hattâ şehirleşme ve ulaşım da bundan nasibini aldı. İşçiler ve diğer çalışanlar fabrikalara hızlı bir şekilde taşınmak zorunda olduklarından şehirlerde de ona uygun bir ulaşım altyapısı (metrolar gibi) geliştirildi.

Her şey üretim, daha doğrusu kitlesel üretimle kasalarını dolduranların kazancı içindi. İşte tüketim virüsü yayıldıkça, onun ortaya çıkardığı küresel tüketim krizi şiddetlendikçe o malum kasalar ağzına kadar doldu, kasalara yenileri eklendi.

20. yüzyılda yaşanan ve tüm dünyayı yangın yerine çeviren iki dünya savaşı da tüketim virüsünü yok edemedi. Tam tersine yaşanan her felaket ve gaile bu virüsü daha da azdırdı, daha da karşı konulmaz hale getirdi.

Özellikle İkinci Dünya Savaşının ardından gelen soğuk savaş yıllarında başta silah üretimi olmak üzere, kontrolsüz bir üretim gerçekleşti. Özellikle savaş yıllarında silah sanayiine büyük yatırımlar yapan patronlar, soğuk savaş döneminde ister istemez başka sektörlere kayma ihtiyacı duymuşlardı. Bu durum üretimle tüketim arasındaki dengeyi büsbütün bozmuştu. Üretim fazlalığı, ister istemez Batı ülkelerini ekonomik durgunluğa sürükledi.

1960’lı yıllara gelindiğinde Batı ekonomilerini çöküşün eşiğine getiren durgunluğun imdadına bir “cankurtaran” yetişti: TELEVİZYON.

Televizyon, tıpkı Truva Atı gibi kısa zamanda hemen her eve girdi. Hayata giren ve hayatı istediği gibi yönlendiren cam ekranla birlikte, tüketim her geçen gün daha da büyüdü ve bir canavara dönüştü. İnsanlar o canavarın gönüllü birer kölesi oldular.

Tüketimden çok büyük kârlar elde eden üreticiler mutluluğun ölçüsünü “ne kadar tüketirsen” şeklinde koymuşlardı. Çünkü sonsuz ihtiyaçlar ve arzular sürekli tüketimle tatmin edilebilirdi. Ancak kitle iletişim araçları ve özellikle reklamın büyülü gücü kullanılarak insanlara “Sen de bir kral olabilirsin, sen de zirveye çıkabilirsin” telkinleri yapıldı. Durmadan harcayan ve en lüks, en gösterişli hayatı yaşayan kişiler örnek olarak gösterildi. İnsanlar bu yolla bir prestij yarışına sokuldu.

Gerçi yer yer “Kendinize daha fazla zaman ayırın, özgürlüğün tadını çıkarın” gibi söylemler de duyuluyordu. Ama bunu söyleyenlerin çoğu, yine yeni geliştirilen ve hayatı kolaylaştırma iddiasıyla piyasaya sürülen “teknoloji harikası” bir ürünün tüketilmesi ve tükettirilmesi amacını taşıyorlardı. Bu telkinlere kapılan insanlar, çıkan her ürünü alabilmenin yollarını aradılar. Bütün gelirlerini harcamaya ayırdılar. Bu da yetmeyince borçlandılar. Bankaların “câzip” kılıfı altında sundukları borç bataklığına gönüllü olarak girdiler.

Ve Batı dünyası tüketim toplumunun tipik örneği olarak, “atmaya hazır” insanların ve “atılmaya hazır eşyaların” arenası haline geldi. Hem de, “Para en yüce değerdir; zengin ol da nasıl olursan ol; en büyük başarı zengin olmaktır; yeter ki köşeyi dön, nasıl döndüğün önemli değil” gibi sloganların acımasızca uygulandığı bir arena.

İşte dünya 20. yüzyıl boyunca işte bu zihniyetle çalıştı, üretti ve tüketti.

Sonuçta insanlara vaat edilen kendine ve sevdiklerine ayırabileceği boş zaman, mutlu ve özgür bir hayat iddiaları kof birer iddiadan ibaret kaldı. Rahat yaşam ise boş bir hayal olarak kaldı ve insanlara adeta şöyle denildi: “Rahat yaşamak için hayat boyu sıkıntı çek!”

ÇÖZÜM NE?

Nasreddin Hoca karanlık bir yerde kaybettiği eşyasını, dışarıda aydınlık yerde arıyormuş. Tabii sonuç belli. Bir türlü bulamıyormuş. Bir dostu ne aradığını sormuş. Hoca kaybettiği bir eşyasını aradığını söylemiş. Dostu bu kez nerede kaybettiğini sormuş. Kapalı ve karanlık yeri göstermiş. Ardından da, karanlık yerine kolay olsun diye aydınlıkta aradığını söylemiş.

Ne kadar komik değil mi?

Bilgeliğiyle şöhret bulmuş Nasreddin Hocamız sakın bize bir şeyler söylemek istemiş olmasın?

İnsanların ne kadar kolaycı olduğunu, içine düştükleri sıkıntıların çarelerini, problemin asıl kaynağı yerine farklı yerlerde arama kolaycılığına kaçtığımız mesajını vermiş besbelli.

Bizim de birer mensubu olduğumuz tüketim toplumunun damarlarında dolaşan virüsten bahsettik. Tüketim virüsünün bir asır boyunca sürekli güçlendiğini, adeta mutasyon geçirerek tüm dünyayı tehdit eden bir canavara dönüştüğünü söyledik.

İşte asıl çözüm, tüketim virüsünün çıktığı kaynağın, asıl bataklığın kurutulmasından başkası değil.

Tüketim virüsünün dem ve damarlarımıza kattığı tüm fazlalıkları, zararlı uygulamaları, alışkanlıkları ve düşünceleri terk etmek…

İşte bunun adına “Sadelik” deniyor.

Biraz daha tanıyalım bu sihirli kelimeyi.

Sadelik, her türlü fazlalıktan arınmaktır.

Bu ifadedeki “fazlalık” ve “arınmak” kavramları ise çok özel ve tüm insanlık için ortak olan anlamları içinde barındırır.

Sadelik, basitlik demektir. Ancak bu basitlik, sıradanlık değildir. Basitlik, katışıksız olmak, duru olmak, dingin olmaktır.

Sadeliği suya benzetirsek, sadelikten uzak, tüketime ve gösterişe endeksli hayatı bulanık su olarak düşünebiliriz.

Sadeliği havaya benzetirsek, başkalarına endeksli hayatı isli-dumanlı hayata benzetebiliriz.

Sadeliği toprağa benzetirsek, ben merkezli, kişisel menfeat odaklı hayatı içine zehirli ve zararlı atıkların karıştığı bahçe veya tarla gibi düşünebiliriz.

Sadeliği güneşe ve ışığa benzetirsek, her şeyi harcamayı öngören hayat anlayışını korkunç fırtınaları beraberinde getiren kara bulutlar olarak niteleyebiliriz.

Su sadedir. hava sadedir, toprak sadedir, güneş ışığı sadedir. İşte sade olan bu unsurları bozan, karartan, çirkinleştiren, ortadan kaldıran küçük-büyük bütün sebepleri “fazlalık” başlığı altında toplayabiliriz. İşte bu fazlalıklardan “arınmak” da hayatı sadeleştirmeyi netice verecektir.

Sadelik, fertlerin kendi hayatlarındaki fazlalıklardan kendi iradeleriyle ve gönüllü olarak arınmaktan ibarettir. Evet, kendi irademizle, bilinçli ve şuurlu bir şekilde, gönüllü olarak sadeliği tercih edebilmek.

İlk başta belki zor gelebilir. Belki çok zorlanabiliriz. Ama neticesi çok güzel, çok lezzetli ve mutluluklardan mutluluk beğeneceğimiz bir zemin olacaktır.

O halde geriye, maziye şöyle bir geri dönmeye var mısınız? Hayatımıza “sade” olarak başladık. Bu sadeliği bozan, bulandıran, karıştıran, karartan ve örten unsurları, fazlalıkları tek tek tespit edelim. Ardından irademizi, azmimizi, sabrımızı, gayretimizi ve ciddiyetimizi seferber edip fazlalıklara karşı, tüketim virüsüne karşı seferberlik ilan edelim.

Tüketimin bir bağımlılık ve bulaşıcı bir hastalık olduğu bu dönemde, kendimizi, sevdiklerimizi, taşından toprağına bütün varlıkları mutlu edebilmek için SADE’ce yaşamaya var mısınız?


Bu Yazı 4481 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar