Türk Yayla Kültürü ve Domaniç Yaylası
01.07.2014        

TÜRK YAYLA KÜLTÜRÜ ve DOMANİÇ YAYLASI

Hasan Efe

 

 

“Yayla” kelimesi eski Türkçede yaz mevsimi anlamına gelen “yay” kökü ile hayvanları açıkta ve dağınık olarak otlatmak manasını ifade eden “yaymak” mastarından gelmektedir. Eski Türkçe’de “Yaylag” olarak kullanılmıştır.

Beşeri coğrafya faaliyeti olarak yayla, yazın sürüleri yaylamak amacıyla çıkılıp ikamet olunan yüksek ve serin yer, dağların üzerindeki yazlık bol otlu-sulak ikametgâh merave meralık dağ üstleri anlamlarına gelmektedir.  Koyun-keçi ve sığır sürüsü sahiplerinin, sürülerini taze ve kendini yenileyen verimli otlaklarda kolayca besleyebilmeleri için genellikle ilkbaharda çıktıkları; yaz boyunca kalarak, bazı hayvansal ürünler ürettikleri (sınırlı ekip-biçmelerde dahil); sonbaharda alçak yörelere (köylere) göçtükleri; sıra dağlar ve yer yer de küme dağların orman örtüleri üst sınırları üzerinde kalan alpin çayırlık alanlar ve buralarda kurulmuş konut toplulukları ile (bir köy-altı yerleşme şekliyle) temsil edilen geçici yerleşmelere denir.  Kültürel anlamda ise; boş zamanların değerlendirilmesinden insan sağlığına, panayırlar, şenlikler, adet-gelenek-görenekler, inanma, törelere dayalı bir uygulama pratiği içeren çok yönlü ve çok amaçlı işlevleri olan bir mekandır.

Yaylacılık ülkemizin çok dikkate değer önemli bir beşeri coğrafya faaliyetidir. Çünkü ülkemizde yaylaların kapladığı alan yaylacılık faaliyetlerine katılan insan sayısı dikkate değer ölçüdedir. Anadolu’nun kıyılardan içlere, batıdan doğuya doğru yükseklik artışının olması marfolojik, topoğrafik, doğal bitki örtüsü ve iklim şartları açısından farklılık göstermesi yaylacılık hareketlerine elverişli bir ortam sunar.

Türk halkının geleneksel hayat tarzlarından birisi olan yaylacılık, kırsal kesimde yaşayan yarı-yerleşik (yaylacı köylülerin) aileler arasından fazla hayvan besleyenlerin katıldıkları dikey doğrultudaki mevsimlik göç hareketidir.  Yaylacılık,  hayvan yetiştiriciliği etkinliğinin sonucudur. Yaylacılık etkinlik alanlarında, arıcılık da dahil tamamen hayvan ürünleri üretilmekte ve ekip-dikme, biçme etkinliği büyük ölçüde sınırlı kalmaktadır. Bu etkinlik çok önemli bir üretme faaliyeti değildir. Geleneksel yaylacılıkta temel ekonomik etkinlik hayvancılıktır.

Yaylacılık faaliyetlerine başlama ve bitirme tarihleri bölgelere göre değişiklik göstermekte olup ülkemizde yaylaya çıkış genellikle nisan/mayıs, iniş ise eylül/ekim tarihleri arasındaki dönemlerde gerçekleştirilmektedir.Yaz başlangıcında, sıcaklarla beraber, binlerce insan köylerini kışlaklarını bırakır ve sürülerinin peşinden taze havalı, hayvanlar için bol besinli yerlere çıkar; köyler kasabalar boşalır ve sulak, yeşil vadilerdeki, serin yamaçlardaki bağlar şenlenir. Kışın soğukları kendini hissettirdiği zaman herkes sabit yurduna, sürüler ağıllarına, kışlaklarına döner.

Yaylacılık hayatı, sadece ekonomik amaçlı bir faaliyet değil, aynı zamanda bu faaliyeti yapan insanlar için vazgeçilmez bir gelenek, bir tutku ve kendine özgü bir töre ve alışkanlıktır. Yaylaya çıkmak belli bir sürede olsa üretmek, dinlenmek, ruh ve bedenen sağlığa kavuşmak ve moral kazanmak, yayla evini/çadırını şenlendirmek, baba ocağını tüttürmek o insanların bir ihtiyacıdır.

Yaylacılık sahalarındaki otlak alanlarda, yarı-göçebe aileler tarafından mevsimlik (sezonluk) yazlık yerleşmeler yani çadır evler veya organik-inorganik malzemeden yapılmış kalıcı evler kurulmuştur.  Yayla yerleşmelerinde meskenler, genellikle bölge özelliklerini yansıtırlar ve basit inşa edilirler. Yaylacılık etkinlik alanları, yani yayla otlakları, hemen bütünüyle hazine arazisi (kamu malı) olmaktadır.

Türkiye nüfusu her geçen yıl daha fazla kentsel görünüm kazanmakta ve kentlerde yaşayan nüfus, kırsal nüfusu geride bırakmaktadır.  Bir süre öncesine kadar nüfusumuzun büyük bir kesimi kırsal kesimde yaşıyordu ve yaylalar toplumumuzda büyük bir önem taşıyordu. İnsanlar geleneksel olarak yaylacılığı yazın hayvanlarını otlattıkları bir sürede konakladıkları bir alan/mekan olarak kullanırlardı.   Günümüzde ise kırsal kesimin yanında, şehirlerde oturanlar tarafından da sosyal ve kültürel bir hayat biçimi olarak, büyük ölçüde dinlenme mekanları ve alternatif turizm kapsamında ikinci konut alanları olarak değerlendirilmektedir. Yaylalar, yerleşik halka da cazip gelmektedir. Yaylalar sağlıklı, temiz ve serin (yayla) havası nedeniyle dinlenmek amaçlı belli bir zamanın geçirildiği yazları nüfuslanan yerler haline gelmiştir.   Bu durumun doğal bir sonucu olarak da, Türkiye’de yayla sayısı giderek azalmakta ve pek çok yayla yerleşmesi ise geleneksel işlevlerinden ziyade rekreasyonel amaçlara hizmet eder duruma gelmektedir.  Bu gelişim bu alanları turizm için de cazip hale getirmiş ve ülkemizde bazı bölgelerde turizm tesisleri kurulmaya başlanmıştır. Turizm amaçlı yaylaların sayısı her geçen gün artmaktadır. Çağımızda yaylacılık bir alternatif turizm biçimi olarak önem kazanmaktadır.  Bu durum yaylaların özenle korunmasını gerektirmektedir. Koruma işi, karakteristik bitki türleri ile yine karakteristik hayvan türleri yani (doğal çevreye özgü flora ve faunanın) doğal yapının korunması şeklinde olmalıdır.

-Yaylacılığın Tarihi Süreci:

Yaylacılık faaliyetlerinin Türk tarihinde ve yerleşme kültüründe özel bir yeri vardır. Türklerin tarih boyunca pek çok devlet kurması, farklı güzergahlardabinlerce yıl süren büyük göçler yaşaması, çeşitli coğrafyalarda varlıkları boyunca kırsal yaşam birlikleri içerisinde yayla yerleşmelerine her zaman yer vermiş olmaları yaylacılık faaliyetini özel kılmaktadır. Yaylacılık ve yayla hayatı, Türkler için Orta Asya’dan günümüze kadar süregelen sadece bir yaşam tarzı değil, aynı zamanda Türk kültürünün yapı taşlarının oluşmasında ve şekillenmesinde en önemli etkenlerdendir.  Orta Asya’nın yüksek ve yaylak düzlüklerinde yaşayan çeşitli Türk kavimleri tarih öncesi devirlerden bu yana her zaman yaylacılık faaliyetleri ile uğraşmışlardır. Bu yaylacılık faaliyetleri sırasında at ve diğer hayvanları evcilleştirmişlerdir. Konar-göçer hayat tarzından yerleşik hayat tarzına geçen Türkler yerleşik hayat şartlarında bile her zaman yaylaları kendilerine yurt edinmişlerdir.

Başlangıçta büyük hayvan kitlelerine sahip olan Türkler, “çadır-köy” veya “çadır-şehir” halinde, otları bol ve karı az olan, güneş gören bir yeri seçer ve oraya konarlardı. Bu şekilde konaklamaları, daha sonra Selçuklu ve Osmanlı çağında da görülmektedir.

Türkler, Çin kaynaklarında “atları ve yüksek tekerlekli arabaları ile suları ve otlakları takip ederek yaşayan” millet olarak tanımlanır. Orhun yazıtlarında “yaylag” terimine rastlanmaktadır. Yaylacılık Anadolu’ya Türkler tarafından getirilmiştir.

Türkmenler/Yörükler kalabalık nüfuslarını barındırmaya uygun bir yurt bulma amacı ile özellikle 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra büyük gruplar halinde Anadolu’ya gelmişlerdir. Türkmen/Yörük göçüyle birlikte Anadolu’nun etnik çehresi baştan sona değişmiş ve Türkler kıyas götürmeyecek kadar kalabalık bir nüfusa sahip olmuşlardır. Anadolu’ya gelen Türkmenler/Yörükler, doğal olarak konar-göçer hayatlarını devam ettirebilecekleri kırlık sahalara yerleşmişlerdir. Şehir merkezlerine pek itibar etmemişlerdir.

Türkler, yaylak-kışlak şeklindeki geleneksel hayat tarzlarını Anadolu’yada taşımışlardır. Tarihi süreç içerisinde tamamen yerleşik hayata geçenlerin dışındakiler, bu geleneksel hayat tarzlarından vazgeçmemişlerdir. Yaylacılık hayatı ile ilgili ilk kayıtların rastlandığı Anadolu Selçuklu yönetiminden bu yana başta Yörük Türkmen oymaklar olmak üzere, yaylalardan yararlanan yarı-göçebe köytopluluklarından yaylak resmi ve kışlak resmi adı altında vergi alınmaktaydı. Duruma göre yılda bir kez; bazı yörelerde sürü başına, bazı yörelerde ise koyun ve keçi başına alınıyordu. Hatta yaylak alanları ile kışlak alanları ve bunlar arasında gidilip dönülecek yollar, resmi tahrir defterlerinin ilgili sayfalarında gösteriliyordu.

Osmanlı toplumunun önemli bir kısmını yerleşikler, bir kısmını ise konar-göçerler olarak bilinen gruplar meydana getirmekteydi. En temel ekonomik faaliyeti hayvancılık olan konar-göçerler, yerleşik halk gibi devletin idari, mali ve hukuki bir organizasyonu içinde idiler.

Osmanlı Devleti’nde, Anadolu ve Rumeli’de göçebe olarak yaşayan, geçimlerini hayvancılıkta sağlayan ve mevsimlere göre ova veya yaylalarda kurdukları çadırlarda oturan Oğuz Türklerine “Yörük” veya “Türkmen” adı verilirdi. Osmanlı Devleti’nde reaya (halk), yerleşik ve konar-göçer olmak üzere ikiye ayrılır. Yerleşik reaya şehir ve köylerde yaşayıp sanat, ticaret ve ziraat ile meşgul olur. Konar-göçerler ise kendileri için düzenlenmiş kanunlar çerçevesinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Yaylak-kışlak arasında sürekli hareket etmek üzerine kurulu bir hayat tarzına sahiptirler. En önemli geçim kaynağı hayat tarzını şekillendiren hayvancılıktır. Tıpkı yerleşik halk gibi mali bakımdan vergi veren reaya konumundaydı. Hayvancılık vergisi dışında kısmen ziraatle uğraştıkları için ziraat vergisi de ödemişlerdir.  Osmanlı idari (hukuki) ve mali sistemi içinde kayıtlı olan konar-göçer teşekkülleri, yaylak-kışlak mahalleri tapu tahrir defterlerine kaydedilmiştir. Sürülerini başka tımar sahibinin tımarında otlatan veya miri yaylaklarda yaylatan sürü sahiplerinden ya da konar-göçerlerden alınan vergiye “yaylak resmi (vergisi)” denilmekteydi. Resm-i yaylak tabiri yerine resm-i otlak ismi de kullanılmıştır. Bazı konar-göçerlerin, kendilerine verilmiş yurtlarında çok eskiden beri yaşadıkları görülür. Arşiv kayıtlarında “..kadim yurtlarıdır./……yurtları imiş kadimden olagelmiştir./…yurtluk imiş kadimden oturagelmişlerdir.”  gibi ifadeler yer alır.

XVI. ve XVII.  asırlarda Osmanlı’nın hakimiyeti altında bulunan bütün kasaba ve köylerde tesbit edilen (kuyud-u Hakani) yaylak, kışlak ve meralar, Türkiye'de arazi hukukunu genel olarak ilk düzenleyen 1858 tarihli Kanunname-i Arazi'de mer'a ve yaylaklar dolaysız bir şekilde düzenlenmiş, Medenî Kanun'da ise bu konuda dolaylı bazı esaslar yer almıştır. Cumhuriyet döneminde yaylak, kışlak ve meraların hukuki statüsü genel veya özel değişik kanunlarla düzenlenmiştir:

-1924 tarihli Köy Kanunu

-1927 tarihli Muhasebe-i Umumiye Kanunu

-1934 tarihli Tapu Kanunu

-1945 tarihli Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu

-1970 tarihli İskan Kanuna ekler

-1973 tarihli Toprak ve Tarım Reformu Kanunu

-1998 tarihli 4342 sayılı Mera, Yaylak, Kışlak, Otlak, Çayır Kanunu

Türklerde yaylak ve kışlak kelimeleri birbirini tamamlayan kavramlardır. Bu iki kavram her zaman Türklerin günlük hayatlarının vazgeçilmez unsurları olmuş ve kuşaktan kuşağa devam etmiştir. Günümüzde bu yaşam tarzı sadece Orta Asya’da sürdürülmektedir. Bugün Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde de özellikle güney kesimlerinde bu hayatın izleri görülmektedir. Barçın, Başyayla ve Feslekan yaylalarında bir kısım Avşarlar ile Sarı Keçili Yörükleri tarafından bu hayat tarzı sürdürülmektedir. Ayrıca Batı Akdeniz’de Isparta, Alanya, Fethiye, Serik ve Manavgat civarlarında bazı grupların konar-göçer hayat tarzını devam ettirmektedirler.

- Yayladan Cihana   / Osmanlı’nın İlk Yurdu: Domaniç Yaylası                                                                       

Büyük Selçuklular, 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’yu fethe başladıkları sırada kendilerine bağlı Türkmen boylarını, ülkenin muhtelif bölgelerine iskan etmişlerdi. Yerleştirilen Türkmenler içinde Osmanlı Devleti’ni kuran Kayıhanlılar da mevcuttu.

Kayıhanlılar, IX. asırdan itibaren Ceyhun nehrini geçerek İran’a geldiler ve Horasan’da Merv ve Mohan tarafına yerleştiler. Moğolların saldırıları üzerine yerlerini bırakarak Azerbaycan’a ve Doğu Anadolu’da Ahlat taraflarına geldiler. Daha sonra Erzincan üzerinden Halep’e inen Kayıhanlılar, bir müddet burada kaldılar. Buradan Adana, Urfa, Diyarbakır, Erzurum (Pasinler/Sürmeliçukur), Erzincan yoluyla Sivas’a ulaştılar.  Sivas’ta bulundukları bir sırada Selçuklular ile Moğollar arasında yapılan savaşa dahil olup Selçukluların kazanmasını sağladılar. Selçuklu Sultanı 1.Alaeddin Keykubat,  bu savaştaki hizmetlerinin karşılığında Kayıhanlılara Ankara’nın batısındaki Karacadağ’ı kışlak ve yaylak olarak verdi.

Kayıhanlılar, Selçuklu Devleti’nin kuzeybatı uç sınırında Selçuklu saflarında yer alarak Bizans’a karşı gaza ve fütuhat faaliyetlerinde yer aldılar. Sultan 1.Alaeddin Keykubat, gaza ve fütuhat hizmetlerinden dolayı Kayıhanlılara Söğüt’ü kışlak Domaniç’i yaylak olmak üzere dirlik/ikta olarak verdi. O tarihlerde (1230’lu yıllarda) Kayıhanlıların başında bulunan Hayme Ana, sancağını Domaniç yaylasına dikerek, yorgun Kayıhanlılara uzunca bir mola verdi.  Kayı boyu onun kanatları altında,  son durağı Domaniç yaylasına beylik otağını kurdu ve Osmanlı’nın temelleri Domaniç’te atıldı. Böylece Kayıhanlıların 3500 kilometrelik bir yürüyüşle gerçekleştirdikleri büyük göç noktalandı. Bu tarihten itibaren Domaniç yaylası, beylikten cihan devletine giden yolun adı oldu. Dünya tarihinin seyrinin değişmesine tesir ederek üç kıta yedi iklimde cihana kök saldı.  Türklüğün; ezelden ebede giden yolu üzerinde som altından yapılmış bir kilometre taşı oldu.

 

Osmanlı’nın Kuruluş ve Yükselme Döneminde Domaniç’te kullandığı yaylalar:

Ahlatlu-alanı,Aslıdoğan, Bakırlık, Böğürtlencik, Büyük-içme, Çatak-aluç, Çardak-alanı, Çayırlu-özü, Demürlüce-alanı, Dere-sorkun, Dümbüldeyik, Erikli, Fındıcak, Göfer-oluğu, Gölcük-alanı, Gökçe-bel, Güğümlü, İncik, İkiz-oluğu, İt-yurdu, Kapaklu, Karaca-kaya, Kaş-aluç, Kıran-sorkun, Kıran-yurt, Kirişli, Köpekli, Küçük-açma, Sakarı, Seydi-kuzu, Taş-avdanı, Tekfur-beleni, Tilkilik, Uzunca-çayır, Yarımca  

 

 

 

 

 

 

 


Bu Yazı 6431 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • Ramazan Gündoğdu 02.11.2014 12:16:27
    Makale çok çok güzel hazırlanmış. İstifade ettim. Teşekkürler
  • emine karaca 02.07.2014 09:27:47
    emeyinize saglık kardeşim bizleri bilgilendirdiniz allah razı olsun