Türkiye'de Cumhur ve Özellikleri
03.03.2016        

Türkiye’de Cumhur ve Özellikleri

 

Prof. Dr. Bünyamin DURAN

 

Cumhur, dinî, sosyolojik, politik ve tarihi içeriği ve önemi açısından ülkemiz için en hayati bir manevi şahsiyettir. Hatta cumhuru oluşturan beşeri yapıya ülkemizin ‘çelik çekirdeği’ dememiz bile mümkündür. Bu yapıyla toplumsal birlik ve bütünlüğümüz, siyasi demokratik rejimimiz, güçlü ve öncü toplum olma niteliğimiz güvence altına alınmakta ve emin adımlarla geleceğe yürümemiz mümkün olmaktadır. Bu denli önemine rağmen özellikle son zamanlarda bazı dinî cemaatler tarafından siyasi tercihleri nedeniyle cumhur olgusu yoğun bir itibarsızlaştırma ve anlamsızlaştırma saldırısına maruz kalmaktadır. Oysa cumhur olgusunun devre dışı bırakılması ya da önemsizleştirilmesi, tarihi dünya görüşümüz ve dini kimliğimizi oluşturan Hanefî-Maturudî paradigmanın en önemli temel taşlarından birinin imha edilmesi ve sosyal birlik ve bütünlüğümüzün çimentosunun dinamitlenerek berheva edilmesi demektir.

Bu çalışmada ülkemizin birlik ve bütünlüğü, dinî dünya görüşümüzün korunması, elde ettiğimiz özgürlük ve haklarımızın güvence altına alınması ve daha da geliştirilmesi için cumhurun önemi ele alınacak ve bu süreçte cumhurun mahiyeti ve siyasi, ahlaki ve ilmi önderlikle ilişkisi belirlenmeye çalışılacaktır.

Cumhur: Dindar Hanefi Türkler ve Dindar Şafi Kürtler      

Doğal olarak ülkemizde her kesimin kendisine göre bir ‘cumhur’u vardır. Cumhuriyet elitlerinin ve ulusalcıların cumhuru ile muhafazakâr dindar kesimin cumhuru aynı değildir. Burada bizim cumhur olarak gördüğümüz toplumsal olgu, Türkiye ölçeğinde dindar Hanefi Türk unsuru ile dindar Şafi Kürt unsurunun oluşturduğu bir kardeşlik ve dayanışma bilincidir. Buradaki dindar Hanefi Türk unsuru sadece Türk ırkını değil, aynı zamanda ‘İslam Milliyeti’ potası içinde birbirine karışmış Arnavutlar, Boşnaklar, Lazlar, Çerkezler vs tüm etnik unsurları da kapsar. Hanefi ve Türk ya da Şafi ve Kürt olmasına rağmen günlük pratiğinde dini değerleri referans almayacak kadar sekülerleşen kesimleri de kapsam dışı bırakır. Bu çalışmada amacımızın bir mezhep ve etnik ayrım yapmak olmadığını, siyasal ve ahlaki bir tutumun sosyolojik ve psikolojik analizi olduğunu hemen vurgulamış olalım.

Cumhur -‘Asabiye’ Benzerliği

Cumhur olgusu, bazı yönlerden İbn-i Haldun’un ‘asabiye’sine (Duran, 1995, s.15 vd) benzeyen, fakat çok yönden ondan ayrılan ve onu aşan bir sosyal, siyasal, itikadî bir birliktelik, bir aidiyet, bir kardeşlik ve bir dostluk müessesesidir. Cumhur, tarihin fiziki, sosyal, siyasal ve dini ağır ve yıkıcı sınavlarından geçerek oluşan bir ‘şahs-ı manevi’ ve bir kolektif şuurdur.

Cumhurla siyasi yapı arasında ciddi bir karşılıklı etkileşim vardır. Cumhur siyasi tercihleriyle siyaseti dizayn ettiği gibi, siyasi önderliğin demokratik ya da otoriter niteliği de cumhurun dinamizmini besler ya da engeller. Siyasi önderlik demokratik bir önderlik ise bundan cumhur dinamizm ve güç alır. Buna karşılık siyasi önderlik otoriter ve baskıcı bir niteliğe sahipse cumhur bundan olumsuz etkilenir ve zamanla tüm fonksiyonlarını yapamaz hale gelir.   

Cumhuru Besleyen Kaynak: Demokratik Önderlik

Konuyu derinliğine inceleyen Nursi erken yazılarında cumhurun etkinliği ve fonksiyonerliği ile demokratik önderlik arasında yakın ilişki kurar. Demokratik önderlikten o; demokratik siyasi önderlik, demokratik ahlaki önderlik ve demokratik ilmi önderlik kurumlarını kast eder. Bunları sırasıyla kısaca inceleyelim.

Demokratik Siyasi Önderlik

Demokratik siyasi önderlik, demokratik değerlerin siyaset kurumunda egemen olması, yani sadece tek kişinin değil herkesin ‘padişah’ olması durumudur.  Siyasi rejim tarafından her bireyin kendisi ve başkalarına zarar vermeyecek şekilde tam bir hürriyete sahip kılınması ve görüş ve eleştirilerinin itibara alınmasıdır.

Siyasi önderliğin en önemli sorumluluğu her bireyi ‘padişah’ yapacak siyasi ortamı hazırlamaktır. Yani toplumda kuvvet yerine Hakk’ın, cehalet yerine bilginin, kin ve düşmanlık yerine sevginin, keyfilik ve şahsiyetçilik yerine objektif ve adil kanununların ikame edilmesi, sosyal ve siyasal hayatın bu ilkeler çerçevesinde dizayn edilmesidir. Aynı şekilde tüm kararların, keyfî ve kişisel heveslere göre değil, kolektif bilgi ve hikmete dayalı kurum ve kurullarla istişare edilerek alınması ve uygulanmasıdır.

Nursi’ye göre böyle bir demokratik siyaset sadece insan bireylerinin özgür olmasını sağlamayacak, aynı zamanda toplumun hatta belli bir kıtanın ekonomik olarak gelişmesini de sağlayacaktır. Ona göre despotizme, keyfî karar ve iradelere, bilim ve hikmet dışı eğilimlere dayanan bir toplumun sağlıklı bir şekilde gelişmesi ve varlığını istikrarlı bir şekilde devam ettirmesi mümkün değildir. Özellikle İslam toplumlarının sosyo-ekonomik gelişmesi her türlü istibdat ve baskıdan uzak İslamî hürriyet ve şura ile mümkündür.

Nursi Asya kıtasının geri kalmasının esas nedenini gerekli hürriyet ve şura kurumlarını geliştirememiş olmalarına bağlarlar: “...mana-yı meşrutiyete iptilâ ve muhabbetimin sebebi şudur ki: Asya’nın ve âlem-i İslâm’ın istikbalde terakkisinin birinci kapısı meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve talih ve taht ve baht-ı İslâm’ın anahtarı da meşrutiyetteki şuradır.” (Nursi, Münazarat, s.61)

Nursi’ye göre demokratik siyasi önderlikte siyasi liderler cumhurun fertlerine sevgiyle yaklaşır, onların onur ve mutluluklarını kendi mutluluğu bilir, onların omuzlarına basarak kendisini yükseltme yerine onların yükselmesi için kendi omuzunu onlara basamak yaparlar. Siyasi liderler sürekli onların olumlu yanlarını vurgulayarak onları takdir ve tebrik ederek onların şevklerini kamçılarlar. Bu tip liderler, başarılarını etrafındaki insanlara, başarısızlıklarını ise kendisine mal ederler.

Nursi siyasi önderliğin sürekli vatandaşın içinde bulunması ve onların problemlerini yerinde görerek ona göre politik çözümler üretmesi gerektiğini vurgular. Bunun önemini anlatmak için Nursi ilginç bir örnek verir: Farz ediniz ki ben bir hekimim. Civardaki köylerde çeşit çeşit salgın hastalıklar var. Ben o hastalıkları yerinde gidip teşhis etmemişim, sadece yalancı kişilerden bilgi almışım, ben o hastaların kendisini görmeden ilaç yazıyorum. Onlar o hastalıklardan şifa bulabilirler mi? Hazımsızlık çekene vitamin, vitaminsizlikten zayıf düşene hazım ilacı versem onları tedavi mi etmiş yoksa hastalıklarını daha ölümcül hale mi getirmiş olurum? İstibdat da böyle bir şeydir. Daha önce padişah mahpus gibi sarayından dışarı çıkmıyordu. Zavallı milletin halini bilmiyordu, ya da bilmek istemiyordu. Ya da heves ve keyfi tutumu milletin halinin kendisine anlatılmasına imkân vermiyordu. Vatandaşın problemleri için üretilen çözümler hastalığın teşhisi konmadan yazılan reçete gibiydi. (Age, s.25)

Demokratik Ahlaki Önderlik

Ahlaki önderlik siyasi önderlikten farklı olarak sivil bir kurumdur. Nursi’ye göre ahlaki önderlerin vasıfları sevgi, samimiyet, ihlas, şefkat, tevazu, fedakârlık, riyazet (asketiklik), yardımseverlik ve dürüstlük olmalıdır.

Nursi ahlaki önderlerin tasavvuf ve tarikat şeyhleri olduğunu bunların topluma bir model şahsiyet olabilmesi için özellikle inat, taraftarlık ve başkalarının gıybetini yapmaktan vazgeçmeleri gerektiğini söyler. Çünkü ona göre bazı düşük ahlaklı ‘müteşeyyihler’ bazı bidat ve dalâlet fırkalarının teşekkülüne sebebiyet vermiştir. Aynı şekilde bu ahlaki önderlerin aralarındaki düşmanlığı kaldırıp ‘Mü’minler kardeştir’ ve ‘siz kendi nefsi için istediğini kardeşi için istemedikçe mümin olamazsınız’ ilkelerini hayatlarına düstur yapmaları gerektiğini vurgular.  (Age, s.118-119)

Demokratik İlmi Önderlik

Nursi’ye göre demokratik davranışlar sadece hükümetin vatandaş tarafından seçilmesi olayından ibaret değildir; bu bir ilkeler setidir; tüm sektörlerin, organizasyonların ve bireylerin kendi davranışlarını demokratik değerlere göre yeniden dizayn etmesi olayıdır. Devlet yönetiminin otoriter ve despotik olması ne kadar olumsuz ve yıkıcı bir şey ise ilim alanındaki otoriterlik de aynı derecede yıkıcıdır. Nursi’ye göre ilim sektörü de kendisini yeniden çek etmeli ve tüm yapılanmasını demokratik değerlere göre yeniden dizayn etmelidir. Çünkü ona göre İslam tarihinde fundamentalist ve aşırı akımların doğmasının nedenlerinden biri Müslüman ilim adamlarının ilimdeki istibdatları idi. Sadece belli kimseler ya da zaman ve mekân için geçerli olabilecek görüş ve içtihatların tüm zaman ve mekânlarda geçerli mutlak evrensel ilkeler gibi kabul edilip başkalarına dayatılması Mutezile, Cebriye, Mürcie, Mücessime gibi çok sayıda dalâlet fırkalarının ortaya çıkmasına neden olmuştu. Ama bilim sektörünün de demokratikleşmesi durumunda o fırkaların normalleşerek Ehl-i Sünnet’e girmemesi için hiç bir neden yoktur. Nursi’nin orijinal ifadesiyle: “Meşrutiyet-i ilmiye (bilimsel demokrasi) hakkıyla teessüs etse, meyl-i taharri-i hakikatin imdadıyla, fünûn-u sâdıkanın muavenetiyle, insafın yardımıyla şu firak-ı dâlle Ehl-i Sünnet ve Cemaate dâhil olacakları kaviyyen me’mûldür.” (Age, s.32)

Nursi yeni bilim sektöründe eskiden olduğu gibi kişilerin sözlerine körü körüne güvenip onları sürekli tekrar etmekten ziyade gerçeği kaynağından araştırma söz konusu olacaktır. Çünkü ona göre “zaman-ı meşrutiyetin zembereği, ruhu, kuvveti, hâkimi, ağası haktır, akıldır, marifettir, kânundur, efkâr-ı ammedir; kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezayüde, kuvvet ihtiyarlandıkça tenakus ettiklerinden, kuvvete istinad eden kurûn-u vustâ hükümetleri inkıraza mahkûm olup, asr-ı hâzır hükümetleri ilme istinad ettiklerinden, Hızırvârî bir ömre mazhardırlar.”(Age, s.33)

Cumhuru Zehirleyen Güç: Siyasi Otoriterlik (istibdat)

Nursi demokratik ve hürriyetçi olmayan siyasi rejimlerde cumhurun fonksiyonunu kaybedeceği ve büzülerek içine kapanacağı düşüncesindedir. Bu nedenle ona göre demokrasi öncesi dönemler cumhurun en etkisiz ve en belirsiz olduğu dönemlerdir.

Nursi, demokrasi ve demokrasi öncesi dönemi kesin çizgileriyle birbirinden ayırır.  Ona göre demokrasi öncesi dönemler gücün, hissiyatın, kişisel baskı ve otoritenin, şeyhliğin, ağalığın hâkim olduğu dönemlerdi. Bireyin toplum içindeki yeri yok gibiydi; bireyler ağalarının, şeyhlerinin, hocalarının etrafında anlamsız birer araç düzeyine indirgenmişti. Bilim sektörü otoriter bir üsluba sahipti; sıradan gerçeklikler mutlak evrensel, tartışılamaz gerçekmiş gibi sunuluyor; herkesin onlara eleştirisiz teslim olması isteniyordu; teslim olmayıp eleştirmeye kalkanlar toplum dışına itiliyordu. Şeyhler kendi makam ve faziletlerini etrafındaki insanları tahakküm altına alma vasıtası olarak kullanıyordu; adeta insanların hürriyet alanları ortadan kaldırılıyordu. Politik hükümetler cumhura dayanmadığından liderlerin keyfine, heva ve heveslerine bırakılıyor ve toplumun enerjisi boşa harcanıyordu.

 Nursi’ye göre istibdat insanlığın tabiatında olan köklü bir eğilimdi, tarihin derinliklerinden çıkıp geliyordu; vahiy yoluyla biraz dizginlenmişse de fırsat bulur bulmaz yeniden her tarafı kuşatmış ve uzun müddet etkisini sürdürmüştü. Müstebitlik insanlığın hayvani tabiatının bir özelliği idi.

İşin ilginç tarafı Nursi’ye göre İslam tarihi de kendisini bu hastalıktan kurtaramamıştı.  İslam yeryüzüne inerek despotik eğilimleri baskı altına almış, zayıf ve güçsüzlerin nefes almasını sağlamıştı; ama yönetim şeklinin zaman ve mekânın etkisiyle hilafetten saltana dönüşmesiyle istibdat yeniden varlığını hissettirmeye başlamıştı. Özellikle Yezid’in zamanında baskı iyice çekilmez hale gelmiş, Hz Hüseyin bunu ‘hürriyet kılıcı’yla dizginlemeye çalışmış, ama sonuçta kaybeden hürriyet tarafı olmuştu. Nursi’ye göre otoriterlik eğilimi saltanattan güç alarak varlığını günümüze kadar (20. Yüzyılın başı) sürdürmüştü. Şimdilerde ise başta hükümet olmak üzere toplumun tüm kesimlerinde egemen ve belirleyici, hatta herkesin damarlarına sirayet eden zehirleyen bir bela şeklinde duruyordu.

Nursi’ye göre istibdat sadece siyasi iktidarda olan bir şey değildi, hayatın her alanında çok farklı kisveler altında varlığını sürdürmekteydi: alim ilmini kullanarak, şeyh asalet ya da makamını kullanarak, ağa ağalığını kullanarak insanları tahakküm altına alıyordu. Ona göre Osmanlı insanının asıl hastalığı çok farklı şekil ve adlar altında hüküm süren istibdatlardı. Ama doğal olarak bütün bunlar hükümetlerin istibdadından kaynaklanıyordu.

Nursi’ye göre otoriter ve müstebit liderler etrafındaki insanları aşağılama, ezme ve onları köleleştirmeden haz duyarlardı. Bu tip toplumlarda sadece lider kabiliyet ve kapasite sahibi, akıllı ve bilgiliydi, geri kalanlar ise tamamen işe yaramazdı. İnsanlar lider tarafından araçsallaştırılmış, makine haline getirilmiş birer robottular. Onların tek fonksiyonları reislerinin yükselmesi için basamak olmak, semirmesi için et ve kanlarını sunmaktı. Onun orijinal ifadesiyle: “ağaları ve büyükleri, omuzlarına biner, ta yalnız (onlar) görünsün, onların etlerinden yer, ta (onlar) büyüsün(ler). O milletin gonca-misal istidâdâtı üzerine o reis perde olup ziyayı göstermiyor. Belki, yalnız o neşv-ü nemâ bulur, inkişaf eder, açılır.” (Age, s.35-36) Nursi böyle dönemlerde tüm olumlu başarılar liderden çıktığı, buna karşılık olumsuzluklar liderin etrafındaki insanların ihmali, akılsızlığı, yetersizliği ve cahilliğinden çıktığı görüşünün yaygın olduğunu söyler. Ona göre böyle bir lider hakikaten büyük olamazdı, o küçüktü; etrafını ve milletini de küçük düşürüyordu. Tüm enerjisini etrafındaki insanların şevk ve gayretlerini kırmaya harcadıklarından bu tip ortamlarda zoraki bir işbirliği ve çalışma söz konusu olabilirdi. Böyle bir liderin etrafında olan insanlar da doğal olarak kendilerine verilen işleri sadece yapıyormuş gibi davranıyorlardı. Bu tip insanların etrafında sadece dalkavuk ve riyakâr insanlar kalabilirdi, asil ve kişilikli insanlar ya kendilerini kenara çekip ortalıkta görünmemeye çalışır, ya da uzaklaşıp giderdi. Tek kelimeyle bu tip liderler etrafındaki insanları ahlaksızlığa sürükleyen ve zorlayan ahlaksız tiplerdi.

Nursi’ye göre aynı ilkeler hükümet ya da devlet organizasyon şekli için de geçerlidir. Devlet ne kadar otoriter olursa toplumun gelişmesi de o ölçüde geri kalmış olur. Çünkü ona göre hürriyetle bireylerin ruhsal gelişmesi arasında doğrusal bir orantı vardır. Bir toplumda politik hürriyet ne ölçüde fazla ise bireylerin kabiliyet ve istidatlarının gelişme trendi de o ölçüde olumlu olur. İstibdadın egemen olduğu durumlarda ise her şey çürümeye ve kokuşmaya başlar.

Ona göre gerçekten istibdat tahakkümdür, keyfi muameledir, güce dayanan cebirdir, bir kişinin görüşüdür, su-i istimale gayet müsait bir zemindir. Zulmün temelidir, insanlığı mahvedicidir. İnsanı sefalet derelerinin en derinine yuvarlayan, İslam âlemini zillet ve sefalete atan, düşmanlık duygularını uyandıran ve İslam’ı zehirleyen; hatta zehrini her şeye saçan, Müslümanlar arasında ihtilaflara neden olan bir felakettir.

Sonuç olarak ülkemiz şartları altında cumhurla demokratik değerlerin derinleşmesi ve yaygınlaşması arasında doğrusal bir ilişki görülmektedir. Siyasi, ahlaki ve ilmi önderliğin otoriterleşmesi durumunda cumhur etkinliğini kaybetmekte ve zayıflamakta; demokratik değerlere sahip olması durumunda da güçlenmektedir. Cumhuriyet sonrası otoriter ve seküler tek parti döneminde cumhur needeyse buharlaşma noktasına gelmiş; demokratik düzene geçilmesinden sonra ise güçlenerek varlığını hissettirmeye başlamıştır. Şimdi demokratik değerlerin kısmen de olsa yaygınlaştığı ve kökleştiği 1950’den günümüze şekillenen cumhurun genel niteliklerini inceleyelim. 

Cumhurun Özellikleri

Yukarıda ifade edildiği gibi siyasal, ahlaki ve ilmi önderliğin demokratik ya da otoriter olması niteliği ile cumhurun etkin ve fonksiyonel olması ya da anlamsızlaşması arasında yakın bir ilişki vardır. Boyut ve şiddeti yukarıda zikredilen şartlara göre değişmekle beraber cumhurun bazı temel niteliklerini tespit etmemiz mümkündür. Bu özellikleri güçlü dinî ve millî aidiyet, yönetimden ortalama adalet ve fazilet talebi ve her türlü otoriterliğe karşı olma olarak sayabiliriz.

Cumhur ve Dinî Aidiyet

Cumhur olgusunun teolojik-sosyo-psikolojik geri planını Nursi, İlahî ve sosyo-politik unsurların bir karışımı olarak görür: İlahi nurlar, İslamî hamiyet ve gayret ve İslamî duyarlılıklarla şekillenen imanlı şefkatin oluşturduğu bir efkarı-ı amme. (Age, s.44)

Doğal olarak cumhur olgusunun en belirgin niteliği dindar olmasıdır. Onun dindarlığının odağında Kur’an, Hz Peygamberin Sünneti, ulema ve meşayihin vaaz ve nasihatleri yer alır.

Bu kutsi kaynakların hep birden mümin bireyin psikolojik dünyasını nasıl belirlediği ve inşa ettiğini Nursi etkili bir şekilde izah eder. O, Kur’anın bireyin günlük hayatına pek dokunmayan soyut ilkelerden ibaret dini bir kaynak olmadığını, tersine müminin günlük hayatının tüm an ve safhalarında etkili ve belirleyici bir faktör olduğunu vurgular. Ona göre Kur’an insanların kulaklarına, gözlerine, akıllarına ve tüm duygularına hitap eden ‘İlahi bir musiki’dir. O musiki hiç durmaksızın kubbe-i asumanda çınlamakta ve âlimler, şeyhler ve hatiplerin ağızlarında beşeri tonlar ve renklere dönüşerek her tarafa yayılmaktadır. Bu musikide enstrüman olarak çalınan tambur ve kanun İslami kitaplardır. Bu nedenle Nursi’ye göre cumhura ait fertlerin ilgi ve gündemleri sadece dünya ya da siyasetle ilgilenen seküler bireylerin ilgi ve gündemlerinden farklıdır. Seküler bireyleri derinden etkileyen siyasi gelişmeler ve propagandalar cumhura ait fertleri fazla etkilemez. Nursi’ye göre günlük siyasi gelişmeler bunların nazarında ‘sivrisinek vızıltısı’ gibi etkisizdir. (Age, s. 46) Bu nedenle cumhura ait fertler muhalif siyasi partiler ve iktidardaki parti tarafından yapılan propaganda ve vaatler konusunda soğukkanlı, kararlı ve kendilerinden emindirler. Bunlar, iktidarların endişeye ve paniğe neden olacak icraatlar yapamayacakları inancı içerisindedirler.  Nursi’ye göre bu konuda telaş ve paniğe kapılanlar sadece özgüvenini yitirmiş, kendi mutluluğunu hükümetin icraatlarına endekslemiş, kalp ve aklının da hükümetin bir bağışı olduğunu düşünen korkak ve cahillerdir. (Age, s.46)

Nursi, çok farklı vesilelerle gerçekleşen müzakere ve iletişim sonucu  oluşan konsensüslerin cumhurun görüşlerini çelik sütun gibi eğilip bükülmez derecede güçlü düşünceler yapacağını söyler. Konsensüsle oluşan bu çelik irade nedeniyle cumhurda sadece bir kişi değil herkes ‘padişah’ gibidir. (Age, s. 24)

Nursi’nin teolojik-sosyo-psikolojik olarak çözümlediği cumhurun bu niteliğini Hz Peygamber nübüvvet gözüyle görmüş ve ‘Ümmetim hatada birleşmez’ diyerek cumhurun eğilim ve kararlarına büyük bir meşruiyet ve masumiyet atfetmiştir. Aynı şekilde  ‘Müminlerin güzel gördüklerini Allah (cc) da güzel görür’ diyerek cumhurun konsensüsünü çok önemsemiştir. Büyük Hanefi usülcüler Hz. Peygamberin bu sözlerinden birincisiyle  ‘icma’, ikincisiyle de ‘istihsan’ kurumlarını temellendirmişlerdir. Bu nedenle İcmâ-ı ümmet, şeriatta kesin delil niteliğinde sayılmıştır.  Cumhurun onayını almayan kararlar en güçlü devlet başkanı tarafından da alınsa muteber ve meşru olarak görülmemiştir. Çünkü bu tür kararların cumhura dayanmadığı için dâhili ve harici baskılar karşısında direnemeyeceği, sonunda haktan taviz vermeye mecbur kalacağı ileri sürülmüştür.

Cumhur ve Millî Aidiyet

Güçlü millî aidiyet ve sahiplenme hissine Nursi sık sık ‘milliyet’ kavramıyla atıfta bulunur. (Age, s.24,26,43) Cumhurda ‘milliyet’ özellikle hürriyet ve demokratik değerlerin derinleştiği dönemlerde güçlü bir aidiyet ve sahiplenme hissi olarak ortaya çıkar. Cumhurun fertleri ülkesine karşı derin bir sorumluluk, sevgi ve bağlılık hissederler. Ülkesinin dostunu dost, düşmanını düşman görürler.

Bilindiği gibi millî aidiyet konusu sosyolojinin önemli bir konusudur. Aidiyetin kaynağı inanç mıdır? İnanmadığı halde güçlü aidiyet söz konusu olamaz mı? Ya da güçlü şekilde inandığı halde aidiyeti olmayan insanlar bulunamaz mı? gibi soruları sosyologlar cevaplamaya çalışır. Sosyolojik araştırmalarda sosyal bilimciler,  inançlı aidiyet, inançsız aidiyet, inançlı aidiyetsizlik, inançsız aidiyetsizlik gibi durumların söz konusu olabileceğini bulmuşlardır. (Roy, 2007))  Gerçekten kişisel tecrübelerimiz de bunun böyle olduğunu göstermektedir.

Ülkemizde mevcut cumhurunun tutumu ‘inançlı aidiyet’ kategorisine girer. Yani cumhur fertleri hem inançlıdır hem de vatanseverdir, vatanına sımsıkı bağlıdır. Öte yandan cumhur aşırıya kaçmayan bir mezhep ve meşrep aidiyetine sahiptirler. İslam’a ve ülkeye hizmet edenlere karşı derin bir sempati ve sevgi taşırlar. Onların taleplerini gönül rızasıyla yerine getirir, onların istediği beşeri ve mali kaynakları onlara cömertçe tahsis ederler.

Cumhurun bu cömertçe tutumundan aşırı derecede yararlandıkları halde bazı dini cemaatlerin süratle millî aidiyetsizliğe doğru kaydığını da müşahede etmekteyiz. Doğal olarak bu durum cumhurdan kopma, yabancılaşma ve cumhurun varoluşsal özüyle çelişki ve düşmanlık içinde olan kesimlere eklemlenme ile sonuçlanmaktadır. Aslında bu durum ülkemiz için son derece riskli ve tehlikeli bir gelişmenin habercisidir. Bilindiği gibi DAEŞ gibi terör organizasyonu besleyen beşeri kaynak sağlam inancı olmasına rağmen millî aidiyetten mahrum guruplar olmuştur. Avrupa ve Amerika’da doğup büyüyen, dinini belli bir hocadan değil internetten öğrenen bazı selefi gençler ne hoca ve ne mezhep otoritesi kabul etmekte ve ne de millî bir aidiyet hissetmektedirler. Bunlar kendilerini dünya vatandaşı cihatçı olarak görmektedirler. Batı’da her türlü teröre bulaşanlar genellikle bu tip aidiyetsiz gençler arasından çıkmaktadır.

Keza ülkemizdeki siyasi çekişmeler ve kutuplaşmalar nedeniyle, belli bir mezhep ve meşrebe ait olmasına rağmen bazı cemaat fertleri  ülkenin varoluşsal özüne düşman yerli ve yabancı kesimlerle ittifak içerisine girecek kadar cumhurun ‘hayat evreni’nden kopmaya başlamıştır. Bunlar kendi aralarında cumhurun belirlediği ülke yöneticilerini öyle şeytanlaştırmaya çalışmaktadırlar ki doğal olarak bunun sonucu yabancı ülkelerin yöneticileri ve kurumları onlara sempatik gelmeye başlamaktadır. Nursi bu tip aidiyetsizleri ‘sefil’ olarak niteler. İttihatçıların bazı hatalarından dolayı Enver Paşayı Ermeni Taşnak Komitesi Reisi Antranik, Said Halim Paşayı Yunan Başbakanı Venizelos’la aynı tutmaya kadar götürenler karşı Nursi ‘Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver'e, Venizelos ile beraber Said Halim'e vurmam, nazarımda vuran da sefildir" (Nursi, Sunuhat, 66-67) diyerek hatalı da olsa ülke yöneticilerinin yabancılarla eşit tutulamayacağını söyler.

Yönetimden Ortalama Adalet ve Fazileti Talebi

Ülkemizin jeo-politik durumu cumhurun ülke yöneticilerinden  beklentisini mütevazi bir konuma indirmiştir. Gerçekten cumhur yöneticilerden beklenti konusunda uçuk değil, çok realisttir. Cumhurun beklenti düzeyi ortalama adalet ve ortalama fazilettir. Cumhur, ütopist bir tarzda neredeyse hiçbir hükümetin başaramayacağı yüksek fazilet ve adalet beklentisi içerisinde olmaz. Böyle bir beklentinin büyük ihtilaf ve kaosa neden olacağı bilinci içerisindedir. Bu ılımlı beklenti tarihi tecrübeler sonucu oluşmuştur. Çünkü Türkler diğer İslam toplumlarından (İran, Afganistan, Arabistan vs) farklı olarak medeniyetin kırılma noktalarında yurt tutmuştur. Bu nedenle bu coğrafyada güvenlik çok önemlidir. Çünkü bu coğrafyanın işgal edilebilme riski diğer İslam coğrafyalarına göre daha fazladır. İşgal ise din dâhil, insanların hayatlarının, toprak ve ülkesinin bir daha geri dönmeyecek şekilde elden çıkması demektir. Türklerin tarihi bir daha geri dönmeyecek şekilde elden çıkan kayıplar tarihidir. Dolayısıyla insanların can, mal ve din güvenliğinin iç barışla yakın ilişkisi vardır. Bu nedenle toplumsal barış ve bunun gerekleri birincil öneme sahiptir. Bilinen tarihimizde her hangi bir ahlaki zafiyet (su-i istimal, rüşvet vs gibi), dini ihmal ya da adaletsiz davranma gibi olumsuzluklardan hareket ederek ulema ya da şeyhlerin güvenlikten ve sosyal düzenden sorumlu siyasilere ya da bürokratlara saldırmaları, onların itibarını halkın gözünden düşürmeleri ve bunun neticesinde toplumda fitne ve iç huzursuzluğun baş göstermesi asla arzu edilmeyen bir durumdur. Bu nedenle cumhur, ulemanın kürsülerde, şeyhlerin tekke sohbetlerinde çok özenli bir üslup kullanmasını ister, uçuk ve aşırılığa kaçan eleştirilerden hoşlanmaz. Böylece cumhur sosyal ve siyasal düzenin kaosa sürüklenmesini önlemiş olur.

SONUÇ

Sonuç olarak tarihi tecrübeler ve sahip olduğu dini-itikadi düşünce cumhura üstünde yaşadığı toprağa güçlü aidiyet, siyasete katılıp siyasetin itidal üzerinde olmasını sağlama, her türlü aşırı beklentiden uzak durup ortalama bir ‘iyi’yle yetinme ve ortaya çıkabilecek tüm fitne ve kargaşaya karşı koyma niteliği kazandırmıştır. Cumhur tarihin derinliklerinden süzülüp gelen tecrübesiyle siyasi, ahlaki ve ilmi çevrelerden kendisinin adam yerine konulmasını ve hürriyetinin güvence altına alınmasını istemektedir. Bunun karşılığında onlara itaat, hürmet, sadakat, insani ve mali kaynaklar gibi değerleri cömertçe sunmaya hazırdır ve sunmaktadır.

Cumhur tarihi tecrübelerinden vatan ya da din adına ortaya çıkacak bir ‘milli şef’in nelere mâl olacağının fena şekilde bilincindedir. Bu nedenle her türlü istibdat eğilimini kendi varlığına yönelmiş bir tehdit olarak görmekte ve ona göre tedbir almaktadır. Öte yandan cumhur gelenek ve dini değerleri konusunda son derece duyarlı ve muhafazakârdır. Siyasi tercih olarak dini değerlere duyarlı olan partileri desteklemekte; bu konuda duyarsızlık gösteren ya da bu değerlere zarar vermeye çalışan kadroları ya ademe mahkum etmekte ya da iktidar yüzü göstermemektedir.

Demokratik değerlerin ve kurumların derinleştiği ve yaygınlaştığı, yani cumhurun etkinliğinin iyice arttığı bir sosyo-kültürel zeminde yeniden bir ‘müstebit’ ya da ‘milli şef’in her şeyi kontrol altına alacağı endişesi içerisinde olmak abestir. Çünkü böyle bir durum bizzat cumhurun doğasıyla çelişen bir durumdur. Önümüzdeki on yıllarda olacak şey  demokratik değerlerin daha da kurumsallaşması ve derinleşmesidir.        

KAYNAKÇA

Duran,  Bünyamin, ‘Türk-İslam Tarihinde Ulemanın Siyasal Tavrı’, Tefekkür Dergisi, Sayı:46, 2011

Duran,  Bünyamin, ‘Açık Toplum, Kamu Alanı ve Münazarat’, Köprü Dergisi, Sayı: 99, 2007

Duran, Bünyamin, İslam Toplumlarında Sosyo-Ekonomik Değişme, OSAV, 1995

Nursi B. Said, Münazarat, Ensar Neşriyat, www.risale-i nur  arama motoru

Nursi B. Said, Sunuhat, Envar Neşriyat, www.risale-i nur arama motoru

Roy O.,  'Islamic evangelism. Islam in Europe' , date of consultation 10.10.2007, www.eurozine.com/articles/2006-08-17-hervieuleger-en.html

 


Bu Yazı 1835 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar