Türkiye'nin Suriye Politikası İflas mı Etti?
01.07.2014        

TÜRKİYE’NİN SURİYE POLİTİKASI İFLAS MI ETTİ?

Taceddin ÖZEREN

 

 

 

Suriye’deki iç savaş uzadıkça, Hükümetin Suriye politikasına karşı eleştiriler de artıyor. Hükümetin “komşularla sıfır sorun” politikasının iflas ettiğini savunan muhalefet çevreleri, uluslararası arenada hızla itibar kaybettiğimizi ve yalnızlaşmakta olduğumuzu iddia ediyorlar. Suriye’deki gelişmelerin komşu bir ülkenin iç sorunu olduğunu söyleyerek, bizi ilgilendirmeyen bir konuda ülkemizin niçin bu bataklığın içine sürüklendiğini soruyorlar.

Suriye’deki iç savaş uzadıkça, krizin Türkiye’ye ekonomik maliyeti de, sosyal ve siyasal maliyeti de artmaktadır. Esad rejimi ile ilişkilerin bozulmasından sonra dış ticarette Suriye gibi önemli bir pazar kaybedildi ve bu ülkeye yapılan ihracat önemli miktarda azaldı. Suriye’den gelen yüz binlerce sığınmacının barınma, yemek, sağlık, eğitim vs. insani ihtiyaçlarının karşılanması için yapılan harcamalar şimdiden milyar dolarlarla ifade edilir oldu. Mülteci akını nedeniyle sınır güvenliği zafiyete uğradı. Yeterli kontrol ve denetimlerin yapılamayışı nedeniyle Türkiye’nin Güneydoğusu yabancı istihbarat elemanlarının cirit attığı bir bölge haline geldi. Tüm bu olumsuz gelişmeler nedeniyle sınıra yakın bölgelerde yaşayan halk, ekonomik yönden mağdur oldu. Öte yandan Türkiye’nin her tarafına dağılarak kiralık konutlara yerleşen Suriyeliler de yerleştikleri illerde hem uyum sorunu, hem de o şehrin ahalisiyle farklı bazı sosyal sorunlar yaşamaya başladılar. Yani, sorunlar her geçen gün daha da büyüyor.

Suriye’deki iç savaşın Türkiye’ye maliyetinin her geçen gün artmakta olduğu inkar edilemez bir gerçek. Fakat Suriye’deki gelişmeler hakkında yanlış politika izlendiği ve Türk dış politikasının iflas ettiği iddialarına katılmak mümkün değildir. Türkiye’nin Suriye politikasının isabetli olup olmadığına karar vermek için iç savaşa giden sürecin nasıl geliştiğine iyi bakmak gerekir.

Suriye’nin etnik ve demografik yapısına bakılırsa; Suriye halkının % 60 Sünni Arap, %12 Şii-Nusayri Arap, % 9 Sünni Kürt, %9 Rum- Ortodoks Hristiyan, % 4 Hristiyan Ermeni, %3 Dürzi Arap, %2 İsmaili Arap, %1 Sünni Türkmen ve Çerkez etnik kökenden oluştuğu görülür. Ülkeyi 1963 yılından beri Baas Partisi, 1971 yılından beri de Esad Ailesi yönetmektedir.

Esad Ailesinin de mensubu olduğu Nusayriler, ülke nüfusu içerisinde %12 gibi küçük bir azınlığı teşkil etseler de, devlet yönetimine ve ülke ekonomisine hakim durumdadırlar. Üst düzey asker- sivil bürokratlar genellikle Nusayrilerden olduğu gibi, ekonomik refah düzeyi yüksek olanlar da Nusayrilerdir. Baas Partisi iktidarı, Nusayrileri önceleyen, sosyo-ekonomik çıkarlarını gözeten ve refah düzeyini artıran politikalar izlerken; halkın %60lık büyük kesimini teşkil eden Sünni Arapları öteleyen, baskı altında tutan, temel hak ve hürriyetlerini kısıtlayan, yoksullaştıran sosyo- ekonomik politikalar izlemiştir. Devletin ekonomik politikaları genellikle Esad rejimine yakın küçük bir azınlığına fayda sağlamaktaydı. Ülkede yüksek oranda işsizlik ve aşırı hayat pahalılığı vardı.

Suriye, 1963 yılından itibaren olağanüstü hal ile idare edilmekteydi. Güvenlik güçlerinin olağanüstü gözaltı ve tutuklama yetkileri vardı. Baas Parti dışındaki siyasi partiler kapatılmıştı. İfade hürriyeti, toplantı hürriyeti ve örgütlenme hürriyeti yoktu. Seyahat hürriyeti çok kısıtlıydı. Rejim karşıtları, çok kötü hapishane şartlarında sınırsız süre mahkum edilmekteydi.

Baas Rejiminin baskılarından bunalan ve büyük bir yoksulluk içerisine düşen geniş halk kitleleri, diğer Ortadoğu ülkelerinde yaşanmakta olan Arap Baharının da etkisiyle yolsuzluklara, yoksulluğa ve insan hakları ihlallerine karşı protesto gösterilerine başladı. Sivil halkın üzerine tanklarla ateş açılması ve keskin nişancıların sivil göstericilere ateş ederek katliam yapmaları gibi gayri insani sert tedbirlerin uygulanması; sivil halkın protesto gösterilerini, Baas rejimi ve Esad iktidarını devirmeye yönelik bir halk hareketine dönüştürdü. Ülkedeki kargaşa ve iç savaş hızla büyüyerek, kundaktaki bebekten, seksenlik ninelere kadar, kadın- çocuk demeden sivil halkın katledildiği bir felakete dönüştü. Baas rejiminin zulüm ateşi ülkedeki herkesi yakmaya başladı. Kapı komşumuz Suriye halkı bir anda kan ve gözyaşlarında boğulmaya başladı.

 

TÜRKİYE, SURİYE’DEKİ İÇ SAVAŞI KIŞKIRTTI MI?

Gerek Esad Yönetimi, gerekse Türkiye’deki muhalefet çevreleri tarafından dile getirilen; “Türkiye'nin Suriye içinde ki muhalifleri kışkırttığı ve isyana teşvik ettiği, iç savaşı körüklediği”  iddiaları gerçeği yansıtmamaktadır.

Suriye'de ki muhalefet hareketi silahlı mücadeleyle bir iç savaş şeklinde başlamadı. İslam dünyasındaki demokratikleşme rüzgarının etkisiyle Suriye halkı, daha fazla hak ve özgürlük ve demokratikleşme talebini dile getirmek için silahsız sivil gösteriler düzenledi. Sivil halk, gösteri, pankartlı yürüyüş vb. sivil protesto eylemleriyle Esad yönetimini demokratik açılımlar yapmaya zorlamak istedi. Esad yönetimi ise, yürüyüş yapan, pankart açan, slogan atan kendi sivil halkının üzerine tankla, topla, tüfekle ateş açarak katliam yapma; en küçük bir muhalefet hareketini bile şiddetle yok etme yoluna gitti. Buna karşın Suriye muhalefeti, uzun süre silahlı mücadeleyi benimsemedi. Esad askerlerinin tek taraflı silahlı saldırılarına, silahsız sivil eylemlerle karşı çıkmaya çalıştılar.

Zulüm ve katliamların boyutları artıkça; sivil halk, Esad askerlerinden ele geçirdikleri silahlarla yer yer karşı koymaya başladılar. Baas iktidarına karşı silahlı muhalefet başka bir devletin yönlendirmesiyle ve organize olarak ortaya çıkmadı, plansız ve münferit yapılan karşı koymalar şeklinde ortaya çıktı. Onun için muhalif gruplar uzun süre birleşemediler, organize olamadılar, güç birliği yapamadılar, dağınık küçük gruplar halinde mücadele etmek zorunda kaldılar. Bu nedenle de Esad askerlerinin zulmünü durduramadılar, beklenen galibiyeti sağlayamadılar.  

Muhalifler, zamanla hem silahlı mücadelede tecrübe kazanmaya başladılar hem de kendileri gibi diğer muhalif gruplarla birleşmeye başladılar. Böylece daha planlı ve organize şekilde mücadele etmeye başladılar. Öte yandan devletin kendi halkına karşı giriştiği zulüm ve şiddeti kabullenemeyen Suriye ordusundaki pek çok asker ve subay da muhaliflere katılmaya başladı. Ordu içinden meydana gelen katılımlarla birlikte muhalifler, daha bilinçli ve etkili mücadele gerçekleştirmeye başladılar. Yaşanan bu süreçte Özgür Suriye Ordusu, doğal bir halk hareketi olarak ortaya çıktı.

Maalesef dünya özgür Suriye Ordusunu zalim Esad Rejimi karşısında yalnız bıraktı. Özgür Suriye Ordusuna gerekli silah, mühimmat ve lojistik destek sağlanmazken; Esad rejimi el altından desteklenerek ayakta kalması sağlandı.

Esad yönetiminin zulmünden bunalan milyonlarca Suriyeli, ülkelerini terk ederek komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Bu insanlar sığındıkları ülkelerdeki kamplarda çok ağır şartlarda perişan halde yaşamlarını sürdürmeye çalışırken; ev sahibi ülkeler için de ciddi sosyal ve ekonomik sorunların kaynağı haline geldiler. Öte yandan Özgür Suriye Ordusunun Esad rejimine karşı kesin zaferi elde edemeyişi, muhalifler arasında bazı savrulmalara ve radikal örgütlerin zemin bularak palazlanmasına yol açtı. El Kaide uzantısı terör örgütlerinin ülkede boy göstermeye başlaması, mazlum ve masum Suriye halkının haklı mücadelesine kara bir leke gibi gölge düşürmeye, muhalifleri dünya kamuoyu nezdinde zor duruma düşürmeye başladı.

 

TÜRKİYE, SURİYE HALKININ YAŞADIĞI FELAKETE SEYİRCİ KALABİLİR MİYDİ?

Türkiye, hemen yanı başındaki bu yangına istese de seyirci kalamazdı. Çünkü komşudaki yangını görmezden gelip ilgisiz ve duyarsız kalmak, yangının kendi içimize de sıçramasına ve o ateşin bizi de yakıp kavurmasına yol açacaktır.  Zira orada zulüm altında inleyen, kimyasal silahlarla, varil bombalarıyla katledilen insanlar, bizim akrabalarımız ve din kardeşlerimizdir. Suriye halkı, hem duygusal olarak hem de akrabalık bağları bakımından Anadolu insanına en yakın halklardan biridir. Daha düne kadar Türkiye'nin bir vilayeti kadar olan ve yoğun tarihi ve kültürel bağlarımız bulunan Suriye’deki yürek parçalayan hadiseler karşısında Türkiye'nin sessiz kalması mümkün değildir. Hem Ülkemizin siyasi ve ekonomik çıkarları, hem de dini- milli ve insani hamiyet duygularımız bizi Suriye’de yaşanan felakete/zulme karşı duyarlı davranmaya zorlamakta ve üzerimize tarihi sorumluluklar yüklemektedir.  

Bizdeki muhalefet çevrelerinin iktidarı suçlayarak dile getirdikleri, “Türkiye'nin Esad yönetimiyle çok iyi ilişkiler kurduğu halde, sonradan Esad yönetiminin aleyhine geçtiği; düne kadar iyi olan Esad'ın bugün birden bire mi kötü olduğu” söylemleri doğru bir yaklaşım değildir.

Türkiye, Esad yönetimiyle son ana kadar diyalogunu devam ettirmiştir. Suriye halkının artan hak ve özgürlük talepleri karşısında, Esad yönetimine yumuşak bir geçişle kansız ve sorunsuz bir şekilde demokratikleşmesi, halkın demokratikleşme taleplerine karşılık verilmesi konusunda ısrarlı telkin ve tavsiyelerde bulunmuş; Suriye'de ortaya çıkması muhtemel iç kargaşalar engellenmeye çalışılmıştır. Ancak Esad yönetimi Türkiye'ye karşı ikili oynamış, Türkiye'yi oyalamış, birtakım reformlar yapacağı sözünü verdiği halde olumlu hiçbir somut adım atmadığı gibi; sivil halk üzerindeki baskı ve zulmünü katlayarak artırmıştır.

 

BATI, SURİYE KONUSUNDA TÜRKİYE’Yİ NİÇİN YALNIZ BIRAKTI

 Türkiye’nin Suriye konusunda yalnız bırakılmasının en önemli sebebi, Türkiye’nin içeride ve dışarıda gerçekleştirmekte olduğu büyük değişim ve gelişmedir. Türkiye’nin dev projelerle ve emin adımlarla zirveye doğru yürümesi dünyaya hâkim olan küresel güç odaklarını rahatsız etti. 2023 Vizyonu gibi önüne büyük milli hedefler koyan ve dünyanın en büyük on ekonomisi arasına girmeye çalışan Yeni Türkiye’nin etrafı kuşatılmaya, hareket alanı daraltılmaya, yalnızlaştırılmaya ve etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır. Hem stratejik ortaklarımız olan batılı devletler, hem de diğer küresel güçler, bir küresel aktör haline gelmekte olan Türkiye’nin önünü kesmek çabası içerisindeler.

Batı dünyasının karşısında, her 10 yılda bir ordusu darbe yapan, demokrasiyi özümseyememiş, seçilmiş iktidarları gerçekte muktedir olamayan, bürokratik oligarşinin vesayeti altında yaşayan, sorun çıkarmayan uslu ve uysal bir Türkiye vardı. “Yurtta sulh- cihanda sulh” ilkesi bahane edilerek içe kapanık ve edilgen bir dış politika takip ediliyordu. Değişen ve gelişen yeni Türkiye, kendisine verilen rolü oynayan bir ülke olmaktan kurtulup, kendi rolünü kendisi belirleyen, oyun kurucular arasında yer alan, kural koyan, politika üreten ve kendi milli politikalarını uygulamaya koyan bir ülke haline gelmeye başladı. Artık Amerika ve AB Ülkelerinin dikte ettiği politikaları uygulayan bir Türkiye yok; kendi milli menfaatleri doğrultusunda, kendi devlet aklı ile politikalar üreten, batı dünyasından bağımsız olarak geliştirdiği politikaları uygulayan ve kendi tezlerini batı dünyasına da kabul ettirmeye çalışan bir Türkiye var. Suriye’de yaşanan olaylar karşısında da Türkiye batıdan bağımsız olarak kendi geliştirdiği politikalarını uygulamaya koydu. ABD ve AB bu durumdan hoşnut olmasa da; aslında bu bir özgüven meselesidir ve alkışlanası bir yaklaşımdır.

Uluslararası camiada, gelişmiş batı ülkelerinin uyguladığı “güç, menfaat ve çatışma” odaklı dış politikalara karşı; Türkiye, “yumuşak güç“ olarak tanımlanabilecek “adalet, ortak kazanç, barış ve ittifak” temellerine dayalı politikalar geliştirdi. Bunun somut yansımaları “komşularla sıfır sorun, medeniyetler ittifakı, çatışmaya karşı barış ve diplomatik çözüm, zulme karşı duruş ve dostluk ve işbirliği ile birlikte kazanalım” politikaları şeklinde oldu.

Adalet ve barış eksenli bu yeni politika yaklaşımı kısa zamanda meyvelerini vermeye başladı. Türkiye, pek çok devletle iyi ilişkiler içerisine girerek ve diplomatik kanallar kullanarak önemli dostluk ve işbirlikleri geliştirdi. ABD ve İsrail eksenli dış ilişkiler yerine, çok yönlü ve çok boyutlu dış ilişkiler gerçekleştirildi. Uluslararası ilişkilerde dillendirilen “barış ve adalet” söylemi, gelişmekte olan üçüncü dünya ülkelerine çok sempatik geldi, yönlerini ve dikkatlerini Türkiye'ye çevirmelerini sağladı.

Tüm bu gelişmeler, “Türkiye'yi kontrol altında tutulması gereken bir unsur” olarak gören başta ABD ve İsrail olmak üzere büyük devletleri ve küresel güç odaklarını rahatsız etti. Uluslararası arenada “ben de varım” demenin ve tam bağımsızlık iddiasında bulunmanın elbette ağır bedelleri olacaktı. Büyük devlet ve küresel aktör olabilmek için bedel ödemek, dev sorunlarla, sinsi düşmanlarla ve güçlü rakiplerle başa çıkabilmek gerekir. Türkiye’nin yapmaya çalıştığı da işte budur. Batı, Suriye konusunda Türkiye’yi niçin yalnız bıraktı sorusuna cevap ararken konuya bu perspektiften bakmakta fayda var.

Suriye’nin jeopolitik konumunun ve stratejik öneminin farkında olan dünya devleri, Suriye üzerinde nüfuz sahibi olmak ve kontrolün Türkiye’nin eline geçmesini önlemek için Esad Yönetimini ayakta tutmaya çalışıyorlar. Suriye’deki iç savaş sadece Esad Rejimi ile muhalifler arasında yaşanmıyor; Suriye’de adı konulmamış bir dünya savaşı yaşanmakta. Adı konulmamış bu dünya savaşında küresel güç odakları sivil- masum Suriye halkına ve Türkiye’ye karşı savaşıyorlar.

Hem ABD ve AB, hem de İsrail, Rusya, Çin, İran ve diğer Arap ülkeleri, Suriye'de Baas rejiminin yıkılarak demokrasiye geçilmesinin ve halkın seçtiği iktidarlar tarafından ülkenin yönetilmesinin; en fazla Türkiye'nin işine yarayacağını, Suriye'de ki bir halk iktidarı ile Türkiye arasında çok sıcak ve yakın ilişkiler kurulacağını, oluşacak bu yeni konjonktürden Türkiye'nin daha da güçlenerek çıkacağını, halkın tercihlerine uygun bir yönetimin İsrail için risk teşkil edeceğini çok iyi biliyorlar. Onun için de özellikle İhvan-ı Müslim taraftarlarının yönetimde söz sahibi olmasını istemiyorlar.

Küresel güçler, Suriye'deki Baas rejiminin yıkılmasını ideolojik nedenlerden dolayı da istemiyorlar. Çünkü Suriye'deki Baas rejimi, Batı dünyası tarafından İslam dünyasına dayatılan din karşıtı laik rejimlerin en önemli kalelerinden birisidir. İslam dünyasında laikliğin en önemli merkezleri Türkiye, Suriye ve Mısır idi. Türkiye'de ve Mısır'da halkın dindarlaşması ve dindar kimselerin iş başına gelmeye başlaması o çevreleri ciddi anlamda endişelendirdi. Mısırda ki Muhammed Mursi İktidarı Batı destekli bir askeri darbe ile devrildi. İhvan-ı Müslim ve diğer demokrasi yanlısı muhalefet çevreleri büyük bir kıyıma uğratılarak sindirilmeye ve yok edilmeye çalışılıyor. Türkiye’deki dindar iktidarı devirmek için de kökü dışarıda- kendi içeride olan batı destekli cuntacılar tarafından peş peşe darbe teşebbüsleri yapılıyor. Türk milleti, büyük bir basiretle peş peşe uygulamaya konulan darbe teşebbüslerini bertaraf etmeyi, seçilmiş meşru iktidarı iş başında tutmayı başardı. Mısırdaki darbecilerin iktidarda kalması ve Suriye’deki Esad Rejiminin muhafaza edilmesi bu nedenle küresel güçler açısından büyük önem taşıyor. Çünkü Suriye'de Baas rejiminin çökmesi demek, yüz yıldır İslam alemine dayatılan Laisizmin çökmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu gelişmelerin etkisinin sadece Suriye ile sınırlı kalmayacağını, bütün İslam dünyasını ve dolayısıyla tüm dünyayı etkileyecek sonuçlar doğuracağını herkes çok iyi biliyor. Onun için küresel aktörlerle İslam ümmeti arasında adı konulmamış büyük bir dünya savaşı yaşanmaktadır.

 

SURİYE’DE ADI KONULMAMIŞ BİR DÜNYA SAVAŞI YAŞANIYOR   

Suriye’de ne işimiz var diyerek hükümeti suçlayanlara, “Türkiye'nin Suriye'de Fransa kadar da mı işi yok?” diye sormak lazım. Tüm dünyanın çok yakından takip ettiği hadiselere karşı Türkiye'nin ilgisiz kalmasını beklemek, hem tarih bilgisinden yoksunluk hem de insani değerlere karşı duyarsızlık anlamına gelir.

İran askerleri Hizbullah militanı kılığına girip Suriye’deki Sünni muhaliflere karşı savaşıyor ve Esad rejimini yaşatma mücadelesi veriyor. Hizbullah, açıkça Esad’ın yanında Özgür Suriye Ordusuna karşı savaşıyor. İsrail ve Esad rejimi dış dünyaya karşı düşman görüntüsü verseler de, perde gerisinde ittifak halinde hareket ediyorlar. Çin doğrudan olmasa bile dolaylı yollardan Esad rejimini destekliyor. Rusya Esad rejimine her türlü siyasi ve lojistik desteği sağlıyor. ABD ve AB ülkeleri ise mazlum Suriye halkının gözyaşları karşısında timsah gözyaşları dökseler de, gerçekte halkın direnişini bitirmeye çalışıyorlar. Yani, tüm dünya hemen yanı başımızdaki Suriye’de konuşlanmış vaziyette… Hem de, Suriye halkına ve Türkiye’ye karşı… Türkiye, istese de, istemese de Suriye'de yaşanan iç savaşın tarafı konumundadır. Türkiye, bu savaşta Suriye halkının yanında ve tarafındadır, sessiz veya tarafsız kalması asla mümkün değildir.

SONUÇ

Türkiye, Suriye ve Mısır’da yaşanan gelişmeler karşısında ilkeli davranmış; demokrasiyi, insan hak ve hürriyetlerini ve evrensel hukuk prensiplerini savunmuştur. Bu tavır, kısa dönemde bazı sıkıntılar doğursa da, uzun vade de ülkemize hiç kimsenin hayal edemeyeceği kadar büyük itibar ve kazanımlar sağlayacaktır.

Küresel güçler, Esad yönetiminin ömrünü mümkün olduğunca uzatmaya çalışsalar da, Baas rejimi mutlaka yıkılacaktır. Geçiş dönemlerinden sonra ülkede halkın iradesini yansıtan seçimle iş başına gelmiş iktidarlar yönetimi ele alacaktır. Bundan sonra Suriye ile Türkiye arasında çok büyük bir yakınlaşma ve ittifaklar meydana gelecektir. Bu arada, İslam dünyasının kendine güveni gelecek, İslam ülkeleri aralarında askeri ve ekonomik iş birlikleri ve ittifaklar artacaktır. Zira “küfür devam edebilir, ama zulüm devam etmez” hakikatinde ifade olunduğu gibi zalimler kaybedecek, masum ve mazlum olanlar kazanacaktır. Arap diktatörler, saltanatlarını kaybedecekler ve eninde sonunda döktükleri kanda boğulacaklardır. O zaman Suriye, Mısır ve diğer tüm mazlum milletler, kara günlerinde kendilerine sırt dönmeyen Türkiye’ye yüzlerini çevireceklerdir. Türkiye o gün gelince ilkeli politikalar takip etmenin meyvelerini fazlasıyla toplayacak ve İslam dünyasında vücuda gelecek büyük bir ittifakın liderliğini üstlenecektir. 


Bu Yazı 7637 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • Rüstem Garzanlı 04.08.2014 16:34:50
    Türkiye’nin Suriye politikası için elbette iyi niyeti sorgulanmaz. Fakat bugünkü Suriye’de yaşanılan zulüm insanlık dramı haline gelmiş üzücü bir durumdur. Suriye halkı dünyanın birçok ülkelerine iltica ettikleri gibi Türkiye’ye de binlerce çoluk çocuk sığınmacılara rastlanmaktadır. Türkiye’de bulunan Suriyelilerin hallerine bakıldığı zaman çok ama çok üzücü hayat onlar için bir nevi zindan olmuştur. Kimi sokaklarda dilencilik yapmakta kimi basit işlerde cüz’i bir ücret mukabilinde çalışmaktadır. Sadece Devletin yardımı ile bu iş sağlanmaz. Milletin de yardımı esastır. Maalesef Millet bu konuda yeterli sınavı vermemiş ve vermiyor da. Türkiye elbette Suriye’nin huzuru için defalarca diktatör Esad’ı uyarmış barış çabaları için girişimlerde bulunmuştur. Mademki Suriye halkının %80’nı Suni Müslüman kardeşimiz ve %10 nu kadar da soydaşlarımızdır örf ve kültür itibariyle de bize en yakın bir halktır. Bu cihetle barış ve huzurun temini de en fazla Türkiye’yi ilgilendirmektedir. Biz barış istedik Esad kabul etmedi. Bunu demekle seyirci kalınmaz. Evvelâ en yakın komşumuz ve akrabalık bağı ile en yakınımız olan Suriye’ye bir barışçıl çözüm için İslâm devletlerine bir çağrı yapıldı mı? Esad’a ciddi bir ikazda bulundu mu? Suriye iç savaş içine girdiğinden buyana Türkiye de kendi iç meseleleriyle ilgilenmeye başlamıştır. Belediye seçimi Cumhurbaşkanı seçimi Gülen meselesi vs.vs… Suriye halkının acısı ve gözyaşlarını beraber paylaşmamız gerekir paylaşıyor muyuz? Hayır. Yurdumuza sığınan mültecilere devletin yardımı var ama yeterli midir? Hayır. Bu muhacirlere halk Ensarlar gibi insani görevi yapıyor mu? Hayır. Peki bu Suriye halkı bu acı tabloya karşı ne kadar direne bilir? Suriye nereye gidiyor? Bu suallere cevap aramak lazım değil mi? Netice itibariyle barış için ne gerekiyorsa Türkiye onu yapmakla mükellef olmalıdır. Milyonlarca insanın ölümünden sonra barış neyi ifade eder ki. Babasız kalan çocuklar dul kalan kadınlar evlât acısı çeken anne-babaların feryadına geç serpen suyun faydası olamaz. Savaşa dur diyecekse yarın değil hemen bugün demelidir… Taceddin bey bu önemli konuyu kaleme aldığın için tebrik ederim.